Arz-ı Mev’ud ve Türkiye
İsrail basınında Türkiye’ye yönelik artan suçlayıcı söylemler, “İran’dan sonra sırada Türkiye mi var?” sorusunu yeniden gündeme taşırken; Arz-ı Mev’ud tartışması tarihsel, teolojik ve jeopolitik boyutlarıyla dikkatle ele alınmayı gerektiriyor.

ARZ-I MEV’UD VE TÜRKİYE
Zaman zaman İsrail basınında Türkiye’nin atom bombası yapmaya çalıştığı, terörü desteklediği ve bölgesel güç olma hedefi doğrultusunda tehdit oluşturduğu yönünde iddialar gündeme getirilmektedir. Bunun yanında Türkiye’nin siyasi yönetimine yönelik sert suçlamalar da dikkat çekmektedir.
Bu durum, geçmiş yıllarda İran hakkında yürütülen söylemleri akla getirmektedir. Bilindiği üzere İran’ın nükleer silah geliştirdiği ve İsrail’i tehdit ettiği yönündeki iddialar uzun süre uluslararası kamuoyunda gündemde tutulmuştu. Bugün benzer söylemlerin Türkiye için kullanılmaya başlanması, “İran’dan sonra sırada Türkiye mi var?” sorusunu gündeme taşımaktadır.
Aslında uluslararası ilişkilerde medya yalnızca haber aktaran bir araç değildir. Özellikle küresel ve bölgesel güç mücadelelerinde medya dili, kamuoyu oluşturmanın ve psikolojik zemin hazırlamanın önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir. Bu nedenle İsrail basınında Türkiye hakkında çıkan haberlerin yalnızca sıradan medya tartışmaları olarak değerlendirilmesi eksik olacaktır.
İsrail Basınında Türkiye’ye Yönelik Söylemler
İsrail basınında Türkiye hakkında çıkan haberlerin genellikle iki temel eksen etrafında şekillendiği görülmektedir.
Birincisi, Türkiye’nin gelecekte nükleer silah sahibi olmak isteyebileceği yönündeki değerlendirmelerdir. Özellikle bazı İsrailli yorumcular, Türkiye’nin sivil nükleer enerji yatırımlarının ilerleyen yıllarda stratejik bir altyapıya dönüşebileceğini ileri sürmektedir.
İkinci eksen ise Türkiye’nin bazı örgütlere siyasi veya lojistik destek verdiği yönündeki suçlamalardır. Türkiye’nin özellikle Filistin meselesindeki kararlı tutumu ve İsrail’in katliamcı politikalarına yönelik eleştirileri, İsrail tarafından düşmanca bir tutum olarak görülmekte ve Türkiye aleyhine kampanya yürütülmektedir.
Ancak dikkat çeken nokta, bu söylemlerin yalnızca güncel siyasi gerilimlerle sınırlı olmamasıdır. Türkiye’nin savunma sanayiindeki gelişimi, bağımsız dış politika anlayışı ve bölgesel etkinliğini artırması da bu tartışmaların arka planında önemli bir unsur olarak yer almaktadır.
Arz-ı Mev’ud Türkiye’ye Kadar Uzanıyor mu?
Tartışmanın bir diğer boyutu ise “Arz-ı Mev’ud” kavramı üzerinden yürümektedir. Yahudilerin kutsal kabul ettiği metinlerde geçen bu kavramın sınırları konusunda tarih boyunca farklı yorumlar yapılmıştır. Bu yorumlarda genel olarak iki temel yaklaşım öne çıkmaktadır.
Birinci yaklaşımda Arz-ı Mev’ud, “Kenan Diyarı” olarak adlandırılan ve bugünkü İsrail, Filistin ile Lübnan’ın bir kısmını kapsayan bölgeyle sınırlandırılmaktadır. İkinci yaklaşım ise Tekvin bölümündeki “Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar” ifadesini dayanak almaktadır. Bu yorum, çok daha geniş bir coğrafyayı işaret etmektedir.
Türkiye’nin tartışmaya dahil olduğu nokta tam da burasıdır. Çünkü Fırat Nehri’nin geçtiği Güneydoğu Anadolu bölgesi, bu geniş yorumun çerçevesi içinde yer almakta; Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Diyarbakır gibi şehirlerimiz zaman zaman bu tartışmaların kapsamında gösterilmektedir.
Bununla birlikte Yahudilerin kutsal metinlerde yer alan ifadeler ile modern devletlerin resmi politikalarının aynı şey olmadığını belirtmemiz gerekir. Ancak tarih boyunca bazı radikal yorumların dini kavramları siyasi hedeflere dönüştürmeye çalıştığı da bilinmektedir.
Özellikle Yahudiler arasından çıkan sahte mesih hareketleri veya aşırı ideolojik gruplar, “Arz-ı Mev’ud” anlayışını zamanla daha geniş bir hakimiyet düşüncesine dönüştürmüştür. Bu nedenle konu yalnızca dini değil, aynı zamanda siyasi ve jeopolitik bir tartışma alanı hâline gelmiş bulunmaktadır.
Tarihte Kurulan Yahudi Devletlerinin Sınırları Türkiye Topraklarına Ulaştı mı?
Tarihsel gerçeklik açısından mesele değerlendirildiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
İsrail/Yahudi tarihinin en güçlü dönemi olarak kabul edilen Hz. Davut ve Hz. Süleyman dönemlerinde İsrail Krallığı’nın bölgesel etkisini artırdığı bilinmektedir. Ancak bu etkinin niteliği çoğu zaman hatalı yorumlanmaktadır.
Tarihi kaynaklar, söz konusu dönemde İsrail Krallığı’nın bugünkü anlamda kesin sınırlarla çevrili merkezi bir imparatorluk yapısından çok, ticaret yollarını kontrol eden ve çevresindeki küçük devletler üzerinde ekonomik-diplomatik nüfuz kuran bir güç merkezi olduğunu ortaya koymaktadır.
Akdeniz’den Arap Çölü’ne, Kızıl Deniz’den Fırat hattına kadar uzanan geniş coğrafyada etkili olunduğu ifade edilse de bu durum doğrudan askeri işgal ve kalıcı egemenlik şeklinde değildir.
Daha çok ticari çıkarlar, diplomatik ilişkiler ve ekonomik bağımlılık üzerinden biçimlenen bir etki alanı söz konusudur. Bu nedenle Yahudilerin kutsal metinlerinde anlatılan geniş sınırların, tarihsel gerçeklikte tam anlamıyla örtüştüğünü söylemek mümkün görünmemektedir.
Özellikle Anadolu topraklarının İsrail oğullarının doğrudan egemenliği altına girdiğine dair güçlü tarihsel veriler bulunmamaktadır. Dolayısıyla konunun tarihsel boyutundan ziyade ideolojik yorumlar üzerinden tartışıldığı, buna göre Anadolu topraklarının İsrail oğullarının egemenliğine girdiği yönündeki iddiaların gerçek olmadığı anlaşılmaktadır.
Türkiye’nin Arz-ı Mev’ud’a Bakışı
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi söylemlerinde zaman zaman Arz-ı Mev’ud meselesine dikkat çekildiğini söylemek mümkündür. Özellikle Orta Doğu’daki istikrarsızlıkların son hedefinin Anadolu coğrafyası olabileceğine dair değerlendirmeler yapılmaktadır.
Bazı çevreler, bölgede yaşanan gelişmeleri yalnızca güvenlik sorunları olarak değil, uzun vadeli jeopolitik dönüşümlerin bir parçası olarak değerlendirmektedir.
Türkiye’nin savunma sanayiindeki ilerlemesi, enerji politikalarındaki hamleleri ve bağımsız dış politika anlayışı da bu bağlamda yorumlanmaktadır. Çünkü bölgesel güç olma iddiası taşıyan devletlerin, küresel güç mücadelelerinin merkezine yerleşmesi tarih boyunca sık görülen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sonuç: Türkiye, Bölgesel Denklemde Kilit Ülke
Tarihsel gerçeklik incelendiğinde, İsrail oğullarının kurduğu hiçbir devletin sınırlarının Anadolu topraklarına kadar ulaştığını gösteren somut bir veri bulunmamaktadır. Yahudilerin kutsal kabul ettiği metinlerde ise Arz-ı Mev’ud’un sınırları konusunda tam bir görüş birliği yoktur.
Bazı yorumlar bunu yalnızca Kenan Diyarı ile sınırlandırırken, bazı yorumlar Nil’den Fırat’a kadar uzanan geniş bir coğrafya şeklinde değerlendirmektedir.
Türkiye’nin meseleyle ilişkilendirilmesi de esas itibarıyla bu ikinci yorum üzerinden yapılmaktadır. İsrail basınında Türkiye aleyhine yayınların yapılması, bu tartışmaları daha dikkat çekici hâle getirmektedir.
Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekte güç kazanmasını istemeyen ülkelerin bulunduğu bir realitedir. Bunların başında da İsrail gelmektedir. Bu minvalde Orta Doğu’daki gelişmeleri yalnızca günlük siyasi olaylar olarak değil; tarihsel, ideolojik ve jeopolitik boyutlarıyla birlikte değerlendirmek gerekmektedir.
Ömer YÜREKLİ
Sağlık Bakanlığı Baş Müfettişi
Gazete Ankara DHP- Köşe Yazarı
oyurekli@gazeteankara.com.tr
YORUM YAP