Diderot Etkisi: Tüketim Sarmalı
Bir sabahlıkla başlayan hikâye, insanın eşya ile kurduğu bağı ve modern zamanların bitmeyen tüketim arzusunu anlatan güçlü bir aynaya dönüşüyor. Kaleme aldığım bu yazıda, Denis Diderot’un yaşadığı pişmanlıktan yola çıkarak, sahip olduklarımızın kıymetini ve tüketim sarmalının bizi nasıl esir aldığını anlatmak istedim.

Bugün sizleri, yaklaşık iki buçuk asır öncesine, Aydınlanma Çağı’nın önemli düşünürlerinden Denis Diderot’un hayatına kısa bir yolculuğa davet etmek istiyorum.
Denis Diderot, 1703-1787 yılları arasında Fransa’da yaşamış ünlü bir filozof ve yazardı. Aydınlanma Çağı’nın en önemli isimlerinden biri kabul edilir. Aynı zamanda Fransız Devrimi’ni hazırlayan düşünsel gelişmelere katkı sağlayan ve dönemin en bilinen ansiklopedisi olan Encyclopédie’nin yazarları arasında yer alan bir düşünce insanıydı.
Ancak bugün onu yalnızca felsefi kimliğiyle değil, modern insanın tüketim alışkanlıklarına ışık tutan ibretlik bir hikâyesiyle anacağız.
Her Şey Bir Sabahlıkla Başladı
Diderot’un borçları nedeniyle paraya ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Fransız edebiyatı ve tarihine meraklı olan Rus İmparatoriçesi Büyük Catherine, sanat ve bilime destek olmak amacıyla ona reddedemeyeceği bir teklifte bulundu.
Diderot’un kütüphanesini temsili olarak satın aldı ve ardından yine kendisine bağışladı. Çariçe bununla da yetinmedi; Diderot’u maaşa bağladı ve yirmi beş aylık maaşını da peşin ödedi.
Böylece filozof, uzun zamandır hasret kaldığı maddi rahatlığa kavuştu.
Artık cebinde parası vardı.
Ve Diderot, ilk kez para kaygısı duymadan kendisine muhteşem, kırmızı bir kadife sabahlık aldı.
İşte asıl hikâye de tam burada başladı.
Yeni Sabahlığın Eski Eşyalarla Kavgası
Diderot, yeni sabahlığını ilk kez giydiğinde, kendisini bambaşka hissetti. Sanki artık daha şevkli yazacak, daha verimli düşünecek, dünyaya geldiği işi daha büyük bir heyecanla yapacaktı.
Yatak odasından çıktı, çalışma odasına geçti.
Fakat yıllardır sayısız yazısını kaleme aldığı çalışma masasının başına geldiğinde, az önce hissettiği o şevkin yerini tuhaf bir hayal kırıklığı aldı.
Yılların cefakâr masası, mum lekeleriyle doluydu.
O güne kadar kendisini hiç rahatsız etmeyen bu görüntü, şimdi gözüne batmaya başlamıştı.
Çünkü o eski masa, yeni kırmızı kadife sabahlığın yanında artık fakir, yorgun ve uyumsuz görünüyordu.
Diderot o gün tek kelime yazamadı.
Aklındaki tek şey, çalışma masası ile kadife sabahlığı arasındaki uyumsuzluktu.
Neyse ki artık cebinde parası vardı. Hemen kendisine yeni bir ceviz kaplama masa aldı.
Artık başına oturup şaheserler çıkaracağı muhteşem bir çalışma masası vardı.
Fakat bu kez gözü halıya takıldı.
O halının hali neydi öyle?
Yıllar yılı aynı odada yemek yiyen kendisi değilmiş gibi, halının üzerindeki kahve lekelerine şaşkınlıkla baktı.
Hangi filozof bu şartlar altında çalışabilirdi ki?
Halı değişti.
Ardından koltuklar eski göründü.
Sonra perdeler uyumsuz kaldı.
“Onu da değiştireyim, bunu da yenileyeyim” derken, bütün ev baştan sona değişti.
Ve sonunda Diderot yeniden borçlandı.
Alacaklılar kapısına dayandı.
Eski Sabahlığın Efendisi, Yenisinin Kölesi
Diderot, içine düştüğü bu tüketim çılgınlığını daha sonra “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” başlıklı yazısında anlattı.
O yazıda söylediği şu cümle, bugün hâlâ modern insanın kulağına küpe olacak kadar güçlüdür:
“Eski sabahlığımın efendisiyken, yenisinin kölesi oldum.”
Daha önce alınan bir eşyanın, onunla uyum sağlaması için başka eşyaları da değiştirme isteği doğurmasına bugün Diderot Etkisi denilmektedir.
Diderot, belki de kendi yaşadığı bu küçük görünen pişmanlıkla, yüzyıllar sonra insanlığın içine düşeceği büyük tüketim sarmalını anlatmış oldu.
Bizim Çocukluğumuzda Eşyanın Hatırı Vardı
Bu hikâyeyi düşündüğümde, aklıma kendi çocukluğum geliyor.
Babaannem sofra bezinde kalan ekmek ufaklarını bile ziyan etmez, tavuklarına verirdi.
Anneannem ekmek bayatlayınca dilimler, yumurtaya bular kızartırdı.
Herkesin bir çift ayakkabısı olurdu.
Bayram öncesi alınan yeni bir kıyafet ya da yeni bir ayakkabı, geceden baş ucumuzda dururdu.
O ayakkabının bayram sabahı giyileceğini bilmek, çocuk kalbimizde büyük heyecanlar uyandırırdı.
Küçülen kıyafetler küçük kardeşlere verilirdi.
Eskiler onarılırdı.
Yırtılan dikilir, sökülen tamir edilir, bozulan atılmazdı.
Eşyanın bir ömrü vardı.
İnsanın da eşyayla kurduğu bir vefa ilişkisi vardı.
Bugünün Tüketim Sarmalı
Günümüzde ise korkunç bir tüketim çılgınlığı ile karşı karşıyayız.
Biz de aynı Diderot gibi olduk.
Dolaplarımızda her alınan kıyafetin altına uygun ayakkabılar, çantalar, kemerler dolup taşıyor.
Cep telefonları, bilgisayarlar, tabletler ne kadar pahalı olursa olsun, kısa süre sonra bir üst modelle değiştiriliyor.
Evler, arabalar, eşyalar daha eskimeden yenileniyor.
Düğün organizasyonlarında her gün yeni bir konsept ortaya çıkıyor.
Eskiden hiç bilmediğimiz bebek doğum partileri moda oldu.
Üniversitelerde yapılan kep atma törenleri, artık anaokullarında bile yapılır hale geldi.
Her şey daha gösterişli, daha pahalı, daha büyük, daha dikkat çekici olsun istiyoruz.
Fakat bütün bu gösterişin arkasında çoğu zaman yorgun insanlar, dolmuş kredi kartları ve huzursuz evler var.
Varlıklı Görünüp Borçlu Yaşamak
Bu tüketim çılgınlığı içinde borç içindeyiz.
Varlıklı görünümlüyüz ama kredi kartlarımız dolu, cebimizde para yok.
Tüketim, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayan bir “yaşamı devam ettirme aracı” olmaktan çıktı; adeta “yaşam amacı” haline geldi.
Tükettikçe doymayan, bize sunulan her şeyi elde etmeye çalışan ve bu uğurda kendimizi bile israf etmekten çekinmeyen bir girdabın içine düştük.
Daha çok aldıkça daha mutlu olacağımızı sandık.
Oysa daha çok aldıkça daha çok eksildik.
Daha çok eşyaya sahip oldukça, daha az huzur bulduk.
Sonuçta herkesin asabi olduğu, hiçbir şeyin mutlu edemediği insanlar topluluğu haline geldik.
Diderot’un Bugüne Kalan Uyarısı
Diderot’un meşhur makalesinde toplumu aydınlatmak için yazdığı şu satırlar, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken güçlü bir pişmanlığı taşır:
“Ağlamıyorum, iç çekmiyorum ama her an şunu söylüyorum: Sıradan malzemeyi kırmızıya boyayarak fiyatlandırma sanatını icat eden kişi lanetli olsun. Saygı duyduğum değerli giysi lanetli. Eskim, alçakgönüllülüğüm, rahat sıradan giysilerim nerede?”
Bu cümlelerde yalnızca bir filozofun sabahlığına duyduğu pişmanlık yoktur.
Burada insanın kendi sadeliğini kaybetmesine, sahip olduklarının huzurunu tüketim arzusuna teslim etmesine duyduğu derin bir sızı vardır.
Velhasıl
Kendi yaptıklarımızın, duygu ve düşüncelerimizin farkına varmak, sorunları çözmemizin yarısıdır.
Unutmayalım ki her zaman iyinin iyisi, yeninin bir yenisi vardır.
Daha yeni bir telefon çıkacaktır.
Daha güzel bir koltuk bulunacaktır.
Daha gösterişli bir ev, daha pahalı bir araba, daha farklı bir kıyafet mutlaka karşımıza çıkacaktır.
Fakat insan, her yeninin peşinden koşarken kendi içindeki huzuru kaybederse, sahip olduklarının hiçbir anlamı kalmaz.
Belki de insanın en büyük ihtiyacı, yeni şeylere sahip olmak değil; sahip olduklarının içindeki anlamı yeniden bulabilmektir.
Sözlerimi şu anonim cümle ile bitirmek istiyorum:
“İnsanlar sevilmek, eşyalar kullanılmak için yaratılmıştır. Dünyadaki kaosun sebebi, insanların kullanılması, eşyaların ise sevilmesidir.”
Cuma Mesajı
Mübarek Cuma gününün; gönüllerimize huzur, sofralarımıza bereket, hayatımıza sağlık ve umut getirmesini diliyorum.
Duaların kabul olduğu, kırgınlıkların son bulduğu, sevgi, merhamet ve paylaşmanın çoğaldığı nice güzel cumalara erişebilmek temennisiyle…
Hayırlı Cumalar.
Sevgi ve Saygılarımla
Özlem İCİK
Gazete Ankara DHP | Köşe Yazarı
oicik@gazeteankara.com.tr
Kaynakça
Çakır, B. Ç. (2021). Diderot Bütünlük Etkisi ile Kendini Gerçekleştirme Arasındaki İlişkinin Satın Alma Niyeti Üzerindeki Etkisine Yönelik Bir Araştırma. Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İşletme Anabilim Dalı, Pazarlama Yüksek Lisans Tezi.
YORUM YAP