YAZARLAR

07 Haziran 2026 Pazar, 00:00

Tavşanın Göremediğini Kaplumbağa Görür

Hayatın sessiz koridorlarında, zamanın ağır adımlarla aktığı o derin geçitlerde öyle yolcular vardır ki; onların vakarla örülmüş yavaş yürüyüşlerine uzaktan bakanlar yalnızca bir gecikme, bir eksiklik yahut bir geri kalmışlık görürler. Oysa hakikat, görünenin aldatıcı yüzeyinde değil; kalbin en mahrem dehlizlerinde, ruhun en derin menzillerinde saklıdır. İnsan çoğu zaman gözünün gördüğünü gerçek zanneder; hâlbuki göz sadece şekilleri seçer, hakikati ise ancak gönül kavrar. Çünkü insan baktığı kadarını değil, hissedebildiği kadarını anlar; gördüğü kadarını değil, sol yanına-kalbine- dokunan kadarını yaşar. Nice hakikatler vardır ki süratle geçenlerin nazarından kaçar; fakat yavaşlayanların, duranların ve tefekkür edenlerin gönlünde bir ömür boyu ışık olur.

Çocukluğumuzdan beri bize anlatılan o kadim tavşan ile kaplumbağa kıssasını hatırlayalım. Çoğumuz bu anlatıyı, kazananı ve kaybedeni olan dünyevi bir yarışın kronometresiyle okuduk. Tavşanın kibri ve rehaveti, kaplumbağanın ise sadece inadı ve sabrı üzerine sığ yorumlar inşa ettik. Fakat bu hikâyenin kalbinde, zamane insanının körleşen gözlerinden kaçan öyle deruni bir hakikat payı vardır ki, asıl trajedi ve asıl lütuf tam da orada saklıdır.

Tavşan, o çılgın ritmiyle hızla koşar. Bakışları sadece çizgisel bir geleceğe, önündeki hedefe kilitlenmiştir; menzile bir an önce ulaşmak, o varoluşsal boşluğu tüketmek ister. Vuslatı süratlidir onun. Ancak ne hazindir ki, yol onun için sadece çiğnenip geçilmesi, bir an önce tüketilmesi gereken ruhsuz bir mesafeden ibarettir. Hız, onun gözlerine bir mil çeker; dünyayı bir sis perdesinin arkasından, bulanık bir dekor gibi seyreder.

Kaplumbağa ise ağır ağır, adeta toprağın kalbini dinleye dinleye, nabzını tuta tuta yürür. İşte modern zihnin bir türlü idrak edemediği, o mukaddes hikmet ve estetik tam da bu yavaşlığın sinesinde gizlidir.

Kaplumbağa yavaş ilerlediği için, yolun kenarında boynunu bükmüş mahzun bir çiçeğin arzuhalini okur. Sabahın ilk nurlarında, o çiçeğin yapraklarına düşen ve kâinatın sırrını anlatan çiğ tanelerini fark eder. Rüzgârın uzak dağlardan taşıdığı mis amber kokuları içine çeker; gökyüzünün mavisinden kızılına evirilen o muazzam ilahi tuvali sindire sindire seyreder. Tavşanın bir solukta, göremeden geçtiği o eşsiz manzaralarda, kaplumbağa dakikalarca, adeta zamanı durdurarak kalır. Gördüğü her tecelliyi, şahit olduğu her zarafeti bir nakkaş gibi ruhunun derinliklerine işler.

Çünkü bilir ki; körü körüne hızlı olmak, yaratılışın estetiğini görmekten ve hissetmekten mahrum kalmaktır. Hız, insanı kendi kalbine yabancılaştıran modern bir tecrittir.

Hayat da tam olarak böyledir.

Kimi insanlar, hırslarının ya da kendilerine sunulan imkânların rüzgârıyla büyük başarılara, dünyevi zirvelere çok erken yaşlarda ulaşırlar. Kimi mahzun ruhlar ise aynı menzile, saçlarına karlar yağdıktan sonra, çok daha geç varırlar. Kimileri bir çırpıda fildişi kulelere tırmanırken, kimileri ömür boyu tırnaklarıyla kazıdıkları yollarda sabırla ve sessizce emek verir. Fakat insanın hakiki kıymeti ve varoluşsal değeri, sadece ayak bastığı zirveyle ya da vardığı yerin koordinatlarıyla ölçülmez. İnsan; o çileli yolda yürürken heybesine neleri koyduğu, hangi acılardan devşirdiği olgunlukla yoğrulduğu ve ruhunda biriktirdiği o sessiz billur gözyaşlarıyla tartılır.

Bu nedenle, ey kalbi kırık yolcu; kendi yavaşlığında bir kusur arayıp da hüzün girdaplarının derin kuyularına bırakma kendini. Başkalarının baş döndüren hızına, parıltılı koşularına bakıp da kendi mütevazı yürüyüşünü, o asil çabanı küçümseme.

Sizin "gecikme" yahut "geride kalma" zannedip hayıflandığınız o sancılı zaman dilimleri, belki de âlemlerin Rabbi tarafından sadece size lütfedilmiş mukaddes birer tefekkür ve arınma fırsatıdır. Bir eksiklik, bir noksanlık zannettiğiniz o hassas özellikleriniz; belki de sizi bu hoyrat dünyada daha derin düşünen, daha ince hisseden, kalbi daha zarif, ritmik atan ve sızlayan hakiki bir insan hâline getirmek için tasarlanmış birer lütuftur.

Unutmayalım ki, her zerreye bir nizam veren Allah'ın takdir ettiği her yürüyüşün, her ritmin kendine özgü, kulun hemen vakıf olamayacağı bir hikmeti vardır. Bazı insanlar koşarak, savrularak öğrenir hayatı; bazı kutsanmış ruhlar ise durup bakarak, eşyanın kalbine nüfuz ederek... Bazıları hedefe erken ulaşır ama eli boş, gönlü kurudur; bazıları ise yolun her bir kıvrımındaki gizli güzelliği, o saklı ayetleri keşfederek, menzile adeta bir veli gibi varır.

Belki de asıl mesele, o fani menzile bayrağı ilk diken olmak değildir. Belki de asıl mesele; yol boyunca bizlere birer emanet olarak sunulan o sessiz güzellikleri, kırık kalpleri, dökülen yaprakları görebilmek; hayatın o hüzünlü ve asil ritmini hissederek, varacağımız o büyük huzura, acıyla yoğrulmuş ama zenginleşmiş, genişlemiş bir gönülle ulaşabilmektir.

Çünkü tavşanın kör bir süratle, hiç bilmeden ve hissetmeden geçip gittiği o tozlu yolda; kaplumbağa, başını kabuğundan her çıkardığında hayatın ve yaratılışın mucizesini tefekkürle seyretmektedir.


Sonuç ve Değerlendirme

Modern çağın insanı, çoğu zaman hızın büyüsüne kapılarak hayatı bir yarış pistine dönüştürmektedir. Oysa insanın gerçek değeri, ulaştığı hedeflerin sayısıyla değil; yolculuğu boyunca fark ettiği güzelliklerle, kazandığı hikmetlerle ve ruhunda biriktirdiği derinliklerle ölçülür. Tavşanın sürati, hedefe erken ulaşmanın sembolü olabilir; ancak kaplumbağanın yavaşlığı, hayatın özünü kavrayabilmenin, eşyanın ve hadiselerin ardındaki manayı okuyabilmenin temsilidir.

İnsan bazen geç kaldığını, geride kaldığını veya yeterince hızlı ilerleyemediğini düşünür. Fakat her yürüyüşün kendine mahsus bir ritmi, her gecikmenin içinde saklı bir hikmeti vardır. Kimi insanlar hayatı koşarak öğrenirken, kimi insanlar durup bakarak, hissederek ve tefekkür ederek öğrenir. Asıl başarı; başkalarını geçmek değil, kendi yolculuğunu anlamlandırabilmek, ruhunu zenginleştirerek menzile ulaşabilmektir.

Bu nedenle hayatın her anını bir yarışın parçası olarak görmek yerine, yol boyunca karşımıza çıkan güzellikleri, insanları, tecrübeleri ve ilahi işaretleri fark etmeye çalışmalıyız. Çünkü bazen tavşanın birkaç saniyede geçtiği yolda, kaplumbağa bir ömre bedel hakikatleri keşfederek yürür. Ve çoğu zaman insanı olgunlaştıran, büyüten ve hakikate yaklaştıran şey; vardığı yer değil, oraya giderken gördükleri ve hissettikleridir. Önemli olan, “Vav” gibi dünyaya gelip, “Elif” gibi tekâmülünü tamamlamaktır.

Saygılarımla.

Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı                                                         
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – 
www.gazeteankara.com.tr 
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)