Dijital Dünya ve Çocuk: Fırsat mı, Yeni Bir Eşitsizlik Alanı mı?
Dijital teknolojiler, insanlık tarihinin belki de en hızlı ve en köklü dönüşüm araçlarıdır. Bu dönüşümden en fazla etkilenen kesimlerin başında ise çocuklar gelmektedir. Dünya Çocuklarının Durumu Raporu, dijital teknolojinin çocukların hayatlarını ve hayattaki şanslarını nasıl dönüştürdüğünü çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Ancak bu dönüşüm, kendiliğinden olumlu sonuçlar üretmemektedir; aksine, doğru yönlendirilmediği takdirde yeni eşitsizliklerin ve risklerin de kapısını aralamaktadır.
Dijital teknoloji, herkes için erişilebilir hâle getirildiğinde ve bilinçli, etik bir çerçevede kullanıldığında, özellikle dezavantajlı çocuklar açısından önemli bir fırsat ve umut alanı yaratma potansiyeline sahiptir. Günümüzde yoksulluk, etnik köken, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, engellilik durumu, zorunlu göç deneyimi ya da coğrafi olarak izole bölgelerde yaşama gibi nedenlerle eğitim olanaklarına ve fırsat eşitliğine erişemeyen pek çok çocuk bulunmaktadır. Bu yapısal eşitsizlikler, çocukların akademik gelişimlerini, sosyal katılımlarını ve geleceğe dair beklentilerini ciddi biçimde sınırlamaktadır.
Dijital araçlar ve çevrim içi platformlar ise bu sınırlılıkların bir kısmını aşma imkânı sunarak, çocukların bilgiye, nitelikli eğitsel içeriklere ve küresel ölçekte sunulan öğrenme fırsatlarına erişimini kolaylaştırmaktadır. Uzaktan eğitim uygulamaları, açık eğitim kaynakları, dijital kütüphaneler ve etkileşimli öğrenme ortamları sayesinde dezavantajlı çocuklar, yaşadıkları koşullardan bağımsız olarak kendilerini geliştirme ve potansiyellerini ortaya koyma şansı elde edebilmektedir.
Bu bağlamda dijital okuryazarlık becerileri yalnızca teknolojiyi kullanabilme yetkinliği olarak değil; bilgiye erişme, bilgiyi eleştirel biçimde değerlendirme, güvenli ve sorumlu kullanım alışkanlıkları geliştirme gibi çok boyutlu bir yeterlilik alanı olarak ele alınmalıdır. Bu beceriler, çocukların yalnızca mevcut eğitim süreçlerinde değil, ilerleyen yıllarda istihdam olanaklarına erişimleri, toplumsal yaşama katılımları ve bireysel güçlenmeleri açısından da belirleyici bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla dijital teknolojilerin kapsayıcı ve eşitlikçi biçimde yaygınlaştırılması, dezavantajlı çocukların toplumsal konumlarını dönüştürebilecek stratejik bir araç olarak değerlendirilmelidir.
Ne var ki dijital erişimin niceliksel olarak yaygınlaştırılması, tek başına toplumsal eşitsizlikleri azaltmak için yeterli değildir. Altyapı yatırımları, nitelikli eğitim programları ve sürdürülebilir destek mekanizmaları ile eş zamanlı olarak hayata geçirilmeden atılacak her adım, mevcut eşitsizlikleri azaltmak yerine daha da derinleştirme riski taşımaktadır. Bu bağlamda dijital uçurum, artık yalnızca bilgisayar, tablet ya da internet bağlantısına sahip olup olmama meselesiyle sınırlı değildir. Asıl belirleyici olan, bireylerin bu teknolojileri güvenli, eleştirel, bilinçli ve üretken biçimde kullanabilme kapasitesidir. Dijital becerilerden yoksun bireyler, teknolojiye erişimleri olsa dahi pasif kullanıcılar olarak kalmakta; bilgi üretme, haklarını koruma ve dijital ortamlarda kendilerini ifade etme konusunda dezavantajlı konumlarını sürdürmektedir.
Bu durum özellikle dezavantajlı çocuklar açısından çok daha kırılgan bir tablo ortaya koymaktadır. Dijital okuryazarlık desteğinden yoksun çocuklar, çevrim içi ortamda karşılaşabilecekleri riskleri ayırt etme ve bu risklere karşı kendilerini koruma konusunda yeterli donanıma sahip olamamaktadır. Daha da kaygı verici olan ise dijital dünyanın barındırdığı çevrimiçi tehditlerin çok katmanlı ve çoğu zaman görünmez nitelikte olmasıdır. Dezavantajlı çocuklar; çevrim içi sömürü, cinsel istismar, siber zorbalık, manipülasyon ve hatta insan ticareti gibi ağır tehlikelere karşı diğer çocuk gruplarına kıyasla çok daha savunmasız durumdadır.
Üstelik bu tehditlerin önemli bir bölümü doğrudan fark edilememekte, çocukların psikolojik, duygusal ve sosyal gelişimlerini zaman içinde sessizce tahrip edebilmektedir. Sürekli maruz kalınan dijital şiddet, dışlanma ya da istismar deneyimleri; çocuklarda özgüven kaybı, kaygı bozuklukları, sosyal geri çekilme ve eğitimden kopma gibi uzun vadeli sonuçlara yol açabilmektedir. Bu nedenle dijital teknolojilerin çocuklar için gerçekten güçlendirici bir araç olabilmesi, yalnızca erişimin artırılmasına değil; koruyucu politikaların, bilinçlendirme çalışmalarının ve çocuk odaklı dijital güvenlik yaklaşımlarının bütüncül biçimde hayata geçirilmesine bağlıdır.
Bu noktada temel ilke son derece açıktır: Her çocuk, dijital dünyanın sunduğu olanaklardan eşit, adil ve kapsayıcı bir biçimde yararlanabilmeli; aynı zamanda bu dünyanın barındırdığı risklere karşı etkin, sürekli ve hak temelli biçimde korunmalıdır. Çocukların dijital ortamlarda yalnızca kullanıcı değil, güvenli ve bilinçli bireyler olarak var olabilmeleri, toplumsal sorumluluk bilinciyle tasarlanmış politikalar ve uygulamalarla mümkün olabilir. Bu nedenle dijital eşitsizlikler ve çevrim içi riskler karşısında zaman kaybetmeden, gecikmenin bedelini çocukların ödediği gerçeğini göz önünde bulundurarak harekete geçmek zorundayız.
Bu sürecin başarısı, tek bir aktörün çabasıyla değil; kamu kurumları, eğitim sistemleri, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör arasında kurulacak güçlü, şeffaf ve hesap verebilir bir işbirliğiyle sağlanabilir. Kamu otoriteleri kapsayıcı mevzuat ve altyapı politikalarını hayata geçirirken, eğitim sistemleri dijital okuryazarlığı erken yaşlardan itibaren müfredatın ayrılmaz bir parçası hâline getirmelidir. Sivil toplum kuruluşları sahadan elde ettikleri deneyim ve verilerle politika süreçlerini beslemeli; özel sektör ise çocuk haklarını merkeze alan etik yaklaşımlar ve sorumlu teknolojik çözümler geliştirmelidir.
Tüm bu paydaşların ortak hedefler etrafında buluştuğu, ölçülebilir ve sürdürülebilir yatırımların hayata geçirildiği bütüncül bir yaklaşım, dijital dünyanın çocuklar için bir risk alanı olmaktan çıkıp gerçek bir fırsat alanına dönüşmesini sağlayacaktır. Böyle bir dönüşüm, yalnızca bugünün çocuklarını değil, geleceğin daha adil ve kapsayıcı toplumunu da inşa etmenin temel adımlarından biri olacaktır.
Değerlendirme ve Sonuç
Unutmamak gerekir ki dijital dünya, çocuklar için ne kendiliğinden bir kurtuluş vaadi ne de kaçınılması mümkün olmayan bir tehdit alanıdır. Dijital teknolojilerin çocukların yaşamındaki etkisi, bu alanın nasıl tasarlandığı, kimler için erişilebilir kılındığı ve hangi değerler doğrultusunda yönetildiğiyle doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla dijital dünya, çocuklar açısından ya eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizma ya da fırsatları çoğaltan dönüştürücü bir güç hâline gelebilir. Bu tercih, teknolojinin kendisinden çok, onu yöneten toplumsal iradeye aittir.
Çocukların dijital ortamlarda güçlenmesi, yalnızca teknolojiye erişim sağlanmasıyla değil; hak temelli, kapsayıcı ve koruyucu politikaların kararlılıkla uygulanmasıyla mümkündür. Eşit erişim, nitelikli dijital eğitim ve etkin çocuk koruma mekanizmaları bir bütün olarak ele alınmadığı sürece, dijitalleşme kırılgan gruplar için yeni riskler ve derinleşen eşitsizlikler üretmeye devam edecektir. Bu nedenle çocukların dijital dünyadaki varlığı, piyasa dinamiklerine ya da bireysel çabalara bırakılmayacak kadar hayati bir kamusal sorumluluktur.
Sonuç olarak, dijital dünyayı çocuklar için güvenli, adil ve güçlendirici bir alana dönüştürmek bir seçenek değil, etik ve toplumsal bir zorunluluktur. Bugün atılacak ya da ertelenecek her adım, yalnızca mevcut kuşağın değil, geleceğin toplum yapısını da belirleyecektir. Çocuklara bırakacağımız dijital miras; eşitliğin, korumanın ve insan onurunun esas alındığı bir düzen mi, yoksa derinleşmiş kırılganlıkların ve görünmez tehlikelerin egemen olduğu bir alan mı olacaktır? Bu sorunun cevabı, bugünkü kararlarımızda ve ortak sorumluluğumuzda yatmaktadır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP