YAZARLAR

28 Şubat 2026 Cumartesi, 00:00

İran’daki Savaş ve İç Karışıklıkların Türkiye’ye Olası Yansımaları: Göç, Güvenlik ve Jeopolitik Denge

Ortadoğu coğrafyasında yaşanan her kırılma, sadece ilgili ülkenin iç meselesi olarak kalmaz; bölgesel dengeleri ve komşu devletlerin güvenlik algılarını da doğrudan etkiler. Bugün İran’da yaşanan savaş, ekonomik daralma, hayat pahalılığı, çevresel krizler ve sosyal huzursuzlukların birleşimiyle ortaya çıkan protesto dalgaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Zaman zaman sert güvenlik tedbirleriyle bastırılan bu gösteriler, ülkede siyasi tansiyonun yüksek seyrettiğini göstermekte; devlet-toplum ilişkilerinin gerilimli bir evreye girdiğine işaret etmektedir.

Her şeyden önce İran’daki gelişmeleri yalnızca bir “iç karışıklık” başlığı altında okumak eksik olacaktır. Ülke, uzun süredir yaptırımların baskısı altında kırılgan bir ekonomik yapı ile mücadele etmektedir. Genç nüfusun işsizlik oranları, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve çevresel sorunlar-özellikle su krizi- toplumsal hoşnutsuzluğu derinleştirmektedir. Bu tablo, merkezi otoritenin meşruiyet alanını daraltmasa bile yönetim kapasitesi üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır.

Türkiye açısından mesele, yalnızca komşu bir ülkedeki siyasi gerilim değildir. Coğrafya kaderdir ve Türkiye-İran sınırı, bu kaderin en somut göstergelerinden biridir. Bu arada Ankara, gelişmeleri temkinli fakat soğukkanlı bir şekilde izlemektedir.

Mevcut tabloya bakıldığında, İran’dan Türkiye’ye doğru kitlesel bir göç dalgasının başladığına dair somut bir veri bulunmamaktadır. Resmî makamlar, sınır hattında olağan dışı bir insan hareketliliği tespit edilmediğini vurgulamaktadır. Bu, kısa vadede panik gerektiren bir durum olmadığını göstermektedir.

Bununla birlikte Türkiye, ihtiyatlı devlet refleksi gereği hazırlıklarını sürdürmektedir. Doğu sınırında güvenlik duvarları, kara devriyeleri, insansız hava araçları ve ileri teknolojik gözetim sistemleri aktif biçimde kullanılmaktadır. Sınır hattının 24 saat esasına göre izlenmesi, olası düzensiz geçişlerin erken tespiti açısından önem taşımaktadır.

Gayriresmî değerlendirmelerde ise büyük çaplı bir göç ihtimaline karşı tampon veya itidal bölgeleri oluşturulması fikrinin gündemde olduğu ifade edilmektedir. Bu yaklaşım, olası bir nüfus hareketinin Türkiye sınırına ulaşmadan kontrol altına alınmasını hedefleyen önleyici bir güvenlik stratejisidir. Ancak bu tür planlamalar, diplomatik, hukuki ve insani boyutlarıyla son derece hassas dengeler içermektedir.

Asıl risk, mevcut protesto dalgalarından ziyade, İran devlet yapısının ciddi bir zayıflama ya da kontrol kaybı yaşaması senaryosunda ortaya çıkmaktadır. Eğer merkezi otorite ülke genelinde güvenliği sağlayamaz hale gelirse, bu durum yalnızca İran için değil, tüm bölge için sistemik bir krize dönüşebilir.

Böyle bir senaryoda iki temel risk öne çıkmaktadır. Birincisi, İran vatandaşlarının güvenlik ve ekonomik gerekçelerle batıya, yani Türkiye sınırına yönelmesi ihtimalidir. İkincisi ise İran’da yaşayan milyonlarca Afgan ve Pakistan uyruklu göçmenin de aynı güzergâhı kullanma eğilimine girmesidir. Bu ikinci dalga, sayısal olarak çok daha büyük ve yönetilmesi daha zor bir tabloyu beraberinde getirebilir.

Kontrolsüz ve ani bir nüfus hareketi, Türkiye açısından yalnızca demografik bir mesele değildir. Bu durum; ekonomik maliyetler, sosyal uyum sorunları, kamu düzeni ve güvenlik riskleri gibi çok katmanlı sonuçlar doğurabilir. Analistler, özellikle düzensiz ve kayıt dışı akışların uzun vadede toplumsal gerilimleri artırabileceğine dikkat çekmektedir.

Türkiye halihazırda büyük bir göç yükü taşımaktadır. Özellikle Suriye iç savaşı sonrası oluşan tablo, Ankara’nın göç yönetimi konusundaki kapasitesini ciddi biçimde sınamıştır. Ayrıca Afganistan kaynaklı düzensiz göç de son yıllarda güvenlik ve kamuoyu tartışmalarının merkezinde yer almıştır.

Bu nedenle İran kaynaklı yeni ve geniş ölçekli bir göç dalgası, mevcut ekonomik ve sosyal dengeler üzerinde ilave bir baskı oluşturabilir. Kamu hizmetleri, istihdam piyasası, konut sektörü ve sosyal uyum politikaları bu baskıdan doğrudan etkilenecektir.

Öte yandan İran’dan gelebilecek olası göçün niteliği de farklılık gösterebilir. Geçmiş savaş kaynaklı göçlerden farklı olarak, İran’dan yönelmesi muhtemel nüfus hareketinin daha şehirli, daha eğitimli ve farklı sosyo-ekonomik profillere sahip olması mümkündür. İyimser bir bakışla; bu durum, hem entegrasyon süreçlerini kolaylaştırabilecek hem de yeni rekabet alanları yaratabilecek ikili bir etki de doğurabilir!

Sonuç Değerlendirme

Bugün itibarıyla İran’dan Türkiye’ye yönelmiş kitlesel bir göç dalgası söz konusu değildir. Ancak devletler, krizler ortaya çıktıktan sonra değil, ihtimaller belirdiği anda hazırlık yaparlar. Türkiye’nin sınır güvenliğini güçlendirmesi ve farklı senaryolar üzerine çalışması, bu anlamda rasyonel bir devlet refleksidir.

Asıl belirleyici faktör, İran’daki siyasi yapının istikrarını koruyup koruyamayacağıdır. Eğer merkezi otorite kontrolünü sürdürür ve toplumsal tansiyonu yönetebilir ise bölgesel sarsıntı sınırlı kalacaktır. Ancak ciddi bir devlet zafiyeti ve güvenlik boşluğu oluşması halinde, Türkiye dâhil tüm bölge ülkeleri yeni bir jeopolitik ve insani sınamayla karşı karşıya kalabilir.

Dolayısıyla konu, sadece olası bir göç dalgası meselesi değil; doğrudan doğruya bölgesel istikrarın geleceğiyle ilgilidir. Türkiye açısından en makul ve en arzu edilen senaryo, komşu ülkede düzenin ve devlet kapasitesinin korunmasıdır. Temennimiz de bu yöndedir. Çünkü Ortadoğu’da istikrarsızlık sınır tanımadan yayılır; buna karşılık istikrar, iş birliği ve karşılıklı güven ortamında güçlenerek kalıcı hâle gelir.

Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP-
www.gazeteankara.com.tr

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)