YAZARLAR

14 Eylül 2026 Pazartesi, 08:00

Mesleki Eğitim Yazıları | II – MESEM’den Sektör İçi Okullara: Mesleki Eğitimde Yedi Yılın Bilançosu

Türkiye’de mesleki eğitim 2019’dan sonra öğrenci ücretleri, devlet katkıları, mesleki eğitim merkezleri, sektörle bütünleşmiş okullar, zanaat atölyeleri ve işletmede eğitim modelleri bakımından önemli ölçüde değişti. Ancak öğrenci ve belge sayılarındaki büyümenin gerçek bir nitelik artışına dönüşüp dönüşmediği hâlâ cevap bekleyen temel sorudur.

Mesleki eğitim konusundaki ilk yazımızda, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonunun 26 Kasım 2019 tarihinde yayımladığı “Mesleki Eğitim” sayfasından hareketle kurumsal hafıza ile güncel politika arasındaki mesafeyi değerlendirmiştik.

O yazıda vurguladığımız temel düşünce şuydu: Ahilikten günümüze uzanan mesleki eğitim tarihini anlatmak değerlidir; ancak bugünün öğrencisine, ustasına, öğretmenine, işletmesine ve karar vericisine yalnızca geçmişi anlatmak yeterli değildir. Üretim teknolojileri, iş gücü piyasası ve meslekler değişirken mesleki eğitim sistemi ile bu sistemi anlatan kurumsal içeriklerin de güncellenmesi gerekir.

Bu ikinci yazıda ise 2019’dan sonra Türkiye’de mesleki eğitim alanında nelerin değiştiğine bakacağız.

Mesleki eğitim merkezlerinin yaygınlaştırılması, öğrenci ücretlerinin devlet desteği kapsamına alınması, kalfa öğrencilerin ücretlerinin artırılması, organize sanayi bölgelerinde mesleki eğitim merkezleri kurulması, sektör içi ve sektöre entegre okul modellerinin gündeme gelmesi, zanaat atölyeleri, mezun izleme sistemleri ve meslek yüksekokullarında işletmede mesleki eğitim uygulamaları bu dönemin öne çıkan gelişmeleri arasında yer aldı.

Ne var ki bütün bu gelişmeleri değerlendirirken yalnızca yapılanları ve sayısal artışları sıralamak yeterli değildir.

Asıl sorulması gereken soru şudur:

“Sayısal büyüme, mesleki eğitimde nitelik artışı anlamına geliyor mu?”

Mesleki Eğitim Merkezlerinde Yeni Dönem

Türkiye’de mesleki eğitim merkezleri, okul ile işletmeyi bir araya getiren temel yapılardan biridir. Bu merkezlerde öğrenciler genel olarak haftanın bir günü okulda teorik eğitim almakta, diğer günlerde ise sözleşme yaptıkları işletmelerde uygulamalı eğitim görmektedir.

Programın dört yıllık yapısı içinde öğrencilerin meslek bilgisi, uygulama becerisi ve çalışma kültürü kazanmaları hedeflenmektedir. Öğrenciler, gerekli şartları yerine getirip sınavlarda başarılı olmaları hâlinde kalfalık ve ustalık belgelerine ulaşabilmektedir.

Mesleki eğitim merkezleri bakımından en belirgin değişim, 2021 yılının sonunda 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle ortaya çıktı.

Millî Eğitim Bakanlığının 8 Ocak 2022 tarihli açıklamasına göre, düzenleme öncesinde yaklaşık 159 bin olan mesleki eğitim merkezi öğrenci sayısı kısa sürede 250 bine yükseldi. Aynı açıklamada öğrencilerin aldığı, asgari ücretin belirli oranlarına bağlanan ödemelerin devlet desteği kapsamına alınması ve üçüncü yılın sonunda kalfa olan öğrencilerin ücret oranının artırılması sistemin cazibesini güçlendiren başlıca değişiklikler olarak gösterildi.

Düzenlemenin ardından kayıt sayılarında çok hızlı bir yükseliş yaşandı. Millî Eğitim Bakanlığının 24 Mayıs 2023 tarihli açıklamasında, mesleki eğitim merkezi programına kayıtlı öğrenci sayısının yüzde 784 artarak 1 milyon 405 bin 663’e ulaştığı bildirildi.

Bu sayı dikkat çekicidir. Ancak aynı açıklamadaki yaş dağılımı, sistemin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin önemli bir ayrıntı ortaya koymaktadır. Açıklamaya göre öğrencilerin 295 bin 189’u 18 yaş ve altında, 1 milyon 110 bin 474’ü ise 19 yaş ve üzerindeydi.

Bu tablo, mesleki eğitim merkezlerinin yalnızca ortaöğretim çağındaki gençlere yönelik bir yapı olmadığını göstermektedir. Sistem aynı zamanda yetişkinlerin, daha önce herhangi bir mesleki belge alamamış çalışanların ve iş gücü piyasasında bulunan kişilerin belgelendirilmesi için de kullanılmıştır.

Dolayısıyla kayıt sayılarındaki artışı yorumlarken örgün eğitim çağındaki gençlerle yetişkin katılımcıların birbirinden ayrılması gerekir. Aksi hâlde toplam kayıt sayısı, gençlerin mesleki eğitime yöneliminin doğrudan göstergesiymiş gibi değerlendirilebilir.

Öğrenci Ücretleri ve Devlet Katkısı Sistemi Büyüttü

2021 sonunda yapılan düzenlemenin en güçlü etkilerinden biri, öğrenci ücretlerinin finansmanında devlet katkısının artırılması oldu.

Mesleki eğitim merkezi öğrencilerine ödenecek ücretlerin asgari ücretin belirli oranlarına bağlanması, hem öğrenci hem aile hem de işletme bakımından önemli bir teşvik oluşturdu. Öğrenci eğitim alırken gelir elde etme imkânına kavuştu; işletmenin öğrenci çalıştırırken üstlendiği mali yükün önemli bölümü kamu tarafından karşılandı.

Bu yaklaşımın sosyal ve ekonomik gerekçeleri vardır. Özellikle düşük gelirli ailelerin çocuklarının eğitimle bağını koruması, öğrencilerin erken yaşta kayıt dışı çalışmaya yönelmesinin önlenmesi ve işletmelerin nitelikli iş gücü yetiştirmeye teşvik edilmesi bakımından ücret desteği önemli bir araçtır.

Ancak mali destek, eğitimin niteliğini kendiliğinden güvence altına almaz.

Devlet katkısı, işletmeye yalnızca öğrenci istihdam etmesi karşılığında verilen bir teşvik olarak görülmemelidir. Bu desteğin karşılığında işletmeden belirli bir eğitim kapasitesi, güvenli çalışma ortamı, nitelikli usta öğretici, düzenli öğrenci takibi ve açıkça tanımlanmış öğrenme kazanımları beklenmelidir.

Başka bir ifadeyle kamu kaynağı yalnızca kayıt sayısını değil, gerçek eğitimi desteklemelidir.

Bir öğrenci işletmede bulunuyor fakat mesleğinin temel işlemlerini sistematik biçimde öğrenmiyorsa; sürekli yardımcı işlerde çalıştırılıyor, eğitim planı uygulanmıyor veya gelişimi ölçülmüyorsa, ücret ödenmesi o süreci nitelikli mesleki eğitim hâline getirmez.

İşletmede Bulunmak ile İşletmede Öğrenmek Aynı Şey Değildir

Mesleki eğitimde iş yeri deneyimi vazgeçilmezdir. Atölyede, fabrikada, bakım servisinde, mutfakta, laboratuvarda veya üretim hattında öğrenilebilecek birçok becerinin yalnızca sınıf ortamında kazandırılması mümkün değildir.

Ancak işletmede bulunmak ile işletmede öğrenmek birbirinden farklıdır.

Nitelikli bir işletmede mesleki eğitim sürecinde öğrencinin hangi işlemleri öğreneceği, hangi makine ve donanımları kullanacağı, hangi güvenlik kurallarını uygulayacağı ve hangi yeterlilikleri ne zaman göstereceği önceden belirlenmelidir.

Okul ile işletme arasında yapılan sözleşme yalnızca idari bir belge olarak kalmamalıdır. Öğrencinin gelişimini izleyen, öğretmeni ve usta öğreticiyi sorumlu tutan, yetersizlik görüldüğünde müdahale edilmesini sağlayan işlevsel bir eğitim planına dönüşmelidir.

Bu noktada en önemli sorumluluklardan biri koordinatör öğretmenlere düşmektedir. Koordinatör öğretmenin işletme ziyareti, yalnızca imza veya devam kontrolüyle sınırlı olmamalıdır. Öğrencinin gerçekten ne öğrendiği, hangi işlerde çalıştırıldığı, iş güvenliği kurallarına uyulup uyulmadığı ve usta öğreticinin eğitim görevini yerine getirip getirmediği yerinde değerlendirilmelidir.

Usta öğreticilik de yalnızca bir belgeye sahip olmak şeklinde görülmemelidir. Mesleğini iyi yapan her usta değerli bir uygulayıcıdır; fakat her iyi uygulayıcı kendiliğinden iyi bir eğitimci olmayabilir. Usta öğreticilerin pedagojik yeterlilikleri, gençlerle iletişim becerileri, ölçme-değerlendirme bilgileri, dijital becerileri ve iş sağlığı ve güvenliği yeterlilikleri düzenli olarak güncellenmelidir.

Kalfalık, Ustalık ve Lise Diploması

Mesleki eğitim merkezlerinin dört yıllık programı, kalfalık ve ustalık belgeleriyle ilişkilendirilmiştir. Öğrenciler programın ilgili aşamalarında teorik ve uygulamalı sınavlara katılmakta; başarılı olmaları hâlinde kalfalık ve ustalık belgeleri alabilmektedir.

Mesleki eğitim merkezlerinin ortaöğretim kurumu olarak yapılandırılmasıyla birlikte lise diplomasına ulaşma yolu da açılmıştır. Öğrencilerin mesleki eğitim programının yanında Bakanlık tarafından belirlenen akademik veya fark derslerini tamamlamaları hâlinde meslek lisesi diploması alabilmeleri mümkün hâle gelmiştir.

Bu düzenleme önemlidir. Çünkü mesleki eğitime yönelen bir öğrencinin eğitim yolu yalnızca kalfalık veya ustalık belgesiyle sona ermemelidir. Öğrenci, istediği ve gerekli yeterliliği gösterdiği takdirde ön lisans, lisans ve daha ileri eğitim düzeylerine ulaşabilmelidir.

Mesleki eğitimin toplumdaki itibarını artırmanın yollarından biri de bu geçiş kanallarını açık tutmaktır. Mesleki eğitime yönelmek, akademik gelişim hakkından vazgeçmek anlamına gelmemelidir.

Bununla birlikte yalnızca diploma verilmesi yeterli değildir. Diploma ile öğrencinin gerçek bilgi ve becerisi arasında güçlü bir karşılık bulunmalıdır. Kalfalık, ustalık ve lise diploması farklı amaçlara sahip belgeler olmakla birlikte, her biri öğrencinin ne bildiğini ve ne yapabildiğini güvenilir biçimde göstermelidir.

MYK Belgesi ile MEB Belgesinin Yeri Yeniden Düşünülmeli

Türkiye’de mesleki belgelendirme alanında iki temel yapı öne çıkmaktadır. Bunlardan biri Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen eğitim süreçleri sonunda verilen kalfalık, ustalık ve diploma belgeleri; diğeri ise Mesleki Yeterlilik Kurumu sistemi içerisinde ulusal yeterliliklere dayalı olarak verilen mesleki yeterlilik belgeleridir.

Bu iki yapı aynı şey değildir.

MEB belgeleri esas olarak belirli bir eğitim sürecinin tamamlanması ve ilgili sınavlarda başarılı olunmasıyla ilişkilidir. MYK mesleki yeterlilik belgeleri ise ulusal yeterliliklerde tanımlanan ölçütlere göre, yetkilendirilmiş belgelendirme kuruluşlarının yaptığı ölçme ve değerlendirme sonucunda verilmektedir.

Mesleki Yeterlilik Kurumunun güncel verilerine göre, yürürlükte bulunan ulusal meslek standardı ve ulusal yeterlilik sayıları yüzlerle ifade edilmekte; verilen toplam MYK mesleki yeterlilik belgesi sayısı ise 3,4 milyonun üzerine çıkmış bulunmaktadır.

Burada temel mesele, iki belge sisteminden hangisinin üstün olduğunu tartışmak değildir. Asıl ihtiyaç, eğitim ile yeterlilik arasındaki ilişkinin açık biçimde kurulmasıdır.

MEB’de eğitim alan ve ustalık belgesi kazanan bir kişinin yeterlilikleriyle MYK sistemi içerisinde sınava girerek belge alan kişinin yeterlilikleri karşılaştırılabilir olmalıdır. Aynı meslekte farklı kurumlar tarafından verilen belgelerin işveren ve çalışan bakımından ne anlama geldiği açıkça tanımlanmalıdır.

Eğitim kurumları bilgi ve beceri kazandırmalı; yeterlilik sistemi ise kişinin bu bilgi ve beceriyi gerçekten kullanabildiğini güvenilir biçimde ölçmelidir. İki sistem birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan yapılar olarak tasarlanmalıdır.

Belge sayısını artırmak kolaydır. Asıl güç olan, belgenin temsil ettiği yeterliliğe işverenin, çalışanın ve toplumun güvenmesini sağlamaktır.

Mesleki ve Teknik Eğitim Politika Belgesi Yeni Bir Çerçeve Kurdu

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 2024 yılında yayımlanan Mesleki ve Teknik Eğitim Politika Belgesi, mesleki eğitimde 2019 sonrasının en kapsamlı politika metinlerinden biridir.

Belgede mesleki eğitime erişim, mesleki eğitimde iyileştirme ve istihdama hazırlık olmak üzere üç ana tema altında 74 strateji açıklanmıştır.

Politika belgesi, mesleki eğitimi yalnızca okul binası ve ders programı üzerinden ele almamaktadır. Bölgesel ihtiyaçlar, sektör iş birlikleri, girişimcilik, öğretmen ve usta öğretici yeterlilikleri, mezunların izlenmesi, organize sanayi bölgeleri ve iş gücü piyasası verileri birlikte değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşım doğru bir yönelimdir. Çünkü mesleki eğitim politikası, ülkenin üretim ve kalkınma politikalarından bağımsız hazırlanamaz.

Ancak politika belgelerinin başarısı, içerdikleri hedeflerin niteliği kadar uygulama sonuçlarının düzenli biçimde ölçülmesine bağlıdır. Kaç stratejinin başlatıldığı, ne kadarının tamamlandığı, hangi hedeflerin karşılandığı ve hangi alanlarda sorun yaşandığı kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Bir politika belgesi yayımlamak başlangıçtır; uygulama sonuçlarını ölçmek ve açıklamak ise kurumsal hesap verebilirliğin gereğidir.

Zanaat Atölyeleri ve Meslekle Erken Tanışma

Mesleki ve Teknik Eğitim Politika Belgesi’nde öne çıkan uygulamalardan biri zanaat atölyeleridir. Ortaokul öğrencilerinin temel mesleki becerilerle tanışması ve meslekleri uygulama yoluyla keşfetmesi amaçlanmaktadır.

Bu yaklaşım doğru uygulanırsa önemli sonuçlar doğurabilir. Çocukların el becerilerini geliştirmesi, üretmenin değerini öğrenmesi, farklı meslekleri tanıması ve kendi yeteneklerini keşfetmesi eğitim açısından değerlidir.

Ancak erken yaşta meslekleri tanıtmak ile öğrenciyi erken yaşta dar bir meslek alanına yönlendirmek birbirinden ayrılmalıdır.

Zanaat atölyeleri çocuklara meslek seçtirmek için değil; üretim kültürü, tasarım düşüncesi, problem çözme, takım çalışması, el-göz koordinasyonu ve teknoloji farkındalığı kazandırmak için kullanılmalıdır.

Atölyelerde geleneksel zanaatlarla yeni teknolojiler birlikte ele alınabilir. Ahşap işleme, metal işleme, seramik ve tekstil gibi alanlar; üç boyutlu tasarım, dijital üretim, robotik, elektronik ve sürdürülebilirlik uygulamalarıyla ilişkilendirilebilir.

Mesleki eğitim geçmişin mesleklerini korurken geleceğin mesleklerine de hazırlanmalıdır.

OSB–Meslek Lisesi İş Birlikleri

Organize sanayi bölgeleri ile mesleki eğitim kurumları arasındaki iş birlikleri son yıllarda daha görünür hâle gelmiştir. Mesleki eğitim merkezlerinin organize sanayi bölgelerine yayılması, sektör temsilcilerinin okul yönetimi ve program geliştirme süreçlerine katılması ve öğrencilerin işletmelerde eğitim alması bu yaklaşımın parçalarıdır.

OSB–meslek lisesi iş birliğinin güçlü yanı, eğitimi gerçek üretim ortamıyla buluşturmasıdır. Okullar, sektörlerin hangi niteliklere ihtiyaç duyduğunu daha yakından görebilir; işletmeler de ihtiyaç duydukları insan kaynağının yetişmesine katkı sağlayabilir.

Fakat bu ilişkinin tek yönlü kurulması doğru değildir.

Meslek liseleri yalnızca sanayinin o gün ihtiyaç duyduğu iş gücünü sağlayan kurumlar hâline getirilmemelidir. Okulların temel amacı öğrenciyi bir işletmenin mevcut işine hazırlamaktan daha geniştir. Öğrenciye mesleki temel, teknolojiye uyum, iletişim, matematik, fen, yabancı dil, kalite, iş güvenliği, çevre bilinci ve hayat boyu öğrenme becerileri kazandırılmalıdır.

Bugün belirli bir makineyi kullanmayı öğrenen öğrenci, yarın o makine değiştiğinde yeni sisteme uyum sağlayabilmelidir. Mesleki eğitim yalnızca işe yerleştirme değil, değişen iş dünyasında ayakta kalabilme yeterliliği kazandırmalıdır.

Sektör İçi ve Sektöre Entegre Okullar

Yeni politika yaklaşımında sektör içi ve sektöre entegre okul modelleri de önemli yer tutmaktadır.

Sektör içi okul modeli, eğitim kurumunun üretim ve hizmet altyapısının bulunduğu alanlara daha yakın kurulmasını; sektöre entegre okul modeli ise programların, donanımın ve işletmede eğitimin ilgili sektörle daha güçlü ilişki içinde yürütülmesini amaçlamaktadır.

Bu modeller doğru tasarlandığında okul ile iş dünyası arasındaki mesafeyi azaltabilir. Öğretmenlerin güncel teknolojileri izlemesi, öğrencilerin modern makine ve sistemlerle çalışması, programların sektörün ihtiyaçlarına göre yenilenmesi ve mezunların istihdama geçişinin kolaylaşması mümkün olabilir.

Bununla birlikte sektörün eğitime katılımı yalnızca protokol imzalamak veya okula makine bağışlamakla sınırlı kalmamalıdır.

İşverenlerin sorumluluğu; eğitim programının geliştirilmesine katılmak, nitelikli usta öğretici görevlendirmek, öğrenciye güvenli ortam sağlamak, öğretmenlerin mesleki gelişimini desteklemek, mezunlara istihdam imkânı sunmak ve eğitim sonuçlarının ölçülmesine katkı sağlamaktır.

Protokollerin sayısı değil, ortaya çıkardığı sonuç önemlidir.

Meslek Yüksekokullarında İşletmede Eğitim Genişliyor

Mesleki eğitimin işletmeyle bütünleşmesi yalnızca ortaöğretim düzeyinde ele alınmamaktadır. Yükseköğretim Kurulu da meslek yüksekokullarında uygulamalı eğitimin ağırlığını artırmaya yönelik yeni bir model geliştirmiştir.

YÖK tarafından açıklanan İşletmede Mesleki Eğitim Modeli, 2026-2027 eğitim öğretim yılından itibaren ilk aşamada Ankara, Bursa, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Konya’da uygulanacaktır.

Bu model, meslek yüksekokulu öğrencilerinin eğitimlerinin belirli bir bölümünü gerçek iş ortamında tamamlamalarını ve teorik bilgilerle uygulama becerilerini daha güçlü biçimde birleştirmelerini amaçlamaktadır.

Modelin başarılı olabilmesi için meslek yüksekokullarının bulundukları şehirlerin sanayi, hizmet ve teknoloji altyapısıyla eşleştirilmesi gerekir. Her program için yeterli sayıda ve uygun nitelikte işletme belirlenmeli; işletmede geçirilen süre açık öğrenme hedeflerine bağlanmalı ve öğrencinin performansı okul ile işletme tarafından birlikte değerlendirilmelidir.

Meslek yüksekokulları, üniversitelerin kenarında kalmış kısa süreli programlar olarak değil; ileri teknik insan gücünün yetiştirildiği güçlü yükseköğretim kurumları olarak yeniden konumlandırılmalıdır.

Mezunların İzlenmesi Zorunludur

Mesleki eğitimde en büyük eksikliklerden biri, mezunların eğitim sonrasındaki durumlarının yeterince ayrıntılı ve düzenli biçimde izlenememesidir.

Millî Eğitim Bakanlığının 2023 tarihli açıklamasında mesleki eğitim merkezi mezunlarının istihdam oranının yaklaşık yüzde 88 olduğu belirtilmiştir. Bu oran önemli görünmektedir. Ancak mesleki eğitimin gerçek başarısını değerlendirebilmek için istihdamın niteliğine ilişkin daha ayrıntılı verilere ihtiyaç vardır.

Mezun kendi eğitim aldığı alanda mı çalışmaktadır?

İşe ne kadar sürede yerleşmiştir?

Ücreti ve çalışma koşulları nasıldır?

Aynı işte ne kadar süre kalmaktadır?

İşveren, mezunun mesleki yeterliliğinden memnun mudur?

Mezun, aldığı eğitimi yeni teknolojilere uyarlayabilmekte midir?

Kendi işini kuranların oranı nedir?

Eğitimine ön lisans veya lisans düzeyinde devam edenlerin sayısı kaçtır?

Bu sorular cevaplandırılmadan yalnızca “istihdam edildi” bilgisi yeterli değildir. Bir kişinin kısa süreli, alan dışı, düşük ücretli veya güvencesiz bir işte çalışması ile kendi mesleğinde sürdürülebilir ve nitelikli bir işe yerleşmesi aynı sonuç olarak değerlendirilmemelidir.

MEB, YÖK, TÜİK, İŞKUR ve SGK verilerinin birlikte kullanılacağı mezun izleme sistemi bu nedenle önemlidir. Ancak sistemin yalnızca kurulması değil, sonuçlarının düzenli, anlaşılır ve karşılaştırılabilir biçimde yayımlanması gerekir.

Çocuk İşçiliği ile Mesleki Eğitim Arasındaki Sınır

Mesleki eğitim merkezleriyle ilgili en hassas tartışma alanlarından biri, çocuk işçiliği ile mesleki eğitim arasındaki sınırdır.

Bir öğrencinin işletmede uygulamalı eğitim görmesi, tek başına çocuk işçiliği olarak değerlendirilemez. Hukuki bir sözleşmeye, okul kaydına, eğitim programına, sigorta sistemine, öğretmen gözetimine ve mesleki kazanımlara bağlı gerçek bir çıraklık eğitimi; öğrencinin korunarak meslek öğrenmesini sağlayabilir.

Ancak eğitim unsurları ortadan kalktığında, öğrenci yalnızca üretim sürecinin ucuz veya yardımcı iş gücü hâline getirildiğinde, çalışma saatleri ve görevleri yaşına uygun olmadığında, tehlikeli işlerde gerekli koruma sağlanmadığında ve okul denetimi kâğıt üzerinde kaldığında mesleki eğitim ile çocuk işçiliği arasındaki sınır aşınır.

Bu nedenle tartışmayı iki uç yaklaşım arasına sıkıştırmamak gerekir.

MESEM’de bulunan her öğrenciye “çocuk işçi” demek doğru olmadığı gibi, okul kaydı bulunan her öğrencinin otomatik olarak nitelikli ve güvenli eğitim aldığı varsayımı da doğru değildir.

Belirleyici ölçüt, öğrencinin gerçekten eğitim alıp almadığı ve bütün haklarının korunup korunmadığıdır.

İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimin Ön Şartıdır

İş sağlığı ve güvenliği, mesleki eğitimin yanında ele alınacak ayrı bir konu değildir. Güvenli çalışma, mesleğin temel yeterliliklerinden biridir.

Öğrenciye bir makineyi kullanmayı öğretip o makinenin risklerini öğretmemek mümkün değildir. Üretim hızını öğretip güvenli çalışma yöntemini ikinci plana atmak da eğitim anlayışıyla bağdaşmaz.

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 2024 yılında yayımlanan “Mesleki Eğitimde İş Sağlığı ve Güvenliği” konulu genelgeyle işletmelerin denetiminin güçlendirilmesi, meslek kuruluşları ve eğitim müfettişlerinin de süreçlere katılması amaçlandı. Meslekî ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğünün açıkladığı denetim sonuçlarında, gerekli şartları taşımadığı veya yükümlülüklerini yerine getirmediği değerlendirilen 8 bin 406 iş yeriyle yapılan sözleşmenin feshedildiği bildirildi.

Bu sayı iki yönlü okunmalıdır.

Birinci yönüyle, denetim sonucunda uygun bulunmayan işletmelerle sözleşmelerin sona erdirilmesi öğrenci güvenliği bakımından gerekli ve olumlu bir müdahaledir.

İkinci yönüyle ise binlerce işletmenin sözleşmesinin feshedilmesini gerektiren bir tablonun ortaya çıkması, denetimin eğitim başlamadan önce ve eğitim süresince daha etkili yapılması gerektiğini göstermektedir.

İşletmenin öğrenci kabul etmeden önce risk değerlendirmesi, makine koruyucuları, kişisel koruyucu donanımlar, acil durum düzeni, çalışma alanları, usta öğretici yeterliliği ve yapılacak işlerin öğrencinin yaşına uygunluğu kontrol edilmelidir.

Denetim yalnızca bir kaza veya ihbar sonrasında yapılan işlem olmamalıdır. Önleyici güvenlik kültürü, mesleki eğitimin başlangıç noktası olmalıdır.

Sayısal Büyüme Nitelik Artışı mıdır?

2019’dan sonra mesleki eğitim alanında önemli değişiklikler yapılmıştır. Öğrenci ücretleri artırılmış, devlet katkısı genişletilmiş, mesleki eğitim merkezlerine kayıtlar yükselmiş, organize sanayi bölgelerinde yeni yapılanmalar oluşturulmuş, sektörle bütünleşmiş okul modelleri geliştirilmiş, zanaat atölyeleri gündeme alınmış ve meslek yüksekokullarında işletmede eğitim yaklaşımı güçlendirilmiştir.

Bunların her biri doğru uygulanması hâlinde değerli sonuçlar üretebilir.

Ancak sayısal büyüme ile nitelik artışı aynı şey değildir.

Öğrenci sayısı artabilir; fakat öğrenci mesleği yeterince öğrenmeyebilir.

Belge sayısı artabilir; fakat belgeye duyulan güven aynı ölçüde artmayabilir.

Protokol sayısı yükselebilir; fakat okul ile işletme arasında gerçek bir eğitim ortaklığı kurulmayabilir.

İstihdam oranı artabilir; fakat mezunlar kendi alanlarında, güvenceli ve sürdürülebilir işlerde çalışmayabilir.

İşletmede geçirilen gün sayısı çoğalabilir; fakat bu süre nitelikli öğrenmeye dönüşmeyebilir.

Bu nedenle mesleki eğitimde yeni başarı göstergelerine ihtiyaç vardır. Kaç öğrencinin kayıt yaptırdığı kadar, kaçının programı tamamladığı; kaç belge verildiği kadar, bu belgelerin hangi yeterlilikleri temsil ettiği; kaç protokol imzalandığı kadar, bu protokollerin öğrencinin becerisine ve istihdamına ne ölçüde katkı sağladığı açıklanmalıdır.

Türkiye’nin İhtiyacı: Ölçülebilir ve Güvenilir Bir Sistem

Mesleki eğitimde 2019’dan sonra önemli bir hareketlilik yaşandığı açıktır. Sistem, uzun yıllar ihmal edilen okul–işletme ilişkisini yeniden kurmaya ve mesleki eğitimi daha cazip hâle getirmeye çalışmıştır.

Fakat bundan sonraki aşama daha zordur.

Artık temel hedef, sistemi yalnızca büyütmek değil; büyüyen sistemi nitelikli, güvenli, ölçülebilir ve güvenilir hâle getirmektir.

Bunun için;

  • Her öğrenci adına açık öğrenme kazanımları belirlenmeli,
  • İşletmeler eğitim kapasitesine göre yetkilendirilmeli,
  • Usta öğreticiler düzenli olarak eğitilmeli,
  • Koordinatör öğretmenlerin denetimi güçlendirilmeli,
  • İş sağlığı ve güvenliği eğitim sürecinin merkezine alınmalı,
  • MEB ve MYK belge sistemleri arasında anlaşılır bir yeterlilik ilişkisi kurulmalı,
  • Mezunların alan içi istihdamı ve meslekte kalma süreleri izlenmeli,
  • Kamu destekleri ölçülebilir eğitim sonuçlarına bağlanmalı,
  • Öğrenci ve velilerin başvurabileceği etkili şikâyet ve izleme mekanizmaları oluşturulmalı,
  • Sonuçlar düzenli biçimde kamuoyuna açıklanmalıdır.

Mesleki eğitimin başarısı, öğrencinin işletmede kaç gün bulunduğuyla değil, o işletmede ne öğrendiğiyle ölçülmelidir.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla çırak, kalfa, usta veya belge değildir. İhtiyaç; mesleğini bilen, güvenli çalışan, teknolojiyi kullanabilen, değişime uyum sağlayan, meslek ahlakına sahip ve üretime gerçek değer katan nitelikli insan gücüdür.

Sayısal büyümeyi nitelikli dönüşüme çevirebilirsek, 2019’dan sonra atılan adımlar kalıcı bir eğitim ve üretim modeline dönüşebilir. Bunu başaramazsak elimizde büyüyen istatistikler, çoğalan belgeler ve karşılığı yeterince ölçülemeyen uygulamalar kalır.

Mesleki eğitimin gerçek bilançosu, kayıt tablolarında değil; öğrencinin kazandığı beceride, güvenliğinde, istihdamında, meslekte kalıcılığında ve ürettiği değerde görülür.

Bir sonraki yazıda Türkiye dışına çıkacak; Almanya’dan İsviçre’ye, Finlandiya’dan Singapur’a, Güney Kore’den Japonya’ya ve Amerika Birleşik Devletleri’nden Brezilya’ya kadar farklı mesleki eğitim modellerini karşılaştıracağız. Amacımız herhangi bir ülkenin sistemini olduğu gibi Türkiye’ye taşımak değil; başarılı sistemlerin hangi ortak ilkeler üzerinde yükseldiğini belirlemek olacaktır.

Kaynakça


Dr. Oğuz Poyrazoğlu

Gazi Üniversitesi Tek. Fak. Öğr. Üyesi
Gazete Ankara DHP Köşe Yazarı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
opoyrazoglu@gazeteankara.com.tr

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)