YAZARLAR

  • 08 Ocak 2026, Perşembe

Dik Durmak mı, Dik Başlı Olmak mı?

Bir cümlenin insanı yücelten veya yalnızlaştıran hikâyesi Toplum olarak bazı kavramları sık kullanırız; ancak her kullandığımız kelimenin hakkını verdiğimizi söylemek zordur. Dilimiz zengindir, fakat bu zenginliği çoğu zaman derinlikten çok tekrar için harcarız. Günlük hayatta sıkça dile gelen bazı ifadeler vardır ki, neyi işaret ettiğini düşünmeden tüketiriz. Oysa kelimeler yalnızca seslerden ibaret değildir; her biri bir düşüncenin, bir duruşun ve hatta bir ahlakın taşıyıcısıdır.

  • 07 Ocak 2026, Çarşamba

ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi: Gücün Hukuku, Hukukun Gücü ve Türkiye’nin Okuması

ABD’nin Venezuela’ya doğrudan askerî müdahalesi, yalnızca bir Latin Amerika krizini değil, Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin sarsıldığını ve yön değiştirdiğini gösteren sembolik bir olaydır. Tartışılması gereken asıl konu, Maduro’nun şahsı veya rejimin niteliği değil; güçlü bir devletin uluslararası hukuku kendi iç hukukunun bir uzantısı hâline getirip getiremeyeceğidir. ABD’nin fiilî mesajı açıktır: Suçu ben tanımlarım, yargıyı ben kurarım, zor kullanma yetkisini de kendimde görürüm. Bu yaklaşım, *Vestfalya’dan bu yana egemenlik ilkesine dayanan uluslararası sistemin ruhuna doğrudan meydan okumaktadır.

  • 06 Ocak 2026, Salı

Kadına Ev Olabilmek: Adresler Değişirken Eksik Kalan Aidiyet

Kadının bir evi olmadığı söylenir. Bu cümle, ilk duyulduğunda insanın içini ürperten soğuk bir duş etkisi yapar. Ne var ki biraz durup düşününce, bu ifadenin abartıdan çok, uzun bir tarihsel sürecin özeti olduğu anlaşılır. Çünkü kadının hayatı, daha doğduğu anda kendisine ait olmayan bir mekânla başlar. Ona “babasının evi” denir. Bu adlandırma, ilk bakışta koruyucu bir çerçeve sunsa da, kadının varlığını kendi başına değil; bir başkasına aitlik üzerinden tanımlar. Kadın o evde büyür, emek verir, hayatın yükünü taşır; fakat hiçbir zaman o evin öznesi olarak görülmez. Kapıdan içeri girer, ama anahtar eline teslim edilmez.

  • 05 Ocak 2026, Pazartesi

Kusurun Hikmeti: Azın Bilgeliği, Tamamlanmamış Olmanın Erdemi ve Yıpranmışlığın Sessiz Öğretisi

Modern insan, çoğu zaman çokluğun sarhoşluğu içinde yönünü kaybeder. Sahip olduklarının artmasıyla anlamın da derinleştiğini varsayar. Oysa hayat, nicelikle değil; incelikle, sadelikle ve yaşanmışlıkla anlam kazanır. Azın tecrübesini, sadeliğin zarif öğretisini fark edemeyen birey, kendi kurduğu madde, malayani ve arzu evreninde yavaşça kaybolur. Çünkü arayış, sınır tanımadığında insanı ileriye değil, içe doğru bir boşluğa sürükler.

  • 04 Ocak 2026, Pazar

Bir Ülkenin Dijital Hafızasına Adanmış Bir Hayat: Dr. Cebrail Taşkın (İz Bırakanlar)

Bazı hayatlar vardır; sadece tabelalarda adları geçer, unvanları konuşulur ama asıl izleri, milletin sessiz hafızasında, görünmez ama derin bir şekilde yer alır. Dr. Cebrail Taşkın, tam da böyle bir insan. Onun hikâyesi, sadece bir bireyin mesleki yolculuğu değil; Türkiye’nin dijitalleşme serüvenine adanmış bir ışığın öyküsüdür.

  • 03 Ocak 2026, Cumartesi

Dünya Bir Penceredir: Bakmak İçin, Bağlanmak İçin Değil

Hayatın tam ortasında durduğunuzda bir pencereye bakar gibi düşünün: Camın ardında akıp giden zaman, sevinçler, acılar, insanlar… Ve siz, kısa bir süreliğine oradasınız. İşte bu dünyayı tarif eden söz budur: “Bu dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.” Basit gibi görünen bu cümle, insanın varoluşunu, faniliğini ve hayatın hakikatini, bir anda zihninize çarpar. Dünya, Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi “geçici bir oyun ve eğlence” dir; O’na aşırı bağlanmak ruhun felç olmasına yol açar.

  • 01 Ocak 2026, Perşembe

2026’ya Girerken: Zamanın Eşiğinde Umudu Yeniden Kurmak

Yeni bir yıl, takvimlerde yalnızca bir rakam değişikliğinden ibaret değildir. 31 Aralık gecesiyle 1 Ocak sabahı arasındaki o ince çizgide, insanın sol yanında- kalbinde- de bir şeyler değişir. Geride bırakılan yorgunluklar, sevinçler, hayal kırıklıkları ve kazanımlar; hepsi sessizce bir tatil bavuluna yerleştirilir. İşte 2026 yılı, 2025’in bıraktıklarından böyle doğuyor: Bir önceki yılın tecrübelerinden beslenerek, henüz söylenmemiş cümlelerin, yaşanmamış anların ve kurulmayı bekleyen umutların eşiğinde.

  • 31 Aralık 2025, Çarşamba

Yapay Zekâ Gelecek Yıllarda Türkiye’de Toplumu, Sağlığı ve Medyayı Nasıl Yeniden Şekillendirecek?

Yapay zekâ, artık geleceğin belirsiz bir vaadi değil; bugünün kararlarını ve yarının toplumsal düzenini belirleyen bir güç haline gelmiştir. Türkiye’de önümüzdeki yıllar, yapay zekânın teknik bir araç olmaktan çıkıp, toplumsal değerlerle, etik ilkelerle ve kamusal akılla sınandığı bir döneme işaret ediyor. Asıl soru, “ne kadar hızlı uyum sağladığımız” değil; “nasıl bir uyum tercih ettiğimiz”dir.

  • 30 Aralık 2025, Salı

Acil Serviste Zamanla Yarış: Veri Temelli Yapay Zekâ ile Yeni Bir Yol

Türkiye’de acil servisler, sağlık sistemimizin en görünür ve en yıpranan alanlarıdır. Bu birimler yalnızca hastaların değil; hekimlerin, hemşirelerin, paramediklerin ve diğer sağlık çalışanlarının da her gün sınırda çalıştığı mekânlardır. Sürekli artan hasta başvuruları, öngörülemeyen yoğunluk dalgaları ve sınırlı kaynaklar, acil servisi bir tıbbi hizmet alanından çok kronik bir kriz yönetim sahasına dönüştürmüştür.

  • 29 Aralık 2025, Pazartesi

Kuantum Çağında Siber Güvenlik: Yapay Zekâ, Güç Mücadelesi ve Türkiye’nin Stratejik Konumu

Dijitalleşmenin ivme kazandığı 21. yüzyılda siber güvenlik, artık yalnızca teknik bir uzmanlık alanı değil; devletlerin egemenliğini, ekonomik rekabet gücünü ve toplumsal istikrarını doğrudan etkileyen stratejik bir mesele hâline gelmiştir. Yapay zekâ ve kuantum teknolojilerinin eş zamanlı yükselişi ise bu alanı köklü bir dönüşüm sürecine sokmakta; fırsatlar ile riskleri iç içe geçiren yeni bir güvenlik mimarisi ortaya çıkarmaktadır.