YAZARLAR

28 Haziran 2026 Pazar, 00:00

Osmanlı’da Hayvan Hakları ve Karıncanın Adaleti

Bazı medeniyetler vardır; büyüklükleri yalnızca fethettikleri topraklarla, inşa ettikleri saraylarla veya kazandıkları savaşlarla ölçülmez. Asıl büyüklük, güçsüz olana nasıl davrandıklarında saklıdır. Bir toplumun medeniyet seviyesi; kimsesize, sahipsize, mazluma ve hatta dili olmayan canlılara gösterdiği merhametle anlaşılır. İşte Osmanlı medeniyeti, bu açıdan tarihe eşsiz bir miras bırakmıştır.

Bugün modern dünyada “hayvan hakları” başlığı altında tartışılan birçok ilkenin, asırlar önce Osmanlı toplumunda ahlak, hukuk ve inanç ekseninde yaşatıldığını görmek son derece dikkat çekicidir. Osmanlı Devleti’nde hayvanlar yalnızca insanın hizmetinde bulunan varlıklar olarak görülmemiştir. Onlar, Allah’ın yarattığı ve can taşıyan mahlûklar olarak kabul edilmiş; korunmaları dini, ahlaki ve toplumsal bir sorumluluk sayılmıştır.

Bu anlayışın kökleri İslam’ın rahmet öğretisine dayanır. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav), susuz bir köpeğe su veren kişinin affedildiğini; bir kediyi aç bırakan kişinin ise azaba uğradığını bildiren hadisleri, Müslüman toplumların vicdanında derin izler bırakmıştır. Merhamet, yalnız insana değil; yaratılmış her canlıya yöneltilmesi gereken bir erdem olarak öğretilmiştir.

Osmanlı şehirlerinde bu anlayış günlük hayatın bir parçasıydı. Sokak hayvanları, kuşlar, yük hayvanları ve çiftlik hayvanları, toplumun koruyucu şemsiyesi altındaydı. Hayvanlara eziyet eden kişiler yalnızca ayıplanmaz; gerektiğinde hukuki yaptırımlarla da karşılaşırdı. Kadılar, hayvana kötü muamele edenlere para cezası, tazir veya hapis cezası verebilirdi. Bu durum, hayvan haklarının yalnız vicdani bir mesele değil, hukuki bir gerçeklik olduğunu göstermektedir.

Vakıf Medeniyeti ve Hayvanlara Şefkat

Osmanlı’nın en dikkat çekici yönlerinden biri vakıf sistemidir. Vakıf denildiğinde çoğumuzun aklına camiler, medreseler, imarethaneler gelir. Oysa Osmanlı’da vakıflar yalnız insanlar için değil, hayvanlar için de kurulmuştur.

Sahipsiz kedi ve köpeklerin aç kalmaması için özel vakıflar oluşturulmuş, bu vakıfların gelirleri doğrudan hayvanların bakımına tahsis edilmiştir. “Mancacı” adı verilen görevliler, vakıf gelirleriyle alınan et ve sakatatları pişirerek sokak hayvanlarına dağıtırdı. İstanbul, Bursa ve Edirne gibi büyük şehirlerde bu uygulama sistemli biçimde sürdürülmüştür.

Osmanlı mimarisinin zarif detaylarından biri olan kuş evleri ise merhametin taşa işlenmiş halidir. Camilerin, medreselerin, türbelerin ve kervansarayların duvarlarına yapılan bu küçük kuş sarayları, estetikten çok vicdanın ürünüdür. Yağmurdan, soğuktan ve yırtıcılardan korunmaları için kuşlara barınak hazırlanmıştır. Bu incelik, medeniyetin kalbinin merhametle attığını göstermektedir.

Yük Hayvanları İçin Tatil Hakkı

Modern dünyada çalışanların izin hakları üzerine hâlâ tartışmalar sürerken, Osmanlı’nın yük hayvanları için dahi dinlenme hakkı tanımış olması üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Atlar, develer, eşekler, katırlar ve öküzler Osmanlı ekonomisinin temel taşıydı. Fakat bu hayvanların ekonomik değerleri, onların sınırsız sömürüleceği anlamına gelmiyordu. Kapasitelerinin üzerinde yük taşımaları yasaklanmış, aşırı yorulmaları engellenmişti.

Sultan Abdülmecid dönemine ait 1856 tarihli belgeler, yük hayvanlarının haftada bir gün dinlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Özellikle Cuma günleri tatil yapılması emredilmiştir. Bu, yalnızca hukuki bir düzenleme değil; merhametin kurumsallaşmış halidir.

Uzun kervan yollarında hayvanların su içebilmesi için yalaklar ve çeşmeler yapılması da aynı anlayışın yansımasıdır. Çünkü medeniyet, sadece insanın konforunu değil; onunla birlikte yaşayan her canlının hakkını gözetebilmektir.

Karıncanın Hakkını Düşünen Bir Padişah

Osmanlı’nın hayvanlara bakışını anlatan en çarpıcı örneklerden biri, Kanuni Sultan Süleyman ile Ebussuud Efendi arasında geçen meşhur beyittir.

Rivayete göre saray bahçelerindeki meyve ağaçlarını karıncalar sarmış, ağaçlar zarar görmeye başlamıştır. Bir cihan imparatorluğunu yöneten Kanuni Sultan Süleyman Han, bu mesele karşısında güç gösterisine başvurmamış; aksine vicdanının sesini dinlemiştir. Şiir diliyle şu soruyu sormuştur:

“Dırahta ger ziyan etse karınca,
  Günâhı var mıdır ânı kırınca?”

Yani: “Karınca ağaca zarar veriyorsa, onu öldürmenin günahı var mıdır?

Bu soru sıradan değildir. Çünkü burada mesele karınca değildir; mesele güç karşısında vicdanın yeridir. Bir hükümdar, küçücük bir canlının dahi hakkını sorguluyorsa, orada adalet yalnız insan merkezli değildir; bütün mahlûkatı kuşatan bir adalettir.

Ebussuud Efendi’nin cevabı ise asırları aşan bir hikmet taşır:

“Yarın Hakk’ın divanına varınca,
Süleyman’dan hakkını alır karınca.”

Bu iki mısrada koskoca bir medeniyet anlayışı saklıdır.

Birincisi: Her canlının hukuku vardır. Karınca bile hak sahibidir.

İkincisi: Güç, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Dünyanın en güçlü hükümdarı olsanız bile, ilahi adalet karşısında ayrıcalığınız yoktur.

Üçüncüsü: İlahi adalet mutlaktır. Dünyada unutulan hiçbir hak Allah katında kaybolmaz.

Modern Dünyaya Tarihten Bir Ders

1912’de kurulan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti, Osmanlı’nın son döneminde bu merhamet anlayışını daha kurumsal hale getirmiştir. Hayvanlara yönelik şiddeti önlemek, toplumda bilinç oluşturmak ve farkındalık üretmek amacıyla çalışan bu cemiyet, modern hayvan hakları hareketlerinin öncüllerinden biri sayılabilir.

Bugün teknolojinin zirvesinde olan modern insan, çoğu zaman merhamet konusunda geçmiş medeniyetlerin gerisine düşebilmektedir. Beton şehirlerde bir kap suyu çok gören, sokak hayvanını yük olarak gören, canlıyı sadece ekonomik değer üzerinden ölçen bir anlayışın medeniyet iddiası eksiktir.

Çünkü gerçek medeniyet; yüksek binalar yapmak değil, yüksek vicdan inşa etmektir.

Bugün hayvan hakları, uluslararası hukuk, etik, çevre politikaları ve sivil toplum faaliyetleri kapsamında daha görünür bir alan hâline gelmiştir. Birçok ülkede hayvanları korumaya yönelik yasalar çıkarılmakta, barınaklar kurulmakta ve toplumsal farkındalık kampanyaları yürütülmektedir. Ancak tüm bu kurumsal gelişmelere rağmen, insanlığın hayvanlara yaklaşımında ciddi çelişkiler hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Modern insan, teknolojik ilerleme açısından tarihin en güçlü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Yapay zekâdan genetik mühendisliğine, uzay araştırmalarından robotik sistemlere kadar büyük atılımlar gerçekleştiren çağımız, ne yazık ki merhamet konusunda aynı ölçüde ilerleme gösterememektedir. Sokak hayvanlarına yönelik şiddet, endüstriyel hayvancılıkta yaşanan sistematik acılar, doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi ve bilinçsiz tüketim kültürü, insanlığın vicdani sınavını her geçen gün daha da ağırlaştırmaktadır.

Özellikle şehirleşmenin hızlandığı günümüzde, hayvanlar çoğu zaman yaşam alanlarından koparılmakta ve “şehir düzenini bozan unsurlar” olarak görülmektedir. Oysa sorun çoğu zaman hayvanların varlığı değil; insanın doğayla kurduğu dengesiz ilişkidir. İnsan merkezli bakış açısının sınırlarını aşmadan, sürdürülebilir bir merhamet kültürü inşa etmek mümkün görünmemektedir.

Tam da bu noktada Osmanlı’nın merhamet anlayışı, günümüz için güçlü bir referans sunmaktadır. Kuşlara yuva yapan, sokak hayvanlarını vakıf sistemiyle besleyen ve bir karıncanın dahi hakkını sorgulayan bir medeniyet, bize hukukun tek başına yeterli olmadığını öğretmektedir. Kanunlar caydırıcı olabilir; fakat merhamet, insanın iç dünyasında kök salmadıkça kalıcı bir dönüşüm sağlanamaz.

Günümüzde hayvan haklarını yalnızca yasal düzenlemeler çerçevesinde değil; eğitim, aile terbiyesi, kültürel miras ve ahlaki bilinç perspektifinden de ele almak zorundayız. Çocuklara küçük yaşta hayvan sevgisi aşılanmalı, eğitim sisteminde canlı hakları konusunda bilinç artırılmalı ve toplumun her kesiminde merhamet merkezli bir anlayış güçlendirilmelidir.

Çünkü bir toplumun ahlaki seviyesi, yalnızca güçlü bireylerini nasıl koruduğuyla değil; kendini savunamayan canlılara nasıl davrandığıyla da ölçülür. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, modern araçlarla desteklenmiş kadim bir vicdandır. Teknoloji ile merhameti, hukuk ile vicdanı, akıl ile şefkati aynı potada buluşturabildiğimiz ölçüde daha adil ve daha yaşanabilir bir dünya inşa edebiliriz.

Sonuç ve Değerlendirme

Osmanlı’nın hayvanlara yaklaşımı bize çok önemli bir hakikati hatırlatmaktadır: Medeniyet, yalnızca insanın insana adaletiyle ölçülmez; insanın yaratılmış her canlıya gösterdiği merhametle de ölçülür.

Kuşlar için ev yapan, sokak hayvanları için vakıf kuran, yük hayvanına tatil hakkı tanıyan ve bir karıncanın hakkını düşünen bir medeniyet; aslında bize insan olmanın en yüksek ahlakını öğretmektedir.

Bugün belki yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz, güçlü olduğumuz yerde merhamet gösterebiliyor muyuz? Çünkü vicdanın gerçek sınavı, karşımızdakinin bize karşı koyamadığı anda başlar.

Unutmayalım! Kâinatta hiçbir hak sahipsiz değildir. Ve bazen bir toplumun büyüklüğü, bir karıncaya gösterdiği merhamette gizlidir.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)