İslam Neden Hedefe Konuluyor? Batı’da İslam Algısının Siyaseti Ne Anlama Geliyor?
Soğukkanlı bakıldığında mesele ne yalnızca “din” meselesidir ne de basit bir kültürel yanlış anlama. Bugün Amerika ve Batı’da İslam’ın sıklıkla “tehdit”, “risk” ya da “sorun” olarak sunulması; tarih, siyaset, ekonomi, güvenlik ve kimlik krizlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir sürecin sonucudur. Bu süreci anlamadan ne İslamofobi tartışması sağlıklı yapılabilir ne de Müslüman dünyanın içine düştüğü savunmacı dil aşılabilir.

Öncelikle şu tespiti netleştirmek gerekir: Hedef alınan şey İslam’ın inanç sistemi olmaktan çok, İslam coğrafyasının taşıdığı jeopolitik ağırlıktır. Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya; petrol ve doğal gaz rezervleri, küresel ticaret yolları, boğazlar ve askerî geçiş hatları bakımından dünyanın en kritik bölgelerini oluşturur. Bu coğrafyada kurulacak bağımsız, güçlü ve ortak hareket edebilen bir siyasal irade, Batı-merkezli küresel düzen açısından ciddi bir denge değişimi anlamına gelir. Dolayısıyla mesele “din” değil; kontrol edilemeyen aktörlerdir. Ne zaman ki bu coğrafyada direniş, itiraz veya bağımsızlık söylemi yükselir, o söylem çoğu zaman “İslamî” bir kimlik üzerinden okunur ve böylece sorun siyasetten koparılıp dine indirgenir.
11 Eylül saldırıları bu sürecin kırılma noktasıdır. Bu tarihten sonra radikal örgütlerle 2 milyarı aşkın Müslüman bilinçli biçimde özdeşleştirilmiştir. Medya dili ve siyasal söylem, “terör = Müslüman” algısını beslemiş; oluşan korku atmosferi, hem içeride sert güvenlik yasalarını hem de dışarıda askerî müdahaleleri meşrulaştıran bir zemin üretmiştir. Bu açık bir genelleştirme hatasıdır; fakat siyaseten son derece işlevseldir. Çünkü korku, rasyonel düşünceden daha hızlı yayılır.
Avrupa cephesinde ise tablo biraz daha farklı ama sonuç benzerdir. Yaşlanan nüfus, ekonomik belirsizlikler ve yoğun göç hareketleri, Avrupa’da derin bir kimlik krizini tetiklemiştir. Bu krizin faturası çoğu zaman Müslüman göçmenlere kesilir. “Kültürümüz elden gidiyor” söylemi, entegrasyon sorunlarını ve sosyoekonomik eşitsizlikleri görünmez kılarak meseleyi dine indirger. Aşırı sağ partiler bu korkuyu ustalıkla kullanır; İslamofobi, oy devşirmenin en kolay aracı hâline gelir. Oysa sorun İslam değil, kapsayıcı politikaların eksikliği ve adaletsiz toplumsal yapıdır.
Bu algının kalıcılaşmasında medya ve kültürel temsilin rolü büyüktür. Hollywood’dan ana akım haber diline kadar Müslüman figür çoğu zaman “radikal, tehditkâr, geri kalmış” klişeleriyle sunulur. Olumlu, sıradan, insani örnekler neredeyse görünmezdir. Bu tekrar, bilinçaltında kalıcı bir önyargı üretir. İnsan, tanımadığı ve sürekli tehdit olarak sunulanı düşmanlaştırır.
Peki “İslamofobi” gerçekten uydurma bir kavram mıdır? Hayır. Camilerin yakılması, başörtüsü yasakları, nefret suçları ve ayrımcı uygulamalar belgeli bir gerçekliktir. Ancak şu da doğrudur: Bu kavram zaman zaman her türlü eleştiriyi susturmak için yanlış biçimde kullanılabilmektedir. İslamofobi gerçektir; fakat her eleştiri İslamofobi değildir. Bu ayrımı yapamayan bir dil, haklı mücadeleyi zayıflatır.
Batı-İslam ilişkilerindeki tarihsel gerilim de bugünkü algının arka planını besler. Haçlı Seferleri, Endülüs’ün kaybı, Osmanlı’nın Avrupa’daki yüzyıllar süren varlığı; Batı’nın kolektif hafızasında İslam’ı sürekli bir “öteki” olarak konumlandırmıştır. Tarih doğrudan bugünü belirlemez ama korkuların hangi zeminde filizleneceğini belirler.
Ancak tabloyu yalnızca “Batı bize karşı” kolaycılığıyla okumak da ciddi bir yanılgıdır. Batı tek parça değildir. İslamofobiyle mücadele eden, Müslüman haklarını savunan akademisyenler, gazeteciler ve milyonlarca insan vardır. Ayrıca Batı’nın algı gücü, Müslüman dünyanın kendi iç zayıflıklarıyla birleştiğinde etkili olur. Otoriter yönetimler, hukukun zayıflığı, yolsuzluk, liyakat eksikliği ve düşünce üretimindeki kısırlık; dış müdahaleyi kolaylaştıran iç zeminlerdir.
Burada daha derin bir stratejik gerçek devreye girer: Bölünmüş bir dünya, yönetilmesi kolay bir dünyadır. Roma’dan İngiliz İmparatorluğu’na, modern güç siyasetinden günümüz dış politikasına kadar “böl ve yönet” ilkesi değişmemiştir. İslam dünyası; ortak din, ortak ahlak dili, tarihsel hafıza, coğrafî süreklilik ve enerji kaynakları nedeniyle potansiyel bir birlik zemini taşır. Tehlike olarak görülen şey İslam değil, bu potansiyelin hayata geçme ihtimalidir. *Sykes-Picot sonrası yapay sınırlar, mezhep ve etnik fay hatlarının sürekli kaşınması, “ılımlı–radikal” gibi siyasî etiketler bu nedenle işlevseldir. Sürekli kriz, silah satışını ve bağımlılığı artırır; barış ise her zaman kârlı değildir.
Bu noktada soruyu tersine çevirmek gerekir: “Onlar neden böyle yapıyor?” kadar, “Biz ne yapıyoruz?” sorusu da hayati önemdedir. İslam dünyasının en temel sorunu temsil sorunudur. Kendini kendisi anlatamayan, başkalarının tanımına mahkûm olan bir dünya, algı savaşını kaybeder. “İslam terör değildir” demek yerine, “İslam şudur” diyebilen; bilimi, ahlakı, sanatı ve insanî değerleri merkeze alan pozitif bir anlatıya ihtiyaç vardır. Şiddetle İslam arasına net, yüksek sesli ve ahlaki bir çizgi çekilmediğinde, sessizlik dışarıdan onay gibi algılanır.
Asıl kritik alan ise eğitim ve düşünce üretimidir. Bugün İslam dünyası büyük ölçüde tüketicidir; fikir, teori ve etik çerçeve üretme kapasitesi zayıflatılmıştır. Felsefe, sosyoloji, siyaset bilimi ve ilahiyat birlikte düşünülmeden çağdaş sorunlara çağdaş cevaplar üretilemez. Güçlü fikir, güçlü duruş demektir.
Diaspora Müslümanları da bu denklemde kilit roldedir. Avrupa ve Amerika’daki Müslümanlar, İslam’ın en etkili “canlı örnekleri”dir. Gettolaşma yerine topluma katılım; savunmacı değil özgüvenli temsil, önyargıları kırmanın en etkili yoludur. İnsan tanıdığını düşmanlaştırmaz.
Ve nihayet acı ama gerçek bir tespit: Gücü olmayanın sesi duyulmaz. Bilim, teknoloji, ekonomi ve kurumsallaşma olmadan ahlakî söylem havada kalır. “Ahlaklı güç” ise algıyı gerçekten dönüştürebilir.
Sonuç ve Değerlendirme
Bütün bu tablo bize şunu açıkça göstermektedir: İslam bugün Batı tarafından resmen “düşman” ilan edilmiş değildir; fakat siyasal çıkarlar, güvenlik söylemleri ve kültürel korkular üzerinden sistematik biçimde problemleştirilmiştir. Burada hedef alınan, bir inanç sistemi olarak İslam’dan ziyade; İslam dünyasının taşıdığı jeopolitik, demografik ve ahlaki potansiyeldir. Yani mesele teolojik değil, stratejiktir.
Batı’nın İslam algısı, çoğu zaman kendi iç krizlerini yönetmenin bir aracına dönüşmektedir. Güvenlik korkuları, kimlik bunalımları ve göç baskısı; rasyonel analiz yerine kolay hedefler üretmektedir. İslam bu noktada “öteki” olarak işlevselleştirilmektedir. Ancak şu hakikat göz ardı edilmemelidir: Algı siyaseti, ancak muhatabı zayıfsa etkili olur. Dışarıdan üretilen her söylem, içeride bir karşılık bulduğu ölçüde güç kazanır.
Bu nedenle sorunu yalnızca Batı’ya yüklemek, Müslüman dünyayı edilgen ve masum bir konuma hapsetmek anlamına gelir. Oysa gerçek daha karmaşıktır. İslam dünyasının bugün yaşadığı algı krizinde; düşünce üretimindeki zayıflık, temsil eksikliği, iç siyasi sorunlar ve ahlaki tutarsızlıklar belirleyici rol oynamaktadır. Hukukun üstünlüğü, adalet, liyakat, ifade özgürlüğü ve kadınların toplumsal konumu gibi alanlarda yaşanan kronik problemler, dış eleştirileri tamamen temelsiz olmaktan çıkarmaktadır. Bu sorunlarla yüzleşmeden yapılan her savunma, ikna edici olmaktan uzaktır.
Bir diğer kritik nokta, İslam dünyasının hâlâ 7. yüzyılın kavramsal diliyle 21. yüzyılın sorunlarını anlatmaya çalışmasıdır. Burada kastedilen metnin ve anlamın değil, yorumun ve sunumun yenilenmesi gerekliliğidir. Genç kuşaklar slogan değil; anlam, adalet ve tutarlılık aramaktadır. Dini söylem, çağın ahlaki ve entelektüel meydan okumalarına cevap üretemediği sürece, başkalarının ürettiği anlatılara mahkûm kalacaktır.
Öte yandan, Batı’nın “böl ve yönet” stratejisinin başarılı olmasında, İslam dünyasının kendi içindeki parçalanmışlık da belirleyicidir. Mezhepçilik, etnik kimlikler ve yapay sınırlar üzerinden süren iç gerilimler; ortak bir siyasal ve ahlaki aklın oluşmasını engellemektedir. Tehdit olarak algılanan şey İslam değil, birlik ihtimalidir. Fakat bu ihtimal, yalnızca duygusal çağrılarla değil; kurumsal, hukuki ve entelektüel temellerle inşa edilebilir.
Buradan hareketle yapılması gereken çok nettir: İslam dünyası, sürekli tepki veren, savunmacı ve mağduriyet merkezli bir dil yerine; özgüvenli, üretken ve model sunabilen bir yaklaşım geliştirmelidir. “Bize haksızlık yapılıyor” söylemi tek başına bir strateji değildir. Asıl mesele, “biz ne söylüyoruz, ne üretiyoruz ve nasıl temsil ediliyoruz?” sorularına ikna edici cevaplar verebilmektir.
Diaspora Müslümanları bu bağlamda hayati bir rol üstlenmektedir. Avrupa ve Amerika’daki Müslüman topluluklar, İslam’ın teorik savunusundan çok, pratik ahlaki temsilini sunmaktadır. Hukuk, akademi, medya ve sivil toplum içinde etkin olan, topluma katkı sunan Müslüman bireyler; İslamofobik söylemleri boşa düşüren en güçlü argümandır. İnsan, tanıdığı ve birlikte yaşadığı birini düşmanlaştırmakta zorlanır.
Son tahlilde şunu söylemek gerekir: Gücü olmayanın sesi duyulmaz. Bilim, teknoloji, ekonomi ve kurumsallaşma olmadan ahlaki iddia havada kalır. Ancak güç de ahlaktan koparsa zulme dönüşür. İslam dünyasının ihtiyacı olan şey, ahlaklı güçtür. Bu sağlandığında algı da, siyaset de, tarih de değişecektir.
Dolayısıyla mesele, Batı’nın İslam’a neden karşı olduğu sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, İslam dünyasının kendisini nasıl konumlandırdığıdır. Öfke yerine aklı, tepki yerine stratejiyi, savunma yerine öncü bir ahlaki ve entelektüel modeli tercih edebilen bir dünya; ne İslamofobiye mahkûm olur ne de başkalarının çizdiği sınırlara razı gelir. Bu da ancak uzun soluklu bir zihinsel, ahlaki ve kurumsal inşa süreciyle mümkündür.
"Zira her şeyi tenkit, her şeye itiraz etmek bir yıkma hamlesidir. Eğer bir insan, bir şeyi beğenmiyorsa, daha iyisini yapmaya çalışmalıdır. Zira yıkmaktan harabeler, yapmaktan mamureler doğar."
Temennimiz, İslam âleminin en kısa zamanda birlik ve beraberlik içinde hareket edebilmesidir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
"*Sykes-Picot Antlaşması (/ˈsaɪks piko/) 1916 yılında Birleşik Krallık ve Fransa arasında imzalanan, Rusya ve İtalya tarafından onaylanan, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması durumunda karşılıklı olarak kabul edilen etki ve kontrol alanlarını tanımlayan gizli bir anlaşmadır. (kaynak=Vikipedi)"
YORUM YAP