YAZARLAR

06 Ocak 2026 Salı, 00:00

Kadına Ev Olabilmek: Adresler Değişirken Eksik Kalan Aidiyet

Kadının bir evi olmadığı söylenir. Bu cümle, ilk duyulduğunda insanın içini ürperten soğuk bir duş etkisi yapar. Ne var ki biraz durup düşününce, bu ifadenin abartıdan çok, uzun bir tarihsel sürecin özeti olduğu anlaşılır. Çünkü kadının hayatı, daha doğduğu anda kendisine ait olmayan bir mekânla başlar. Ona “babasının evi” denir. Bu adlandırma, ilk bakışta koruyucu bir çerçeve sunsa da, kadının varlığını kendi başına değil; bir başkasına aitlik üzerinden tanımlar. Kadın o evde büyür, emek verir, hayatın yükünü taşır; fakat hiçbir zaman o evin öznesi olarak görülmez. Kapıdan içeri girer, ama anahtar eline teslim edilmez.

Zaman geçer, kadın evlenir. Mekân değişir; fakat hikâye değişmez. Bu kez yaşadığı yer “kocasının evi” olarak anılır. Kadının adı, duvarlara değil, ancak kayıtlara yazılır. O ev vardır; fakat kadının iç dünyasında eksik kalan bir şey sürüp gider. Çünkü aidiyet, yalnızca aynı çatı altında bulunmak değildir. Aidiyet, insanın kendini eksiltmeden var olabildiği yerdir. Kadına ise çoğu zaman bu imkân tanınmaz. O, evin düzenini kurar; fakat düzenin sahibi sayılmaz.

Yıllar ilerler. Hayat, kadının omuzlarına yorgunluk bırakır; saçlarına ak düşer. Bu kez adres “çocuklarının evi” olur. Dikkat edilmelidir: Kadın artık bir eve yerleşmez; adeta bir eve sığınır. “Sığınmak” kelimesi, güven arayışı kadar kırılganlığı ve zorunluluğu da içinde taşır. Bu ifade, kadının yaşlılıkla birlikte nasıl görünmez kılındığının da sessiz bir itirafıdır. Oysa sığınmak geçicidir; ev olmak ise kalıcı…

Kadının hayatı, böylece başkalarına ait olduğu varsayılan mekânlar arasında geçip gider. Her durak başka bir isimle anılır; fakat kadının kendi adı hiçbir zaman mekânın merkezine yerleşmez. Oysa ev, yalnızca duvarlardan, tapulardan ya da anahtarlardan ibaret değildir. Ev, insanın kendini eksilmeden tamamlayabildiği yerdir. İnsan, ancak orada bütündür.

Şimdi durup sormak gerekir: Hayatını bu kadar çok evin içinde geçirip de, kaç kadın kendini gerçekten “evinde” hissedebilmiştir? Ve belki daha acı olan soru şudur: Bir insanın ömrü, kendine ait olmayan eşiklerin arasında geçiyorsa, buna yaşamak mı denmelidir; yoksa yalnızca katlanmak mı?

Daha da düşündürücü olan şudur: Kadın, bu dünyadan ayrıldığında bile çoğu zaman kendine ait bir yere kavuşamaz. Hayat boyunca adı arka planda kalan kadın, öldüğünde de kendi kimliğiyle toprağa emanet edilmez. Mezar taşına bakılır; önce babasının adı kazınmıştır, ardından eşinin. Kadının kendi adı ise bu iki ismin arasına sığabildiği kadar vardır. Sanki kadın, tek başına anılmayı bile hak etmeyen bir varlıkmış gibi… Oysa mezar taşı, insanın dünyada bıraktığı son izdir. Kadına bu izin bile eksik bırakılması, üzerinde durulması gereken ağır bir sessizliktir.

Hayattayken kendine ait olmayan evlerin içinde yaşayan kadın, öldüğünde de kendine ait olmayan bir isim düzeninin altına gömülür. Bu, basit bir gelenek meselesi değildir. Bu, kadının varlığının başlı başına yeterli görülmediğinin ifadesidir. Toplum, kadına sanki baştan beri şunu fısıldar: “Sen buraya aitsin; ama burası sana ait değil.” Yaşarken misafir, ölürken emanet…

Ve denir ki: Kadının evi yoktur. Oysa bu cümle, hakikati eksik söyler. Kadının evi yoktur değil; kadına ev çok görülmüştür. Yer vardır, ama açılmaz. Mekân vardır, ama merkezine kadın konulmaz. Burada söz konusu olan bir yokluk değil; bilinçli bir dışarıda bırakılmışlıktır.

Oysa kadın, ev kurandır. Gittiği her yere yalnızca eşyasını değil; emeğini, sabrını, düzenini ve merhametini de taşır. Soğuk duvarları ısıtan, sessiz odalara anlam yükleyen odur. Kendisine ait olmayan mekânları bile yaşanır kılan kadındır. Buna rağmen, neden ona bir köşe bile çok görülür? Neden kuran ama sahip olamayan, var eden ama adı silinen hep kadın olur?

Belki de asıl mesele şudur: Kadın, evi olmayan değil; evi hak ettiği hâlde kendisine verilmeyen bir varlık olarak görülmüştür. Bu eksiklik yalnızca kadının değil, toplumun vicdanında da derin bir boşluk bırakmıştır.

Kadınlar, belki de hiçbir yere sığdırılamamıştır; çünkü onlar dar kalıplara, tek kimliklere ve hazır tanımlara hapsedilemeyecek kadar geniştir. Baba evi, koca evi, çocuk evi… Bunların her biri bir adres bildirir; ama hiçbiri kadının varoluşunu tam olarak anlatmaya yetmez. Kadın, yalnızca ait olduğu yerle tanımlanamaz; o, gittiği her yere anlam taşıyan bir bütündür.

Kadının gerçek evi, çoğu zaman bir tapu belgesiyle değil; bir vicdanla kurulur. Sorumluluk alabilen, eşitliği bilen, sevgiyi tahakküme dönüştürmeyen bir kalp… Kadın ancak orada misafir değil, insan olarak var olabilir. Çünkü adam olmak, kadını bir yere sığdırmaya çalışmak değil; ona yer açabilmektir.

Toplumlar, kadınlara nasıl davrandıklarıyla medeniyetlerini ele verirler. Kadına ev olamayan bir dünya, aslında kimseye ev değildir. Zira kadının kendini güvende hissetmediği bir yerde, ne adalet kalıcıdır ne vicdan ayakta.

Belki artık şu soruyu kendimize yüksek sesle sormalıyız: Kadınları hiçbir yere sığdıramayan bizler, gerçekten insan olmanın hangi değerine sığınıyoruz?

Sonuç Olarak,

Kadının hangi evde yaşadığı değil; o evde nasıl var olabildiğidir. Çünkü adresler değişebilir, duvarlar yıkılabilir, tapular el değiştirebilir; fakat insanın kendini güvende hissetmediği, sözüne değer verilmediği, varlığının eksiltildiği bir yerde “ev”den söz edilemez. Kadının yıllar boyunca içinde bulunduğu mekânlar, ona sığınak olmuş olabilir; fakat çoğu zaman yuva olamamıştır.

Kadına ev olabilmek, ona sahip olmak değil; onu tanımakla başlar. Onu korumak adına sınırlandırmadan, sevmek adına sessizliğe mahkûm etmeden, birlikte yaşamanın sorumluluğunu üstlenerek… Ev, ancak bu bilinçle kurulduğunda anlam kazanır. Aksi hâlde en gösterişli yapılar bile, içinde yaşayanlar için soğuk birer barınaktan öteye geçmez.

Bugün yapılması gereken, kadına yeni adresler göstermek değil; var olduğu her yerde insan olarak kalabilmesinin şartlarını oluşturmaktır. Çünkü kadın, ev isteyen değil; ev olmayı bilen bir varlıktır. Ona düşen, sürekli yer değiştirmek değil; bulunduğu yerde eksilmeden var olabilmektir.

Belki de gerçek ev, duvarlar arasında değil; vicdanlarda kurulacaktır. Kadına yer açabilen bir vicdan, sadece bir evi değil, daha adil bir toplumu da inşa eder. Ve unutulmamalıdır ki kadının kendini güvende hissettiği bir dünya, aslında herkes için yaşanabilir bir dünyadır. Siz ne dersiniz? Yanılıyormuyum?

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)