Bir Çağın Kapısını Aralayan “Gönül ve Medeniyet” Hamlesi: İstanbul
Tarih takvimleri 29 Mayıs 1453’ü gösterdiğinde, sadece Bizans’ın surları değil, Orta Çağ’ın karanlık perdeleri de bir daha açılmamak üzere aralanmıştı. İstanbul’un fethi, tozlu tarih sayfalarında kalan bir "toprak kazanımı" değil, iman ile aklın, kılıç ile duanın, ilim ile adaletin kusursuz birleşimi olan muazzam bir medeniyet hamlesidir.
Fetih, aslında bir "hasretin vuslatı" olarak başlar. Hz. Muhammed’in (sav) "İstanbul mutlaka fethedilecektir" müjdesi, Fatih Sultan Mehmed için sadece askeri bir hedef değil, ömrünü vakfettiği kutlu bir davaydı. Ancak bu dava, kuru bir güç gösterisiyle değil; Akşemseddin Hazretleri gibi manevi mimarların rehberliğinde, manevi bir derinlik ve stratejik bir dehayla örülmüştür. Fatih, gemileri karadan yürüten bir teknoloji ve çağının ötesinde bir askeri zekâ ile hareket ederken, aslında dünyaya bir mesaj veriyordu: "Hakikat, ilim ve imanla birleştiğinde aşılmayacak hiçbir engel yoktur."
Fethin en büyük sırrı, işgalci bir zihniyetten uzak, insan onurunu merkeze alan "Adalet ve Hoşgörü" anlayışında yatar. Fatih, surları aştığında şehri yağmalamamış; aksine, fethettiği yerdeki gayrimüslim tebaaya can, mal ve inanç hürriyeti garantisi veren fermanlar yayımlamıştır. Öyle ki, o günün halkı "Kardinal şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim" diyerek, Osmanlı'nın getirdiği huzur iklimine gönülden rıza göstermiştir. Bu, fethedilenin sadece toprak değil, aynı zamanda gönüller olduğunun en somut kanıtıdır.
Fetih ruhu geçmişte kalmış bir hatıra değil, bugünün gençliğine yön veren bir "yaşama biçimi"dir. Gerçek fetih, insanın kendi nefsine karşı verdiği savaşı kazanması, yani "kendi kendinin fatihi" olmasıdır. Bugünün gençliği, Fatih’in o "fetih bilincini" kuşanarak; bilgiyle, ahlakla ve sorumluluk şuuruyla geleceği inşa etmekle mükelleftir. Arif Nihat Asya’nın dizelerinde yankı bulan o ruh, sadece İstanbul’u değil, kalpleri de fethetmeyi beklemektedir:
“Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın ?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!”
İstanbul, fetihten sonra sadece bir başkent değil; beş asır boyunca İslam sanatının, estetiğinin ve ilminin merkezi olmuştur. Bu zafer, Osmanlı’yı yerel bir güçten cihanşümul bir imparatorluğa dönüştürmüş, dünya tarihinin rotasını değiştirmiştir. Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na kadar süregelen o kutlu "direniş ve diriliş" zincirinin ilk halkası olan fetih, bugün bizlere birlik ve beraberlik içinde olduğumuz sürece hiçbir engelin medeniyet yürüyüşümüzü durduramayacağını haykırmaktadır.
İstanbul’un fethi, surların aşılmasından öte, bir çağın kapısını kapatıp yeni bir uygarlığın anahtarını çeviren büyük bir vizyonun hikâyesidir. Bugün bize düşen, ecdadın bu emanetini sadece korumak değil, o "sevgi, saygı ve hoşgörü" taşıyan medeniyet mirasımızı çağın diliyle yeniden yorumlayarak yarınlara taşımaktır.
Fethin ruhuyla, yeniden bir medeniyet inşasına!
Sonuç ve Değerlendirme
İstanbul’un fethi, sadece tarihin akışını değiştiren bir askeri zafer değil; aynı zamanda bir medeniyetin "iman, ilim ve adalet" sacayağı üzerine inşa edilişinin sembolüdür. Makale içinde de vurguladığımız gibi; bu büyük olay, bir şehrin ele geçirilmesinden ziyade, insan onuruna ve inanç hürriyetine dayalı evrensel bir huzur projesidir.
Fatih Sultan Mehmed, devrinin imkânlarını zorlayan teknolojik dehasını, Akşemseddin Hazretleri gibi manevi rehberlerin şuur iklimiyle birleştirerek, "fetih" kavramını bir işgalden kurtarıp bir "gönül inşasına" dönüştürmüştür. Bugün, 573 yıl sonra, bu fetih ruhunu anlamak; tarihin tozlu sayfalarında bir nostaljiye dalmak değil; bilginin gücüne, hukukun üstünlüğüne ve toplumsal barışa olan inancımızı tazelemektir.
Genç nesillere düşen en büyük görev; Fatih’in o çok yönlü (bilim insanı, dilbilimci, stratejist ve hukukçu) kimliğini örnek alarak kendi nefislerini ve çağın zorluklarını "fethetme" bilincine ulaşmaktır. İstanbul, bize sadece bir mekân değil; aynı zamanda birlik, beraberlik ve kararlılıkla imkânsız denilenin nasıl başarılabileceğine dair bir miras bırakmıştır. Bu miras, çağın idrakine yeniden söyletilmesi gereken bir medeniyet meşalesidir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP