YAZARLAR

26 Eylül 2026 Cumartesi, 00:00

Gecenin Sınadığı Vicdan: Karakol Masasında Bir Eğitim Felsefesi

Bazı geceler vardır; insanın uykusunu bölmekle kalmaz, zihnindeki tüm kabulleri, ezberleri ve katı kuralları birer birer sarsarak onu hayatın en yalın gerçeğiyle yüzleştirir. 2010-2014 yılları arasında Ankara’nın köklü Fakültelerin birinde idari dekan yardımcılığı görevini yürütürken karşılaştığım o gece, tam olarak böyle bir kırılma anıydı.


Saat gece yarısı 01.00 suları… Çalan telefon, fakültenin atık malzemelerinin yığıldığı çöplük benzeri bir alanda üç gencin güvenlik görevlilerince yakalandığını ve karakola götürüldüğünü haber veriyordu. Gençler, çöpe atılmayı bekleyen, hurda niteliğindeki paslı demir parçalarını almaya çalışırken suçüstü yakalanmışlardı. Bir yönetici olarak karakola intikal etmem ve kurumsal sorumluluk gereği bu gençlerden davacı olmam bekleniyordu.

Karakolun o soğuk ve kasvetli atmosferinde, karşımda duran üç çift gözle karşılaştım. Hayatlarının baharında, geleceği parlak, başarılı liselerde okuyan üç evlat… Yapılan eylem, hukuki ve ahlaki açıdan bakıldığında tartışmasız bir şekilde yanlıştı. Fakat onları dinledikçe, olayın basit bir “hurda demir hırsızlığı” vakası olmadığını anlamam uzun sürmedi. Bu üç çocuk, atıl durumdaki o demirleri satıp elde edecekleri birkaç kuruşla okullarındaki İngilizce öğretmenlerine bir doğum günü hediyesi almak istemişlerdi. Kendilerine emek veren bir insana duydukları hürmeti, kendi imkânlarıyla somutlaştırma arayışındaydılar. Niyetleri son derece naif, seçtikleri yol ise maalesef bir o kadar yanlış ve hukuki karşılığından bihaber olunan bir yöntemdi.

İşte o an, mülki amir veya bürokrat kimliğinin ötesinde, içimdeki eğitimci vicdanıyla baş başa kaldım. Önümde iki yol vardı: Biri, usul ve mevzuatın katı kurallarını harfiyen uygulayıp resmi şikâyette bulunmak; diğeri ise bu hatayı bir insan kazanma imkânına dönüştürmek. Birinci yol rahattı; kurallar ne diyorsa o yapılır, sorumluluk üstten atılırdı. Ancak bir sicil kaydıyla bu üç gencin istikbalini daha yolun başında karartmak, toplum adına nasıl bir "adalet" tesis etmiş olacaktı?

Elbette adalet şarttır; kamu malı kutsaldır, yanlışın adı daima yanlış olarak kalmalıdır. Hırsızlığa mazeret üretmek, kuralları hiçe saymak bir toplumun çöküşüdür. Ancak adalet, sadece soğuk paragraf maddelerini uygulamak ve cezalandırmaktan ibaret değildir. Adalet, insanı düştüğü yerden kaldırabilme, hatasını idrak ettirip onu yeniden topluma ve geleceğe kazandırabilme iradesidir.

Mevzuatın nesnesi olan demirler, işlevini kaybetmiş atık malzemelerden ibaretti; fakat o masanın karşısında oturanlar atılacak nesneler değil, işlenmeyi bekleyen cevherlerdi. Şikâyetçi olmadım, olamadım. Amacım kuralı çiğnemek ya da yapılan yanlışı halı altına süpürmek değildi. Aksine, gençlerin eylemlerinin ağırlığını kavramalarını sağlayacak, ders çıkarılacak bir müdahale alanı oluşturmaktı. Biliyordum ki eğitim; yalnızca amfilerde teorik ders anlatmak değil, bir insanın hayatı boyunca taşıyacağı o en kritik virajda ona doğru kılavuzluğu yapabilmektir.

O gece ifadeleri alındı, süreç savcılık kararıyla olaysız kapandı. Onlar için belki basit bir karakol macerası geride kalmıştı ama benim zihnime kazınan şu hakikat oldu: İnsanı sadece yaptığı hatadan ibaret görmek, onun hikayesini yarım okumaktır. Hata ile suç, suç ile insan, insan ile gelecek arasındaki o ince çizgiyi göremeyen bir eğitim anlayışı, topluma insan kazandıramaz.

Üniversitelerin ve eğitim kurumlarının asıl varlık sebebi, yalnızca yüksek ortalamalı diplomalar dağıtmak değildir; vicdan sahibi, sorumluluk alan ve hatasından ders çıkarabilen olgun bireyler yetiştirmektir. Genç bir ruha katı bir infazla "Sen bittin" demek kolaydır; zor ve asil olan ise ona "Bu yaptığın büyük bir yanlıştı, fakat buradan ders çıkararak daha iyi bir insan olacaksın" diyebilmektir.

Geriye dönüp baktığımda, o gece karakol masasında aslında üç öğrencinin değil, bizim eğitim felsefemizin sınandığını görüyorum. O geceden zihnimde kalan şey paslı demir parçaları değil, o üç gencin gözlerindeki mahcubiyet ve geleceğe dair umut oldu. Ve bugün hâlâ aynı soruyu sormakla yükümlüyüz: Bir gencin düştüğü hatayı büyüterek onu yok mu etmeliyiz, yoksa o hatayı bir pedagojik eşik sayıp daha büyük bir insan yetiştirme vesilesine mi dönüştürmeliyiz?

Bazen geleceğe bir insan kazandırmak için devasa bütçelere veya müfredatlara gerek yoktur; gece yarısı karakol koridorunda vicdanın ve eğitimin tarafında durarak verilen tek bir insani karar yeterlidir.

Sonuç ve Değerlendirme

Gecenin o karanlık ve soğuk saatinde karakol masasında tanıklık ettiğim bu hadise, bana eğitim felsefemizin ve kurumsal yönetişim anlayışımızın ampirik bir özetini sunmaktadır. Bürokrasinin soğuk, ruhsuz ve kuralcı mantığı her zaman en kestirme yolu işaret eder: İnfaz etmek, sorumluluğu mevzuatın arkasına gizlenerek bertaraf etmek ve insanı rakamlardan, dosyalardan ibaret görmektir. Oysa gerçek akademisyenlik ve sahih bir pedagojik duruş, kuralları reddetmek değil; kuralın özündeki "kamu yararı" ve "insanı ihya etme" gayesini kavramaktır.

Netice itibarıyla, üniversiteler sadece teorik bilginin aktarıldığı, diplomaların tanzim edildiği mekanik binalar değildir. Hakiki eğitim, bireyin kriz anlarında ve hayatın kırılma noktalarında vicdani bir pusulaya sahip olmasını sağlamaktır. Paslı demir parçalarını koruma adına genç istikballeri feda etmek, görünürde kamu malını korumak gibi dursa da uzun vadede topluma telafisi imkânsız bir "insan kaynağı zayiatı" olarak geri dönecektir.

Eğitimciler ve yöneticiler olarak önümüzdeki temel ödev; adaletin şekilci infazcılığına değil, insanı onaran ve kazanan pedagojik gücüne yaslanmaktır. Çaresizliğin, cehaletin veya anlık bir duygusallığın sevk ettiği hataları, gençlerin hayat boyu taşıyacağı birer damgaya dönüştürmek kolay; fakat o hatalardan ders çıkarabilen, vicdanlı ve olgun bireyler inşa etmek çaba ister. Geleceğin Türkiye’sini inşa edecek olan anlayış, tam da bu kriz anlarında usulün katılığına değil, esasın yani "insanın" kıymetine yatırım yapan eğitim felsefesidir.

Saygılarımla.

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)