YAZARLAR

12 Eylül 2026 Cumartesi, 10:10

GA | HAFTA SONU OKUMALARI – 02: Bir Bozkır Nasıl Başkent Oldu? Ankara’nın Değişen Yüzünün Hikâyesi

Bir şehrin kaderi değişebilir mi? Bir kasaba, bir milletin istiklal mücadelesine karargâh; ardından yeni bir devletin başkenti ve geleceğinin vitrini olabilir mi? Ankara’nın hikâyesi, yalnızca 13 Ekim 1923’te alınan bir kararın değil; Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e, eski Ankara evlerinden yeni bulvarlara, bozkırın ortasından milyonların yaşadığı bir metropole uzanan büyük bir dönüşümün hikâyesidir. Belki de Ankara’yı anlamak, Türkiye’nin son yüzyıldaki yolculuğunu biraz daha iyi anlamaktır.



Ankara – GA Dijital Haber Portalı / Hafta Sonu Okumaları

Bir Ankara sabahında şehre biraz yukarıdan bakın.

Mümkünse Ankara Kalesi’nin burçlarından…

Aşağıda uzanan şehrin uğultusunu bir süre dinleyin.

Ulus’u, Anafartalar’ı, Samanpazarı’nı; biraz ötede garı, bulvarları, Kızılay’ı, Çankaya’ya doğru yükselen şehri düşünün. Sonra bakışınızı daha uzağa taşıyın. Üniversiteler, hastaneler, sanayi bölgeleri, teknoparklar, yeni mahalleler, çevre yolları…

Milyonlarca insanın sabah işe yetiştiği, çocukların okula gittiği, memurların evrak taşıdığı, öğrencilerin derslere koştuğu, diplomatların başka ülkelerin dillerini konuştuğu büyük bir başkent…

Sonra zamanı geriye doğru yürütün.

On yıl değil.

Elli yıl değil.

Bir asırdan biraz fazla…

Aynı tepeden baktığınızı hayal edin.

Gördüğünüz Ankara bambaşka olacaktır.

İşte Ankara’nın hikâyesinin büyüleyici tarafı tam burada başlar.

Çünkü bazı şehirler zamanın içinde büyür.

Bazı şehirler ise zamanın yönünü değiştirir.

Ankara, ikincilerden biridir.

Başkent olmadan önce de Ankara vardı

Ankara’nın tarihini 1923’ten başlatmak, bu kadim şehre haksızlık olur.

Hititlerden Friglere, Galatlardan Roma’ya; Bizans’tan Selçuklu’ya ve Osmanlı’ya uzanan çok katmanlı bir geçmişin üzerinde yükselir Ankara.

Roma’nın Augustus Tapınağı hâlâ oradadır.

Julianus Sütunu hâlâ gökyüzüne bakar.

Kale, yüzyılların gelip geçişini sessizce seyretmektedir.

Hacı Bayram’ın çevresinde başka bir Ankara nefes alır.

Hanları, bedestenleri, çarşıları, sof ticareti, esnafı, mahalleleri ve bağlarıyla Ankara, Cumhuriyet’ten çok önce de Anadolu’nun yaşayan şehirlerinden biridir.

Fakat 20. yüzyılın başında bu kadim şehir, tarihinin belki de en büyük dönüşümünün eşiğindedir.

Henüz kendisi de bunu bilmemektedir.

Bir gün Anadolu’nun ortasındaki bu şehir, yalnız kendi kaderini değil, bir ülkenin geleceğini taşıyacaktır.

Bir şehrin kaderine 27 Aralık sabahı dokundu

Takvimler 27 Aralık 1919’u gösterdiğinde Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye Ankara’ya geldi.

Bu geliş sıradan bir şehir ziyareti değildi.

Millî Mücadele’nin yönetileceği merkezin giderek belirginleşmesiydi.

Ankara’nın konumu önemliydi. Anadolu’nun içindeydi. Demiryolu bağlantısı vardı. Haberleşme imkânları bulunuyordu. Batı Anadolu’daki mücadele alanlarına erişim bakımından avantajlıydı. İstanbul’un işgal baskısından uzaktı.

Fakat Ankara’yı yalnız harita üzerinde açıklamak eksik kalır.

Çünkü şehirlerin kaderini yalnızca coğrafya belirlemez.

Bazen insanlarla şehirler birbirlerini seçerler.

Ankara halkının Millî Mücadele’ye verdiği destek, Seymenlerin Mustafa Kemal Paşa’yı karşılaması ve şehirde oluşan toplumsal atmosfer de Ankara’nın yeni rolünün parçalarıydı.

Ardından 23 Nisan 1920 geldi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara’da açıldı.

O gün Ankara henüz resmen başkent değildi.

Ama artık sıradan bir Anadolu şehri de değildi.

Bir milletin kaderinin tartışıldığı kürsü buradaydı.

Kararlar burada alınıyor, telgraflar buradan gönderiliyor, savaşın ve diplomasinin nabzı burada atıyordu.

Ankara, kâğıt üzerinde başkent olmadan önce fiilen bir devlet merkezi olmaya başlamıştı.

Atatürk Ansiklopedisi’nde Ankara’nın başkent oluşuna ilişkin tarihsel değerlendirme de Millî Mücadele yıllarında oluşan bu fiilî merkezileşmenin önemine işaret eder.

13 Ekim 1923: Artık adı konuluyordu

Millî Mücadele kazanılmıştı.

Lozan Antlaşması imzalanmıştı.

Yeni devletin önünde artık başka bir soru duruyordu:

Türkiye nereden yönetilecekti?

İstanbul yüzyılların imparatorluk başkentiydi. Tarihi, mimarisi ve kültürüyle dünyanın büyük şehirlerinden biriydi.

Fakat kurulmakta olan devlet yeni bir döneme giriyordu.

9 Ekim 1923’te İsmet Paşa ve arkadaşları Ankara’nın hükûmet merkezi olmasına ilişkin kanun teklifini Meclise sundular.

Dört gün sonra…

13 Ekim 1923’te Ankara’nın kaderi resmen değişti.

TBMM’de kabul edilen düzenlemeyle Ankara yeni devletin başkenti oldu.

Burada tarih yazımında küçük fakat önemli bir ayrıntıyı da korumak gerekir. Karar kimi popüler anlatılarda “oy birliğiyle” kabul edilmiş gibi aktarılır. Ancak dönemin Meclis görüşmelerine dayanan kaynaklar kararın büyük çoğunlukla kabul edildiğini göstermektedir.

Aradan yalnızca on altı gün geçecekti.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilecekti.

Böylece Ankara yalnız bir hükûmet merkezi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olacaktı.

Fakat şimdi daha zor bir mesele vardı.

Başkent seçilmişti.

Peki başkent nasıl kurulacaktı?

Bir devlet kurulurken bir şehir de kuruluyordu

Bir şehri kanunla başkent ilan edebilirsiniz.

Ama onu gerçek bir başkente dönüştürmek için kanun yetmez.

Yollara ihtiyaç vardır.

Bakanlıklara… Okullara… Hastanelere… Konutlara… Meydanlara… Parklara…

Suya, elektriğe, ulaşıma…

Ve belki hepsinden önemlisi, bir şehir fikrine ihtiyaç vardır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Ankara’nın önünde tam olarak böyle bir mesele duruyordu.

Eski Ankara, Kale ve çevresinde yüzyılların hafızasını taşırken başka bir Ankara yavaş yavaş güneye doğru yürümeye başladı.

Yenişehir doğdu. Kızılay gelişti. Bakanlık yapıları yükseldi. Bulvarlar açıldı.

Kamu binaları, okullar ve yeni konut alanları ortaya çıktı.

Şehir artık yalnız büyümüyor; tasarlanıyordu.

1920’lerin sonunda düzenlenen planlama sürecinin ardından Hermann Jansen’in yaklaşımı Ankara’nın gelişiminde belirleyici oldu. Erken Cumhuriyet Ankara’sının planlama tarihini inceleyen akademik çalışmalar da yeni başkentin şehircilik anlayışının Cumhuriyet’in modernleşme düşüncesiyle yakın ilişkisini ortaya koymaktadır.

Burada mimarlık yalnız mimarlık değildi.

Şehircilik de yalnız şehircilik değildi.

Yeni devlet kendisini meydanlarında, okullarında, kamu yapılarında, parklarında ve bulvarlarında da anlatmaya çalışıyordu.

Bir bakıma Cumhuriyet, düşüncelerini taşa, caddeye, ağaca ve meydana tercüme ediyordu.

Başkentin yalnız binalara değil, hayata ihtiyacı vardı

Bir şehir yalnız resmî yapılardan oluşsaydı, Ankara belki büyük bir idare merkezi olurdu.

Ama şehir olmazdı.

İnsanların nefes alacağı alanlara da ihtiyaç vardı.

Gençlik Parkı’nın hikâyesini düşünün.

Atatürk Orman Çiftliği’ni… Yeni açılan caddeleri…

Okulları, tiyatroları, salonları, lokantaları…

Yeni Ankara’da yalnız devlet daireleri yapılmıyordu; yeni bir gündelik hayat da kuruluyordu.

Sabah evinden çıkan memur… Derse yetişen öğrenci… Parkta yürüyen aile…

Bir masanın etrafında ülkenin meselelerini konuşan aydınlar…

Ankara’nın yeni kimliğini yalnız mimarlar ve plancılar değil, orada yaşayan insanlar da inşa ediyordu.

Çünkü şehir dediğimiz şey, haritadaki yolların toplamından daha fazlasıdır.

Bir çocuğun okula yürüdüğü yol…

İki insanın ilk kez karşılaştığı meydan…

Bir öğrencinin yıllar sonra özlemle hatırladığı üniversite…

Bir ailenin pazar günü yürüdüğü park…

Bir esnafın kırk yıl boyunca kepenk açtığı sokak…

Şehir biraz da bunların toplamıdır.

Peki eski Ankara nereye gitti?

Yeni olan yükselirken eski olanın unutulması, modern şehirlerin en büyük tehlikelerinden biridir.

Ankara’ya yalnız Kızılay’dan, Çankaya’dan veya yeni yerleşim alanlarından bakarsak şehrin yarısını görürüz.

Bir de Kale’nin aşağısına inmek gerekir.

Samanpazarı’na… Hamamönü’ne… Hacı Bayram’a…

Eski Ankara evlerinin arasına…

Bir zamanların çarşılarını, zanaatkârlarını, tüccarlarını ve mahalle hayatını düşünmek gerekir.

Çünkü Cumhuriyet Ankara’yı yoktan var etmedi.

Kadim bir şehre yeni bir tarihsel görev verdi.

Bu ayrım önemlidir.

Bir tarafta yüzyılların Ankara’sı vardır.

Diğer tarafta Cumhuriyet’in başkenti Ankara.

Ve bugünkü Ankara, aslında bu iki büyük hikâyenin birbirinin üzerine yazılmış hâlidir.

Bir sokakta Roma’ya rastlarsınız.

Bir başka sokakta Osmanlı’ya.

Bir meydanda Millî Mücadele’ye.

Bir bulvarda Cumhuriyet’e.

Bir teknoparkta geleceğe…

Belki Ankara’yı Ankara yapan da tam olarak budur.

Ankara’nın yolculuğundan beş tarih

27 Aralık 1919 — Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye Ankara’ya geldi.

23 Nisan 1920 — Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara’da açıldı.

13 Ekim 1923 — Ankara Türkiye’nin başkenti oldu.

29 Ekim 1923 — Cumhuriyet ilan edildi.

1928 ve sonrası — Yeni başkentin planlı gelişiminde uluslararası şehircilik çalışmaları ve özellikle Hermann Jansen’in planlama yaklaşımı belirginleşti.

Bu beş tarih yan yana konulduğunda ilginç bir gerçek ortaya çıkar:

Önce mücadele Ankara’ya geldi. Sonra Meclis. Ardından başkentlik. Sonra Cumhuriyet. En sonunda da geleceğin şehrini kurma çabası…


Bozkır gerçekten boş muydu?

Ankara anlatılırken sık kullanılan bir kelime vardır:

Bozkır.

Kelime zaman zaman “hiçbir şeyin olmadığı yer” anlamına gelecek biçimde kullanılır.

Oysa bozkır boşluk değildir.

Kendine özgü iklimi, bitkileri, rengi, sessizliği ve hayatı vardır.

Ankara’nın bozkırla ilişkisi de yalnız geçmişe ait değildir.

Şehrin bugünkü çevre, su, yeşil alan ve iklim meselelerini konuşurken Ankara’nın hangi coğrafyanın üzerinde yükseldiğini hatırlamak gerekir.

Belki de Ankara’nın gelecek yüzyılındaki en önemli sorulardan biri şudur:

Büyürken kendi coğrafyasını ne kadar koruyabilecek?

Çünkü bir şehrin modernleşmesi, doğasından uzaklaşması anlamına gelmemelidir.

Geçmişini korumak kadar toprağını, suyunu, havasını ve doğal karakterini korumak da şehir hafızasının bir parçasıdır.

Ankara artık yalnız yönetim merkezi değil

Bugünün Ankara’sına yeniden dönelim.

Artık karşımızda yalnız bakanlıkların ve kamu kurumlarının bulunduğu bir başkent yok.

Üniversiteleri var. Teknoparkları var. Savunma ve havacılık sanayii var.

Araştırma merkezleri, hastaneleri, organize sanayi bölgeleri, kültür ve sanat kurumları var.

Milyonlarca insanın hayatını sürdürdüğü büyük bir metropol var.

Keçiören’den Çankaya’ya, Yenimahalle’den Mamak’a, Sincan’dan Etimesgut’a, Gölbaşı’ndan Pursaklar’a kadar Ankara artık çok merkezli ve çok katmanlı büyük bir şehir.

Fakat büyümek tek başına başarı değildir.

Şehirlerin de insanlar gibi nasıl büyüdüğü önemlidir.

Daha fazla bina yapmak mı?

Daha fazla yol açmak mı?

Yoksa insanın kendisini ait hissettiği, yürüyebildiği, nefes alabildiği, öğrenebildiği, üretebildiği ve çocuklarına güvenle bırakabileceği bir şehir kurmak mı?

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’yı planlayanların önünde nasıl büyük bir gelecek sorusu varsa bugün de bizim önümüzde benzer bir soru bulunuyor.


2050’nin Ankara’sına ne bırakacağız?

Bir an için yeniden Ankara Kalesi’ne çıkalım.

Ama bu kez geçmişe değil, geleceğe bakalım.

Yıl 2050 olsun.

Aşağıdaki Ankara nasıl bir şehir olacak?

Daha yeşil mi? Daha yürünebilir mi? Daha erişilebilir mi?

Toplu ulaşımı daha güçlü mü? Suyu daha dikkatli kullanan bir şehir mi?

Tarihî dokusunu koruyabilmiş mi? Üniversiteleriyle sanayisini daha iyi buluşturmuş mu?

Çocukların, gençlerin, yaşlıların ve engellilerin şehir hayatına eşit biçimde katılabildiği bir başkent mi?

Bunların cevabını bugün bilmiyoruz.

Çünkü şehirlerin geleceği yalnız belediye planlarında veya mimarların çizimlerinde belirlenmez.

Orada yaşayan insanların tercihleriyle, yöneticilerin kararlarıyla, bilim insanlarının bilgisiyle, mühendislerin çözümleriyle, sanatçıların hayalleriyle ve toplumun şehirden ne beklediğiyle şekillenir.

Yüz yıl önce bir kuşak, bozkırın ortasında geleceğin başkentini hayal etti.

Şimdi sıra başka kuşaklarda.

Belki mesele Ankara’ya daha fazla bina bırakmak değildir.

Daha iyi bir şehir bırakmaktır.

Ve belki Ankara’nın ikinci yüzyılındaki büyük hikâyesi de tam burada başlayacaktır.

HAFTA SONUNA BİR NOT

Bir şehir yalnız binalardan, caddelerden ve meydanlardan oluşmaz.

İnsanların hatıraları, çocukların sesleri, yaşlıların anlattıkları, öğrencilerin hayalleri, ustaların emeği, ağaçların gölgesi ve gelecek kuşaklara bırakılan umut da o şehrin parçalarıdır.

Ankara’nın hikâyesi bize belki şunu söylüyor:

Bir şehri başkent yapmak bir kararla mümkündür. Onu her kuşakta yeniden başkente yaraşır bir şehir yapmak ise bitmeyen bir sorumluluktur.


Kaynaklar ve yararlanılan çalışmalar

Türkiye Büyük Millet Meclisi / Ankara’nın başkent oluşuna ilişkin tarihsel ve parlamento kaynakları.
Ankara’nın Millî Mücadele’nin merkezi hâline gelmesi, TBMM’nin Ankara’da açılması ve başkentlik sürecinin tarihsel arka planının değerlendirilmesinde yararlanılmıştır.

Atatürk Ansiklopedisi – “Ankara’nın Başkent Oluşu”.
Ankara’nın Millî Mücadele dönemindeki konumu, başkentlik teklifinin hazırlanması ve 13 Ekim 1923 tarihli Meclis sürecinin değerlendirilmesinde yararlanılmıştır.
Atatürk Ansiklopedisi – Ankara’nın Başkent Oluşu

Şimşir, Bilâl N. – “Ankara’nın Başkent Oluşu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi.
Ankara’nın başkent seçilmesinin siyasî, diplomatik ve tarihsel bağlamının değerlendirilmesinde yararlanılmıştır.
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi – Ankara’nın Başkent Oluşu

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü – Erken Cumhuriyet Ankara’sının planlanması ve gelişimi üzerine akademik çalışma.
Yeni başkentin şehir planlaması, modernleşme yaklaşımı ve Cumhuriyet’in kent tasavvurunun değerlendirilmesinde yararlanılmıştır.
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü

Not: Bu yazının hazırlanmasında tarih, şehircilik ve Ankara’nın başkentleşme sürecine ilişkin birincil ve akademik kaynaklardan yararlanılmış; kaynaklardaki bilgiler özgün bir anlatı içerisinde değerlendirilmiştir. Doğrudan alıntı niteliği taşımayan bölümlerde kaynakların ifade ve cümle yapıları kullanılmamıştır.


Dr. Oğuz Poyrazoğlu

Gazi Üniversitesi Tek. Fak. Öğr. Üyesi
Gazete Ankara DHP Köşe Yazarı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
opoyrazoglu@gazeteankara.com.tr

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)