YAZARLAR

17 Temmuz 2026 Cuma, 00:00

Ege ve Doğu Akdeniz'de Kilitlenmeyi Aşmak: Retorikten Rasyonel Diplomasiye

Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler, yalnızca iki komşu devlet arasındaki ikili anlaşmazlıkların ötesinde, Doğu Akdeniz'in güvenlik mimarisini, NATO'nun güneydoğu kanadının dayanıklılığını ve Avrupa'nın enerji güvenliğini doğrudan etkileyen stratejik bir dosya niteliğindedir. Bugün Ege ve Doğu Akdeniz'de yaşanan gerilimlerin temelinde yalnızca egemenlik iddiaları değil, aynı zamanda uluslararası hukukun farklı yorumlanması, tarihsel hafıza, iç politika dinamikleri ve değişen küresel jeopolitik dengeler bulunmaktadır.


Ancak gerçekçi bir değerlendirme yapılacak olursa, mevcut çıkmazın sürdürülmesi hiçbir tarafa kalıcı kazanç sağlamamaktadır. Sürekli kriz üretme kapasitesine sahip bir ilişki modeli, ekonomik maliyetleri artırmakta, güvenlik risklerini büyütmekte ve bölgesel iş birliği fırsatlarını ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle çözüm, sloganlarda veya maksimalist tezlerde değil; rasyonel diplomasi, aşamalı güven inşası ve uluslararası hukukun hakkaniyet ilkesi çerçevesinde şekillenecek yeni bir yaklaşımda aranmalıdır.

Sorun, "Ne Konuşulacak?" Sorusunda Düğümleniyor

Türk-Yunan ilişkilerindeki en temel açmaz, aslında tarafların "hangi konuların müzakere edileceği" konusunda dahi uzlaşamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Yunanistan, iki ülke arasında yalnızca kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırmasının hukuki ihtilaf oluşturduğunu savunurken; Türkiye ise Ege'deki hava sahası, karasuları, adaların silahsızlandırılmış statüsü ve egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların birbirinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini ifade etmektedir.

Bu farklı yaklaşım, yıllardır müzakere masasının kurulmasını zorlaştırmaktadır. Oysa diplomasi, taraflardan birinin gündemini diğerine dayatması değil, ortak bir müzakere zemini oluşturabilme sanatıdır.

Güven İnşa Edilmeden Büyük Sorunlar Çözülemez

Uluslararası ilişkiler literatürü göstermektedir ki uzun yıllara yayılan egemenlik ihtilafları, doğrudan siyasi pazarlıklarla değil, güven artırıcı adımlarla çözülmektedir.

Bu nedenle ilk aşamada egemenlik tartışması doğurmayan alanlarda iş birliğinin geliştirilmesi daha gerçekçi olacaktır.

Balıkçılık kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi, deniz kirliliğiyle mücadele, arama-kurtarma faaliyetleri, turizm koridorlarının geliştirilmesi, yenilenebilir enerji projeleri ve çevresel iş birliği gibi "Mavi Ekonomi" başlıkları, iki ülke arasında yeni bir güven iklimi oluşturabilir.

Diplomaside güven, çoğu zaman imzalanan büyük anlaşmalardan değil; birlikte başarılan küçük projelerden doğmaktadır.

Hukuk, Coğrafyayı Görmezden Gelemez

Uluslararası hukuk, yalnızca metinlerden ibaret değildir. Özellikle deniz yetki alanlarının belirlenmesinde coğrafyanın sunduğu gerçeklikler göz ardı edilemez.

Türkiye'nin temel tezlerinden biri de budur.

Anadolu kıyılarına birkaç kilometre uzaklıktaki küçük adaların, yüzlerce kilometrelik kıta sahanlığı üreterek Türkiye'yi Doğu Akdeniz'den dışlamaya yönelik sonuçlar doğurması, uluslararası hukukun "hakkaniyet (equity)" ilkesi açısından ciddi tartışmalar doğurmaktadır.

Uluslararası Adalet Divanı'nın geçmiş kararları da göstermektedir ki mahkemeler yalnızca haritaya değil; coğrafyanın fiili etkilerine, kıyı uzunluklarına ve adalet ilkesine de önem vermektedir.

Dolayısıyla olası bir yargısal süreçte mesele yalnızca teknik hukuk tartışması değil; coğrafyanın hukukla dengelenmesi meselesi olacaktır.

Kazaların Savaşa Dönüşmesine İzin Verilmemeli

Hukuki süreçler yıllar sürebilir. Ancak sahadaki riskler beklememektedir.

Ege semalarında yaşanabilecek bir it dalaşı ya da denizde meydana gelebilecek küçük bir temas, kontrol edilemeyen bir krize dönüşme potansiyeline sahiptir.

Bu nedenle NATO bünyesindeki ayrıştırma mekanizmalarının daha etkin hale getirilmesi, iki ülke genelkurmayları arasında kesintisiz çalışan iletişim hatlarının güçlendirilmesi ve askeri güven artırıcı önlemlerin sürdürülmesi, diplomatik müzakereler kadar önem taşımaktadır.

Barış yalnızca anlaşmalarla değil; krizlerin yanlış hesaplamaya dönüşmesini önleyen mekanizmalarla korunur.

Karasularında Esnek ve Bölgesel Bir Model

Ege Denizi, klasik okyanus hukukunun mekanik biçimde uygulanabileceği bir coğrafya değildir.

Yarı kapalı deniz yapısı, yüzlerce ada ve karmaşık kıyı geometrisi nedeniyle tek tip çözümler yerine bölgesel farklılıkları dikkate alan esnek modeller gerektirmektedir.

Bu çerçevede Yunanistan ana karasında farklı uygulamalar değerlendirilirken, Türkiye kıyılarına yakın Doğu Ege adalarında uluslararası seyrüsefer serbestisini koruyacak özel düzenlemeler üzerinde çalışılması, tarafların temel güvenlik kaygılarını önemli ölçüde azaltabilir.

Böyle bir yaklaşım ne Türkiye'nin güvenlik hassasiyetlerini görmezden gelir ne de Yunanistan'ın egemenlik haklarını bütünüyle reddeder.

Enerji Rekabeti Yerine Enerji Ortaklığı

Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynakları, uzun süredir rekabetin temel unsuru olarak görülmektedir.

Oysa ekonomik gerçekler farklı bir tablo ortaya koymaktadır.

Bölgedeki doğal gazın Avrupa pazarına ulaştırılmasında en kısa, en düşük maliyetli ve teknik açıdan en uygulanabilir güzergâhlardan biri Türkiye'dir.

Enerji projeleri jeopolitik rekabetin değil, karşılıklı ekonomik bağımlılığın aracı haline getirildiğinde, gerilim maliyet üretirken iş birliği kazanç üretmeye başlayacaktır.

Kıbrıs'ta kapsamlı siyasi çözüm gerçekleşmeden önce dahi iki toplum arasında enerji gelirlerinin paylaşımına yönelik teknik mekanizmaların kurulması, güven artırıcı önemli adımlar arasında yer alabilir.

Azınlıklar Pazarlık Unsuru Değil, Barış Köprüsü Olmalıdır

Batı Trakya Türk Azınlığı ile İstanbul Rum Ortodoks toplumu ve Fener Rum Patrikhanesi etrafında şekillenen tartışmalar, uzun yıllardır mütekabiliyet anlayışının gölgesinde değerlendirilmektedir.

Oysa çağdaş demokrasi anlayışı, azınlık haklarını devletlerarası pazarlığın değil, evrensel insan haklarının konusu olarak ele almaktadır.

Her iki ülkenin eş zamanlı güven artırıcı adımlar atması, kültürel mirası koruyacak politikalar geliştirmesi ve azınlıkları stratejik rekabet unsuru olmaktan çıkarması, toplumsal barış açısından da önemli katkılar sağlayacaktır.

Türk-Yunan ilişkilerinde onlarca yıl boyunca biriken sorunların tek bir zirve toplantısıyla veya tek bir mahkeme kararıyla çözüleceğini düşünmek gerçekçi değildir.

Kalıcı çözüm; sabırlı diplomasi, aşamalı güven inşası, uluslararası hukukun hakkaniyet ilkesi, coğrafi gerçekliklerin dikkate alınması ve ortak ekonomik çıkarların öne çıkarılmasıyla mümkündür.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, karşılıklı suçlamaları tekrar eden bir söylem değil; krizleri yönetebilen, güven üretebilen ve geleceği birlikte inşa etmeyi hedefleyen stratejik bir diplomasi anlayışıdır.

Çünkü Ege'nin ve Doğu Akdeniz'in geleceği, yalnızca sınırların nasıl çizileceğine değil; iki komşu ülkenin barışı, istikrarı ve ortak refahı ne ölçüde paylaşabileceğine bağlıdır. Türkiye ve Yunanistan için asıl stratejik başarı, birbirini sürekli dengelemeye çalışmak değil; rekabeti yönetilebilir, iş birliğini ise sürdürülebilir hale getirebilmektir. Bu da ancak retorikten rasyonel diplomasiye geçişle mümkün olacaktır.

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye ile Yunanistan arasında tarihten gelen, uzun yıllardır devam eden Ege ve Doğu Akdeniz kaynaklı anlaşmazlıklar, yalnızca iki ülkenin ikili ilişkilerini değil, bölgesel güvenlik mimarisini, enerji politikalarını ve uluslararası deniz hukukunun uygulanışını da doğrudan etkilemektedir. Sorunların tarihsel derinliği ve çok boyutlu yapısı, tek taraflı yaklaşımlarla veya kısa vadeli diplomatik girişimlerle kalıcı biçimde çözülebilecek nitelikte değildir. Bu nedenle çözüm sürecinin temelinde karşılıklı güvenin yeniden tesis edilmesi, uluslararası hukukun hakkaniyet (equity) ilkesi çerçevesinde değerlendirmelerin yapılması ve jeopolitik gerçekliklerin göz ardı edilmemesi gerekmektedir.

Ege Denizi'nin kendine özgü coğrafi yapısı ile Doğu Akdeniz'in değişen enerji jeopolitiği, klasik hukuk yaklaşımlarının ötesinde esnek ve yenilikçi diplomatik modelleri zorunlu kılmaktadır. Güven artırıcı önlemler, teknik iş birliği mekanizmaları, NATO bünyesindeki kriz yönetim araçlarının etkin kullanımı ve uluslararası yargı süreçlerinin ortak mutabakat temelinde işletilmesi, taraflar arasındaki gerilimin azaltılmasına önemli katkılar sağlayacaktır. Aynı zamanda enerji, çevre, deniz güvenliği ve ulaştırma gibi ortak çıkar alanlarında geliştirilecek projeler, siyasi anlaşmazlıkların çözümünü kolaylaştıracak karşılıklı bağımlılık ilişkisini güçlendirebilir.

Bunun yanında azınlık haklarının mütekabiliyet anlayışından çıkarılarak evrensel insan hakları perspektifiyle ele alınması, iki toplum arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesine katkı sağlayacaktır. Tarihsel sorunların siyasi rekabet aracı olmaktan çıkarılması ve kültürel çeşitliliğin ortak bir zenginlik olarak değerlendirilmesi, diplomatik normalleşmenin sosyal zeminini güçlendirecektir.

Sonuç olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin geleceği; kriz yönetiminden çok kriz önleme anlayışına, sert güç rekabetinden çok akılcı diplomasiye ve sıfır toplamlı yaklaşımlardan çok karşılıklı kazanç ilkesine dayalı yeni bir stratejik vizyonun benimsenmesine bağlıdır. Kalıcı barış ve istikrarın tesisi ancak zamana yayılan, sabırlı, hukuk temelli ve karşılıklı güveni esas alan bir diplomasi anlayışıyla mümkün olacaktır. Ege ve Doğu Akdeniz'in geleceği, çatışma alanı olmaktan çıkarılıp iş birliği havzasına dönüştürülebildiği ölçüde hem iki ülke hem de bölgesel güvenlik açısından sürdürülebilir bir istikrar sağlanabilecektir.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)