7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi, İttifakın yeni güvenlik dönemine geçişini somutlaştırırken; Türkiye’nin askerî kapasitesini, diplomatik gücünü ve jeostratejik önemini bir kez daha dünya gündeminin merkezine taşıdı.
İsrail basınında Türkiye’ye yönelik artan suçlayıcı söylemler, “İran’dan sonra sırada Türkiye mi var?” sorusunu yeniden gündeme taşırken; Arz-ı Mev’ud tartışması tarihsel, teolojik ve jeopolitik boyutlarıyla dikkatle ele alınmayı gerektiriyor.
Günümüz Ortadoğu konjonktüründe yaşanan çatışmalar, yalnızca modern ulus-devlet çıkarlarıyla veya güvenlik ikilemleriyle açıklanamayacak kadar derin teolojik kökenlere sahiptir. Özellikle 2023 yılından bu yana İsrail’in Gazze, Lübnan, Suriye ve İran aksında yürüttüğü askeri operasyonlar, dikkatleri yeniden kadim bir kavrama çevirmiştir: Arz-ı Mev’ud. Bu kavram, modern diplomasi dilinin rasyonel maskesinin altında yatan ve İsrail’in dış politikasını şekillendiren temel bir doktrin olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ortadoğu’da tırmanan İran-İsrail/ABD gerilimi, sadece bölgesel bir çatışma değil; küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren bir kırılma noktasıdır. Türkiye ise bu ateş çemberinin tam ortasında hem diplomasi hem caydırıcılık arasında hassas bir denge kurmaya çalışmaktadır.
Bazı sorunlar, onları doğuran kuralların içinde kalarak çözülemez. Gordion Düğümü, kimi zaman sabrın değil; bakış açısını değiştirme cesaretinin kazandırdığını hatırlatır.
İnsanlık tarihi boyunca tekrar tekrar sorulan, fakat hiçbir zaman tek ve nihai bir cevaba kavuşmayan bir soru vardır: Ne yapmalı? Bu soru, basit bir eylem çağrısı olmanın ötesinde, insanın varoluşunu, dünyayı kavrayış biçimini, değerlerini ve önceliklerini açığa çıkaran bir aynadır. Verilen her cevap, cevaplayanın çağını, toplumsal konumunu, bilgi düzeyini ve ahlaki ufkunu ele verir. Bu nedenle “ne yapmalı” sorusu, aynı zamanda “nasıl bir insanız ve nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz” sorusudur.
Tüm zamanlarda sorulan “Ne yapmalı?” sorusu, insan düşüncesinin en yalın ama en sarsıcı sorularından biridir. Bu soru yalnızca bir çıkış yolu arayışını değil, aynı zamanda öznenin kendisiyle, dünyayla ve değerlerle kurduğu ilişkinin sorgulanmasını da içerir. İlk bakışta pratik bir yönlendirme talebi gibi görünen bu soru, daha yakından bakıldığında derin bir normatif, ontolojik ve epistemolojik gerilim taşır. Çünkü “yapmak”, yalnızca bir davranışı değil; bir niyeti, bir bilgiyi ve bir değeri varsayar. Bu denemede “Ne yapmalı?” sorusunu kavramsal titizlik içinde ele alarak, sorunun hangi varsayımlar üzerine kurulu olduğunu, hangi anlam katmanlarını içerdiğini ve hangi cevap türlerini mümkün kıldığını inceleyeceğim.
İnsanlık tarihinin siyasal serüveni, özünde hiç değişmeyen temel bir sorunun etrafında döner: Güç kimin elinde? Bu kadim soru, ilk kabilelerin ateş başındaki sorgulamalarından büyük imparatorlukların yükselişine ve modern ulus devletlerin kuruluşuna kadar her zaman merak konusu olmuştur. Ancak bugün, bu soru çok daha karmaşık ve küresel bir perdede karşımıza çıkıyor: Dünya siyasal sistemi nereye gidiyor?
Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası barışı ve güvenliği koruma amacıyla, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımının ardından 1945 yılında kurulmuştur. Kuruluş mimarisi, o dönemin siyasal güç dengesinin bir yansıması olarak şekillendi. Savaşın galipleri olan Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği (şimdiki Rusya Federasyonu), Birleşik Krallık, Fransa ve Çin, Güvenlik Konseyi’nde daimi üye statüsüyle özel bir konuma yerleştirildi. Bu beş ülkeye tanınan veto hakkı, başlangıçta uluslararası barışın sürdürülebilmesi için büyük güçlerin onay ve katılımına bağlı olduğu gerekçesiyle "tarihsel bir zorunluluk" olarak empoze edildi. Müttefik Devletler, BM’nin etkinliği için kendi rızalarının vazgeçilmez olduğunu ileri sürerek veto hakkını şart koşmuşlardır. Bu durum, BM sisteminin "büyük güçlerin rızasına dayalı barış" anlayışı üzerine inşa edildiği anlamına gelmektedir.
Gazze’de yaşanan yıkım, insanlığın vicdanını bir kez daha sarsarken şu soru zihinlere kazınmaktadır: İsrail’in uyguladığı soykırım neden engellenemiyor? Bu sorunun cevabı, çoğu zaman Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısında gizlidir. Zira ABD’nin süper güç olmasının yanı sıra, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olması ona, uluslararası toplumun iradesini durdurabilecek bir güç kazandırmaktadır. İsrail’in lehine olmayan her çözüm girişimi, ABD’nin veto hakkı sayesinde engellenmektedir. Böylece, çok sayıda karar tasarısı, adaletin değil, güç dengesinin duvarına çarparak tarihin raflarına kaldırılmıştır.
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.