Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen SAHA 2026 kapsamında yapılan konuşmalar arasında en dikkat çekici olanlardan biri, hiç şüphesiz Selçuk Bayraktar’ın ortaya koyduğu vizyon konuşmasıydı. Bu konuşma yalnızca Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği noktayı anlatan teknik bir sunum değildi; aynı zamanda insanlığın içine sürüklendiği yeni dijital düzeni sorgulayan, teknoloji ile ahlak arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan ve “milli yapay zekâ” anlayışını stratejik bir devlet meselesi olarak ortaya koyan güçlü bir manifesto niteliği taşıyordu.
Türkiye’de yükseköğretimin Anadolu’ya yayılması, yalnızca yeni üniversitelerin kurulmasıyla açıklanabilecek teknik bir süreç değildir. Bu gelişim; Cumhuriyet’in eğitim anlayışının, kalkınma hedeflerinin ve bilim merkezli toplumsal dönüşüm idealinin önemli bir sonucudur. Anadolu’da kurulan üniversiteler, yalnızca eğitim kurumları değil; aynı zamanda bulundukları şehirlerin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimine yön veren merkezler hâline gelmiştir. İşte Prof. Dr. Ramazan Özen’in hayatı ve akademik mücadelesi de tam olarak bu tarihsel sürecin içinde anlam kazanmaktadır.
Bazı insanlar vardır; yalnızca yaşarlar… Bazıları ise yaşadıkları çağa karakter kazandırırlar. Kimi insanlar mesleklerini icra eder, görevlerini yerine getirir ve sonra zamanın sessizliği içinde hikâyelerini tamamlayarak kendi dünyalarına çekilirler. Fakat bazı insanlar vardır ki onların hayatı, yalnızca şahsi bir kariyer çizgisiyle açıklanamaz. Çünkü onlar, içinde yaşadıkları toplumun ruhuna dokunurlar. Yetiştirdikleri insanlarda, kurdukları kurumlarda, savundukları fikirlerde ve geride bıraktıkları vicdan mirasında yaşamaya devam ederler. Dr. Orhan Uysal işte tam da böyle bir Cumhuriyet aydınıdır.
Değerli okuyucularımız, bugün değişik bir konuya değineceğim… Toplumlar çoğu zaman insanları oldukları gibi değil, ait oldukları kalıplar üzerinden tanımaya ve tanımlamaya meyillidir. Bir meslek, bir kıyafet, bir yaşam tarzı… Bunların her biri, bireyin karakterinden bağımsız olarak üzerine yapıştırılan etiketlere dönüşür. Oysa insan dediğimiz varlık, hiçbir sıfata sığmayacak kadar derin, hiçbir kalıpla sınırlandırılamayacak kadar karmaşıktır.
Bazı insanlar vardır; yaptıkları işlerin listesiyle değil, geride bıraktıkları izlerin derinliğiyle hatırlanırlar. Onların hayatı, yalnızca görevler, unvanlar ya da resmî başarılarla açıklanabilecek kadar dar bir çerçeveye sığmaz. Çünkü onlar, bulundukları her yerde insanlara temas eder; kimi zaman bir sözleriyle, kimi zaman bir duruşlarıyla, kimi zaman da sessiz bir destekleriyle hayatların yönünü değiştirebilirler. Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu da bu istisnai insanlardan biridir.
Bazı hayat hikâyeleri vardır; yalnızca yaşanmışlıkları anlatmakla kalmaz, aynı zamanda insanın kendini arayışına da ayna tutar. Cat Stevens olarak tanınan ve sonrasında Yusuf İslam adını alan sanatçının yaşamı da tam olarak böyle bir hikâyedir. Bu hikâye, şöhretin zirvesinden içsel bir yolculuğun derinliklerine uzanan; kimlik, inanç ve sanatın iç içe geçtiği bir dönüşüm anlatısıdır.
Son yıllarda sosyal medyada sıkça karşılaştığımız bir iddia var: “150 yıldır petrol hakkında yalan söyleniyor.” Bu söylem, kulağa çarpıcı geldiği kadar, içinde hem bilimsel gerçek kırıntıları hem de ciddi yanlış anlamalar barındırıyor. Meseleye duygusal değil, analitik bir pencereden bakmak gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde Stanford Üniversitesi’nden, yapay zekâ alanının önde gelen isimlerinden Prof. Andrew Ng’nin öğrencilerine söylediği şu söz, pek çok kişi için oldukça sarsıcı oldu: “Önümüzdeki on yılın kazananlarını belirleyen şey kod yazmak olmayacak.” ifadesi, aslında yalnızca teknik bir öngörü değil; köklü bir paradigma değişiminin habercisidir. Bu ifade, yazılım dünyasında yetişmiş bir neslin alışkanlıklarını, değer sistemlerini ve hatta mesleki kimliklerini sorgulamalarına neden olacaktır. Çünkü uzun yıllar boyunca kod yazmak yalnızca bir beceri değil, aynı zamanda bir ayrıcalık ve uzmanlık göstergesi olarak görülüyordu...
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların kronolojik bir dizisi değildir; aynı zamanda insanlığın hangi fikirlerle yön bulduğunu, hangi liderlerle dönüşüm yaşadığını anlamaya dönük bir zihinsel çabadır. Bu açıdan bakıldığında, Michael H. Hart’ın The 100: A Ranking of the Most Influential Persons in History adlı eseri, hâlâ tartışılan önemli bir bakış açısı sunar. Hart’ın, Peygamberimiz Hz. Muhammed’i listenin ilk sırasına yerleştirmesi, sadece dini bir tercih değil; tarihsel etkiyi ölçmeye yönelik analitik bir değerlendirmedir.
Bugünlerde yine sınırların ötesinden yükselen; kökü dışarıda olup gürültüsü içeride yankılanan bir koro var: System of a Down (1994 yılında Kaliforniya’da kurulmuş Ermeni-Amerikan alternatif metal grubu). Kaliforniya’da aynı okulun sıralarından geçmiş, “metal” tınılarının arasına nefreti serpiştiren bu grup; ellerindeki gitarları adeta birer silaha, dillerini ise hakaret ambalajlı provokasyonlara dönüştürmektedir. Konser ekranlarına yansıttıkları o “katil” yaftası ise, gerçekte kendi cehaletlerinin ve aidiyet sancılarının bir dışa vurumundan ibarettir.
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.