YAZARLAR

27 Şubat 2026 Cuma, 00:00

Ortadoğu’da Yükselen Gerilim: Savaş Söylemi mi, Stratejik Caydırıcılık mı?

Ortadoğu yeniden kritik bir dönemeçten geçiyor. İran’dan gelen son açıklamalar, olası bir çatışmanın iki ülke ile sınırlı kalmayabileceğini; İsrail’den bölgedeki Amerikan üslerine kadar geniş bir alanı etkileyebileceğini gösteriyor. Bu durum yalnızca bir askerî restleşme değil, bölgesel dengelerin geleceğine dair bir güç mücadelesidir.


İranlı yetkililer, olası bir savaşın “kısa süreli bir operasyon” olmayacağını özellikle vurguluyor. Bu mesaj doğrudan ABD’ye yöneliktir. Washington’un sınırlı ve hızlı bir müdahale senaryosuna karşı Tahran, böyle bir adımın tüm bölgeye yayılacak sonuçlar doğuracağını ifade etmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik sert açıklamalar ise hem iç kamuoyuna kararlılık mesajı verme hem de karşı tarafa psikolojik baskı kurma amacı taşımaktadır.

İran’ın askerî yaklaşımı uzun süredir asimetrik unsurlara dayanmaktadır. Füze kapasitesi, insansız hava araçları ve bölgedeki vekil aktörler üzerinden çok yönlü baskı kurma stratejisi izlenmektedir. Bu nedenle yapılan açıklamalar yalnızca retorik değil, belirli bir kapasiteye dayanmaktadır.

Buna karşılık İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan daha dengeli bir dil kullanmaktadır. “Savaş başlatmayız ancak tehdit altında müzakere etmeyiz” yaklaşımı, hem caydırıcılığı hem de diplomasi seçeneğini birlikte tutma çabasıdır. İran bu süreçte iki yönlü bir strateji izlemektedir: askerî caydırıcılığı artırmak ve diplomatik meşruiyetini korumak. Böylece uluslararası kamuoyunda savunma pozisyonunda bir aktör görüntüsü vermeyi hedeflemektedir.

Gerilim yalnızca ABD ile sınırlı değildir. Avrupa Birliği’nin İran Devrim Muhafızları’nı terör listesine alma kararı, İran ile Batı arasındaki ayrışmayı kurumsal düzeye taşımıştır. Devrim Muhafızları’nın İran devlet yapısındaki merkezi konumu düşünüldüğünde bu adım, Tahran açısından güvenlik meselesinin ötesinde bir egemenlik tartışması anlamına gelmektedir.

Bu tablo Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmektedir. Olası bir çatışma Irak ve Suriye sahalarını yeniden hareketlendirebilir. Bu bölgeler zaten Türkiye’nin güvenlik öncelikleri arasındadır. ABD üslerinin hedef alınması, özellikle Irak’ta yeni bir istikrarsızlık dalgası yaratabilir.

Enerji boyutu da kritik önemdedir. Basra Körfezi’nde yaşanacak bir kriz petrol fiyatlarını hızla yükseltebilir. Enerji ithalatçısı olan Türkiye için bu durum cari açık ve enflasyon baskısı anlamına gelir. Ayrıca yeni bir savaş ihtimali düzensiz göç hareketlerini artırabilir. Türkiye’nin mevcut göç yükü dikkate alındığında bu risk stratejik bir nitelik taşımaktadır.

Diplomatik açıdan ise Türkiye’nin konumu hassastır. Hem NATO üyesi olması hem de İran ile komşu olması, Ankara’yı dikkatli bir denge politikasına zorlamaktadır. Açık bir taraflaşma yerine gerilimi azaltıcı ve arabuluculuğa dayalı bir yaklaşım daha rasyonel görünmektedir.

Bölgedeki gelişmeler yalnızca İran-ABD hattıyla sınırlı değildir. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail ziyareti de bu dönemde dikkat çekmiştir. Bu ziyaret, Hindistan’ın İsrail ile stratejik ortaklığını güçlendirme iradesini göstermektedir. Modi’nin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile geliştirdiği yakın ilişki, savunma ve teknoloji alanındaki iş birliğini derinleştirmiştir.

Ancak Hindistan açısından tablo çok boyutludur. Körfez ülkeleri Hindistan’ın enerji güvenliği için hayati önemdedir ve İran da stratejik bir ortaktır. Bu nedenle Yeni Delhi yönetimi açık bir blok siyaseti yerine dengeli bir tutum izlemeye çalışmaktadır. İsrail’e destek mesajı verirken Filistin meselesinde çözüm vurgusu yapması bu denge arayışının göstergesidir.

Sonuç ve Değerlendirme

Ortadoğu’daki mevcut gerilim, ani bir patlamadan çok uzun süredir biriken güvensizliklerin sonucudur. Sert açıklamalar ve karşılıklı tehditler, kontrollü caydırıcılık ile sıcak çatışma arasındaki çizgiyi inceltmektedir. Henüz geri dönüşü olmayan bir noktaya gelinmiş değildir; diplomasi kanalları tamamen kapanmamış ancak daralmıştır.

Sorun yalnızca iki ülke arasındaki bir kriz değildir. İsrail’in konumu, ABD’nin bölgedeki askerî varlığı, Körfez dengeleri ve Avrupa’nın tutumu, çok aktörlü bir güç rekabetini ortaya çıkarmaktadır. Olası bir çatışma Irak ve Suriye başta olmak üzere geniş bir coğrafyada zincirleme istikrarsızlığa yol açabilir; enerji hatları ve küresel piyasalar bundan doğrudan etkilenebilir.

Türkiye açısından en rasyonel yol; gerilimi azaltmaya dönük diplomatik girişimleri artırmak, enerji arz güvenliğini çeşitlendirmek, sınır güvenliğine yönelik hazırlıkları güçlendirmek ve çok taraflı diplomasiyi etkin kullanmaktır. Soğukkanlı ve esnek bir denge politikası, bu belirsizlik ortamında en güvenli seçenek olarak öne çıkmaktadır.

Ortadoğu’da savaş başlatmak çoğu zaman kolay, bitirmek ise zordur. Asıl soru, bölgenin yeni bir kırılma hattına mı sürükleneceği yoksa kontrollü bir güç dengesi içinde mi kalacağıdır. Bu sorunun cevabı, önümüzdeki dönemde atılacak stratejik adımlara bağlı olacaktır.

Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP-
www.gazeteankara.com.tr

 

 

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)