YAZARLAR

08 Mayıs 2026 Cuma, 10:07

Jeopolitik Bir Kehanet Olarak Arz-ı Mev’ud: İsrail’in Sınır Tanımayan Dış Politikası

Günümüz Ortadoğu konjonktüründe yaşanan çatışmalar, yalnızca modern ulus-devlet çıkarlarıyla veya güvenlik ikilemleriyle açıklanamayacak kadar derin teolojik kökenlere sahiptir. Özellikle 2023 yılından bu yana İsrail’in Gazze, Lübnan, Suriye ve İran aksında yürüttüğü askeri operasyonlar, dikkatleri yeniden kadim bir kavrama çevirmiştir: Arz-ı Mev’ud. Bu kavram, modern diplomasi dilinin rasyonel maskesinin altında yatan ve İsrail’in dış politikasını şekillendiren temel bir doktrin olarak karşımıza çıkmaktadır. 


Arz-ı Mev’ud Nedir? Teolojik ve Tarihsel Kökenler

"Arz-ı Mev’ud", kelime anlamı itibariyle "Vadedilmiş Topraklar" demektir. Musevi inancına göre Tanrı Yahova’nın Hz. İbrahim’e ve onun soyuna vermeyi taahhüt ettiği bu coğrafya; dini metinlerde "Kenan Diyarı", "Gurbet Diyarı" veya "Mukaddes Topraklar" olarak da anılır. Ancak bu kavramın tarihsel evrimi oldukça karmaşıktır.

İlginç bir nokta şudur ki; "Arz-ı Mev’ud" tamlaması bugünkü haliyle Tevrat’ın orijinal metinlerinde birebir yer almaz. Kavramın, daha çok MÖ 6. yüzyıldaki Babil Sürgünü sırasında, sürgündeki Yahudi halkının vatana dönüş umudunu diri tutmak ve dini kimliği konsolide etmek amacıyla yeniden formüle edildiği, ülkü haline getirildiği iddia edilir. İbranice  ha’aretz hamuvtakhat terimiyle karşılanan bu anlayış, zamanla sadece dini bir vaat olmaktan çıkıp siyasallaşmış bir ülküye dönüşmüştür. Modern siyonizm, bu teolojik vaadi seküler bir ulus inşa sürecinin yakıtı olarak kullanmış, dini metinlerdeki muğlak ifadeleri jeopolitik birer haritaya dönüştürmüştür.


Arz-ı Mev’ud’un Sınırları: Belirsizliğin Gücü

Arz-ı Mev’ud kavramının en çarpıcı ve belki de bölge siyaseti açısından en tehlikeli özelliği, üzerinde ittifak edilmiş tek bir sınır hattının bulunmamasıdır. Dini metinlerde bu sınırlar bazen "Mısır Irmağı’ndan Fırat’a kadar" şeklinde geniş bir alanı kapsarken, bazen “Kenan Diyarı” gibi (Kenan Diyarı bugünkü İsrail ve Filistin topraklarını kapsıyor.) daha dar coğrafi tanımlarla sınırlanmıştır.

İsrailoğulları, Kenan diyarından çıkarıldıktan sonra, o topraklara yeniden dönme özlemini kuşaklar boyunca canlı tutmuşlardır. Tarihin çeşitli dönemlerinde ortaya çıkan sahte mesih iddiasındaki kişiler de bu dönüş arzusunu sürekli beslemiş ve canlandırmıştır. Söz konusu kişilerden bazıları, “arz-ı mev‘ûd” anlayışını başlangıçta Filistin coğrafyasıyla sınırlandırmış, zamanla ise bunu bütün yeryüzünü kapsayan bir hedef olarak yorumlamışlardır.

Gerek dini metinlerdeki ve gerekse yorumlardaki bu sınır belirsizliği, teolojik bir tartışma konusu olmanın ötesinde, stratejik bir araç olarak kullanılmaktadır. Sabit bir sınırın olmayışı, her nesle ve her siyasi konjonktüre bu vaadi yeniden yorumlama alanı tanır. Harita üzerindeki bu akışkanlık, modern İsrail devletinin genişleme stratejileriyle birebir örtüşmektedir. Sınırın nerede bittiğinin belli olmaması, "vadedilen" alanın her askeri başarıyla birlikte biraz daha ötelenmesine imkan verebilmektedir.


İsrail’in Sınırları Neden Yok? Stratejik Bir Muğlaklık

Dünyadaki modern ulus-devletlerin neredeyse tamamı, egemenlik alanlarını kesin çizgilerle belirleyen anayasal sınırlara sahiptir. Ancak İsrail, kuruluşundan bu yana resmî sınırlarını ilan etmeyen bir devlettir. Bunun basit bir ihmal değil, bilinçli bir devlet politikası olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

İsrail, sınırlarını deklare ederek kendisini uluslararası hukuk önünde bağlamak istememektedir. Sınırın ilan edilmemesi, "güvenlik ihtiyacı" bahanesiyle işgal edilen alanların zamanla "ülke toprağına" dahil edilmesini kolaylaştırmaktadır. İsrail sınır koymayarak kendisini jeopolitik bir alana hapsetmekten kaçınmakta; genişleme potansiyelini her zaman masada tutmaktadır. Bu stratejik muğlaklık, Arz-ı Mev’ud idealinin gerçekleşmesi için ihtiyaç duyulan manevra alanını sağlamaktadır.


İsrail’in Dış Politikası Arz-ı Mev’ud Politikası mı?

İsrail’in 1948 yılındaki kuruluşundan günümüze kadar izlediği yol haritası incelendiğinde, bu devletin bir "statüko devleti" değil, bir "revizyonist genişleme devleti" olduğu açıkça görülmektedir. 1948, 1967 ve 1973 savaşları ile başlayan süreç, bugün Gazze’nin insansızlaştırılması, Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinin genişletilmesi ve Lübnan’ın güneyine yönelik müdahalelerle devam etmektedir.

Özellikle 2023 yılından itibaren tırmanan şiddet sarmalı, bu politikanın en çıplak halini gözler önüne sermiştir. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırıları, Lübnan’ın işgal girişimi ve bölgenin en büyük güçlerinden biri olan İran ile doğrudan çatışmayı göze alması, tesadüfi askeri hamleler değildir. Bu hamleler, bölgede İsrail’e meydan okuyabilecek hiçbir güçlü yapının kalmamasını hedefleyen "böl ve yönet" stratejisinin bir parçasıdır.

Fırat Nehri’ne kadar uzanan bir nüfuz alanı hayali, yani "Büyük İsrail" projesi, Arz-ı Mev’ud doktrininin modern dış politikadaki izdüşümüdür. İsrail, çevresindeki devletleri zayıflatarak, iç savaşlara sürükleyerek veya doğrudan askeri güçle sindirerek, vadedilmiş topraklar üzerindeki egemenlik iddiasını bir realiteye dönüştürmeye çalışmaktadır. Gazze’de yaşanan insani trajedi ve bölgedeki genel istikrarsızlık, bu büyük teo-politik planın trajik sonuçlarıdır.


Sonuç: Teolojiden Jeopolitiğe Uzanan Bir Tehdit

Sonuç olarak, İsrail’in 1948’den bu yana ve özellikle 2023 sonrasında uyguladığı saldırgan tutum, basit bir terörle mücadele veya öz savunma refleksi olarak okunamaz. Karşımızdaki tablo, teolojik bir vaadin devletleşmiş hırsıyla birleştiği bir "Arz-ı Mev’ud" politikasıdır.

Sınırların kasıtlı olarak belirsiz bırakılması, uluslararası hukukun hiçe sayılması ve komşu devletlerin egemenlik haklarının sistematik olarak ihlal edilmesi, bu doktrinin temel taşlarıdır. Eğer dünya kamuoyu, bu genişlemeci anlayışın dini referanslarla nasıl meşrulaştırıldığını doğru analiz edemezse, Ortadoğu’daki istikrarsızlık sadece bir bölge meselesi olmaktan çıkıp küresel bir güvenlik krizine dönüşmeye devam edecektir. İsrail’in bugün uyguladığı politika, kendi kadim metinlerdeki bir kehaneti askeri güçle gerçekleştirme çabasından başka bir şey değildir.

Ömer YÜREKLİ
Sağlık Bakanlığı Baş Müfettişi
Gazete Ankara DHP- Köşe Yazarı
oyurekli@gazeteankara.com.tr 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)