Türklerde Bayrak Bir Bez Parçası Değil, Bir Kaderin Adıdır
Türk bayrağı, bu coğrafyada yalnızca bir devlet alameti değildir. O bayrak; toprağa düşen her şehidin son bakışı, anaların sessiz duası ve bir milletin binlerce yıllık yürüyüşünün somutlaşmış hâlidir. Ay-yıldız, rüzgârda dalgalanan bir kumaş değil; geçmişle gelecek arasında kurulan bir varlık köprüsüdür. Bu nedenle Türk bayrağına uzanan her el, yalnızca bir sembole değil; bir milletin ortak hafızasına, tarihsel onuruna ve egemenlik iradesine yönelmiş sayılır.

Nusaybin-Kamışlı sınır hattında, Suriye tarafında terör örgütü yandaşları tarafından Türk bayrağına yönelik gerçekleştirilen saldırı da bu hakikatten bağımsız okunamaz. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın ifade ettiği üzere bu eylem, sıradan bir protesto değil; toplumsal huzuru hedef alan bilinçli bir provokasyondur. Aynı zamanda Türkiye’nin terörle mücadelede elde ettiği kazanımları gölgelemeye, devletin kararlılığını sınamaya yönelik karanlık bir niyetin dışa vurumudur.
Türk siyasi ve kültürel geleneğinde bayrak, devletin sürekliliğinin ve milletin hür yaşama iradesinin sembolüdür. Orhun Yazıtları’ndan Osmanlı sancaklarına, Çanakkale’den Sakarya’ya, İstiklal Harbi’nden Cumhuriyet’e uzanan tarihsel çizgide bayrak; yalnızca bir işaret değil, bir iddiadır. “Bu topraklarda biz varız ve var olmaya devam edeceğiz” iddiasının sessiz ama en güçlü ifadesidir. Bu yüzden bayrağın gönderden indirilmesi, Türk devlet aklında basit bir eylem olarak değil; doğrudan egemenliğe yönelmiş açık bir meydan okuma olarak algılanır.
Devlet refleksi de bu tarihsel bilinçle şekillenmiştir. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in “Milli sembollere uzanan her el, hukuk ve devlet iradesi karşısında bedel öder” ifadesi, günlük bir siyasi açıklamadan çok daha fazlasıdır. Bu söz, devlet geleneğinin hafızasından süzülüp gelen bir kararlılığın ifadesidir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın “Terörsüz Türkiye hedefi zarar görmeyecek” vurgusu ise saldırının arka planını açık etmektedir: Amaç, bayrak üzerinden birliği zedelemek, devletin iradesini test etmek ve toplumsal sinir uçlarını kaşımaktır.

Bu tür provokasyonların hedefinde yalnızca devlet mekanizması değil, milletin iç barışı vardır. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un saldırıyı milletin egemenliğine ve ortak tarihine yönelmiş bir tehdit olarak tanımlaması bu nedenle son derece yerindedir. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın “Bayrağımız şehitlerimizin emanetidir” sözleri ise ay-yıldızın hangi bedellerle dalgalandığını bir kez daha hatırlatan güçlü bir hafıza çağrısıdır. Çünkü Türk bayrağı, kanla yazılmış bir emanettir; keyfî tartışmaların değil, kutsal sorumluluğun konusudur.
Dikkat çekici olan hususlardan biri de saldırının, siyasi görüş farklılıkları gözetilmeksizin toplumun geniş kesimlerinde ortak bir tepkiyle karşılanmış olması sevindiricidir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in kardeşlik ve ortak değer vurgusu, DEM Parti yöneticilerinin bayrakla sorunları olmadığını açıkça ifade etmeleri, ay-yıldızın Türkiye toplumunun müşterek paydası olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bu tablo, provokasyonun hedeflediği ayrışmanın toplum vicdanında karşılık bulmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Olayın ardından sosyal medyada milyonlarca vatandaşın Türk bayrağı paylaşması ise kendiliğinden gelişen, örgütsüz ama son derece güçlü bir toplumsal refleks olarak okunmalıdır. “Bugün neden herkes bayrak paylaşıyor?” sorusu, aslında Türk toplumunun ortak sembollere yönelen tehdidi ne kadar hızlı fark ettiğinin göstergesidir. Bu refleks, devlet açıklamalarından önce devreye giren, milletin derin hafızasından beslenen bir bilinç mekanizmasıdır.

Sonuç ve Değerlendirme
Türklerde bayrak sevgisi; ezberletilmiş cümlelerin, resmî törenlerde tekrarlanan klişelerin ya da dönemsel coşkunlukların ürünü değildir. O sevgi, yüzyılları aşan bir yürüyüşün, bedelle yoğrulmuş bir varoluşun ve hafızaya kazınmış bir kader bilincinin adıdır. Malazgirt’te açılan kapının ardında yalnızca bir coğrafya değil, bir istikbal tahayyülü vardır. Çanakkale’de tutulan hat, yalnızca bir cephe değil, bir milletin “buradayım” haykırıdır. Sakarya’da kurulan direniş, toprağın değil; onurun savunulmasıydı. 15 Temmuz gecesi sokaklara taşan irade ise bayrağın yalnızca gönderde değil, yüreklerde de dalgalandığının en açık göstergesiydi. Ay-yıldızlı bayrak, işte bu kesintisiz tarih çizgisinin, Türk milletinin “varım ve var olacağım” iradesinin en sade ama en güçlü ifadesidir.
Bu nedenle Türk bayrağına yönelen her saldırı, basit bir güvenlik meselesi ya da sıradan bir provokasyon olarak görülemez. O saldırı, geçmişe, hafızaya ve ortak vicdana yönelmiş bir meydan okumadır. Çünkü o bayrak, yaşayanların keyfi tasarrufu değildir; can verenlerin, toprağa düşerken bile ay-yıldızı gözünden ayırmayanların, kalbinden çıkarmayanların emanetidir. Devlet, elbette bu tür saldırılara hukukun diliyle, aklın soğukkanlılığıyla cevap verir. Millet ise çok daha derinden, çok daha sessiz ama sarsılmaz bir refleksle karşılık verir. O refleks, tarih boyunca defalarca sınanmış ve her seferinde ayakta kalmıştır.
Bugün bir kez daha anlaşılmıştır ki, bu topraklarda bayrak indirilmek için değil; her şart altında, her bedel göze alınarak dalgalanmak için vardır. Devletin kararlı duruşu ile milletin içden gelen sahiplenişi birleştiğinde, hiçbir provokasyon hedefine ulaşamaz, hiçbir hesap karşılık bulamaz. Ay-yıldız gönderde kaldıkça yalnızca bir kumaş parçası rüzgârla hareket etmez; bir milletin geçmişi, onuru ve geleceği de dimdik ayakta durur. Ve her dalgalanışında, bu toprakların sahipsiz olmadığını, bu milletin hafızasız ve iradesiz olmadığını, aksine çok güçlü bir iradeye sahip olduğunu bütün dünyaya bir kez daha hatırlatır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP