Yapay Zekâ Çağında Türkiye’nin Yönü Ne Olmalıdır?
Davos 2026’da yapay zekâ başlığı etrafında yapılan tartışmalar, artık bu alanın bir “teknoloji trendi” olarak ele alınamayacağını açık biçimde göstermiştir. Yapay zekâ, yalnızca üretim süreçlerini hızlandıran ya da maliyetleri düşüren bir araç değil; devletlerin yönetim kapasitesini, toplumların adalet algısını ve ülkelerin küresel sistemdeki konumunu yeniden tanımlayan yapısal bir dönüşüm alanıdır. Bu nedenle temel soru, yapay zekânın ne kadar gelişeceği değil; bu dönüşüm karşısında Türkiye’nin nasıl bir yön seçeceğidir.

Türkiye açısından yapay zekâ tartışmaları çoğu zaman teknik göstergelere sıkışmaktadır: işlem gücü, veri merkezleri, girişim sayıları ya da insan seviyesine ne zaman ulaşılacağı gibi başlıklar öne çıkmaktadır. Oysa bu yaklaşım, meselenin özünü ıskalamaktadır. Asıl belirleyici olan, yapay zekânın hangi alanlarda, hangi toplumsal öncelikler doğrultusunda ve hangi yönetişim ilkeleriyle kullanılacağıdır. Teknoloji, kendi başına bir amaç değil; siyasi, ekonomik ve etik tercihlerle şekillenen bir araçtır.
Türkiye için ilk ve en kritik adım, yapay zekâyı salt özel sektör inovasyonu olarak değil, kamusal kapasiteyi artıran stratejik bir altyapı olarak ele almaktır. Sağlık, eğitim, tarım, afet yönetimi ve kamu hizmetleri gibi alanlarda yapay zekâ destekli karar sistemleri geliştirilmeden, bu teknolojinin toplumsal faydaya dönüşmesi mümkün değildir. Bu noktada mesele, “otomasyon” değil; akıllı yönetişim inşa edebilmektir.
İkinci olarak, insan kaynağı meselesi yalnızca mühendis yetiştirme hedefiyle sınırlı tutulmamalıdır. Yapay zekâ çağında ihtiyaç duyulan yetkinlikler; veri okuryazarlığı, etik muhakeme, disiplinler arası düşünme ve kamusal sorumluluk bilincini de içermektedir. Bu nedenle Türkiye’nin eğitim politikası, yapay zekâyı dar bir teknik uzmanlık alanı olarak değil, toplumsal etkileri olan bir bilgi alanı olarak yeniden yapılandırmak zorundadır.
Üçüncü başlık, hukuki ve etik çerçevedir. Türkiye, yapay zekâ alanında yalnızca dış düzenlemeleri takip eden bir konumda kalmamalıdır. Kendi sosyo-ekonomik yapısını, kültürel dinamiklerini ve kamusal hassasiyetlerini dikkate alan ulusal bir etik ve düzenleme yaklaşımı geliştirmelidir. Aksi hâlde teknoloji, denetlenemeyen bir güç alanına dönüşür; bu da toplumsal güveni zedeler.
Son olarak, yapay zekâ meselesi uzun vadeli bir devlet kapasitesi sorunudur. Parçalı projeler, kısa vadeli teşvikler ve slogan düzeyindeki vizyon belgeleri bu dönüşümü yönetmeye yetmez. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; kurumlar arası eşgüdümü olan, ölçülebilir hedefler içeren ve siyasi değişimlerden bağımsız şekilde sürdürülebilecek bir ulusal yapay zekâ yol haritasıdır.
Sonuç ve Değerlendirme
Yapay zekâ çağı, çoğu zaman iddia edildiği gibi bir hız ve kapasite yarışı değil; esas itibarıyla stratejik yön tayini ve toplumsal tercihlerin kurumsallaşması sürecidir. Bu dönemde belirleyici olan, teknolojik araçların ne ölçüde geliştiğinden ziyade, bu araçların hangi değerler sistemi içinde, hangi kamusal amaçlara hizmet edecek biçimde konumlandırıldığıdır. Dolayısıyla yapay zekâ, ülkeler arasında yalnızca teknik bir rekabet alanı değil; aynı zamanda yönetişim anlayışlarının, etik yaklaşımların ve siyasal iradenin karşılaştırıldığı bir zemin hâline gelmiştir.
Bu çerçevede kazanan ülkeler, en karmaşık algoritmaları geliştirenler değil; teknoloji ile toplum arasındaki ilişkiyi tutarlı bir çerçeveye oturtabilenler olacaktır. Yapay zekânın kimin için üretildiği, hangi karar alanlarında yetkilendirildiği ve hangi denetim mekanizmalarına tabi olduğu soruları, en az teknik performans kadar belirleyicidir. Aksi hâlde teknoloji, kamusal fayda üretmek yerine, eşitsizlikleri derinleştiren ve yönetişim kapasitesini zayıflatan bir faktöre dönüşme riski taşımaktadır.
Türkiye açısından temel mesele, yapay zekâyı küresel gelişmeleri geriden takip eden bir adaptasyon süreci olarak görmek değildir. Asıl ihtiyaç, bu teknolojik dönüşümü, ülkenin toplumsal yapısı, kurumsal kapasitesi ve uzun vadeli kalkınma hedefleriyle uyumlu bir biçimde stratejik bir yeniden yapılanma fırsatı olarak ele alabilmektir. Yapay zekâyı “yakalamak” söylemi, çoğu zaman yönsüz bir ivmelenmeyi ima eder; oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, hızdan önce istikamet belirleyebilmektir.
Bu noktada Davos 2026’nın ortaya koyduğu temel gerçeklik son derece nettir: Yapay zekâ, kendi başına geleceği tayin eden bağımsız bir özne değildir. Geleceği belirleyen; bu teknolojiyi hangi hukuki çerçevede, hangi kurumsal akılla ve hangi toplumsal mutabakatla yönlendirdiğimizdir. İnsan aklı, siyasal irade ve toplumsal tercihler devre dışı bırakıldığında, yapay zekâ bir ilerleme aracı olmaktan çıkar; yönetilmesi güç bir risk alanına dönüşür.
Sonuç Olarak
Türkiye’nin önündeki asıl sınav, yapay zekâ alanında teknik yeterlilik kazanıp kazanamayacağı değil; bu teknolojiyi nasıl bir toplum, nasıl bir devlet ve nasıl bir yönetişim anlayışı inşa etmek için kullanacağıdır. Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca teknoloji politikalarını değil; eğitimden hukuka, kamu yönetiminden ekonomik modele kadar uzanan geniş bir alanı belirleyecektir. Yapay zekâ çağı, bu yönüyle, teknolojinin değil; insan iradesinin ve kamusal vizyonun sınandığı bir dönemdir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP