YAZARLAR

17 Ocak 2026 Cumartesi, 08:05

Osmanlı’da Fotoğraf: Sarayın Gözüyle Fotoğrafın Hikâyesi

Fotoğraf, Osmanlı’ya yalnızca yeni bir teknik olarak girmedi; bakışın, kayıt almanın ve temsil etmenin biçimini kökten değiştiren bir zihniyetle birlikte geldi. 19. yüzyılın ikinci yarısında sarayın fotoğrafla kurduğu ilişki, bugün geriye dönüp baktığımızda sadece estetik ya da arşivsel bir merak olarak değil, açıkça bir görme politikası olarak okunmalıdır.

Abdülmecid döneminde İstanbul’a davet edilen Avrupalı fotoğrafçılarla başlayan süreç, 28 Ekim 1839’da Takvim-i Vekayi’de fotoğrafın resmen duyurulmasıyla kamusal bir boyut kazandı. Daguerre ve Talbot’un buluşları, yalnızca teknik bir yenilik olarak değil, “gerçeği olduğu gibi kaydetme” iddiası taşıyan yeni bir dil olarak Osmanlı entelektüel dünyasına sunuldu. Bu, resmin idealize eden bakışına karşı fotoğrafın soğuk ama ikna edici gerçekliğiydi.

Başlangıçta saray ve stüdyolarla sınırlı kalan fotoğraf üretimi; portreler, manzaralar ve tarihî yapılar etrafında şekillendi. Ancak 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde fotoğraf, amatörlerin ilgisi ve basının yaygınlaşmasıyla sokağa, gündelik hayata ve toplumsal sahnelere doğru genişledi. Fotoğraf artık yalnızca “olanı gösteren” değil, nasıl görülmek istendiğini de inşa eden bir araç hâline gelmişti.

II. Abdülhamid: Fotoğrafı Okuyan Sultan

Bu dönüşümün merkezinde kuşkusuz Sultan II. Abdülhamid yer alır. Onu yalnızca fotoğrafı destekleyen bir padişah olarak değil, fotoğrafı okuyan, kullanan ve yönlendiren bir figür olarak değerlendirmek gerekir. Fotoğraf, Abdülhamid için estetik bir meraktan ziyade; yönetim, denetim, tanıtım ve ikna aracıdır.

Yıldız Sarayı’nda oluşturulan fotoğraf atölyesi, bugün bile hayranlık uyandıracak ölçekte bir görsel hafızanın temelini attı. Cezaevlerindeki mahkûmların fotoğraflarından öğrencilerin fizyonomik değerlendirmelerine, askerî tesislerden fabrikalara, camilerden demiryollarına kadar her şey fotoğrafla kayıt altına alındı. Bu kayıtlar, yalnızca belge değil; imparatorluğun “modernleşiyorum” iddiasının görsel kanıtlarıydı.

II. Abdülhamid’in Başkâtibi Tahsin Paşa’nın aktardığı şu söz, Abdülhamid’in fotoğrafa bakışını berrak biçimde özetler:
“Her resim bir fikirdir. Bir resim, yüz sayfalık yazıyla anlatılamayacak manaları telkin eder.”
Bugün bir fotoğrafçının hâlâ savunduğu bu cümle, 19. yüzyılın sonunda bir padişahın zihninde karşılık bulmuştu.

Yıldız Albümleri: İktidarın Arşivi, Tarihin Aynası

1862–1917 yılları arasında oluşturulan ve 962 albümde toplanan 38.599 karelik Yıldız Albümleri, yalnızca Osmanlı’nın değil, dünya fotoğraf tarihinin de en kapsamlı devlet arşivlerinden biridir. Mimari, askerî, etnografik ve sosyal içerikleriyle bu albümler, imparatorluğun kendini nasıl görmek ve göstermek istediğinin somut ifadesidir.

Bugün bu albümlere baktığımızda; kıyafetlerden duruşlara, mekânlardan kadraj tercihlerine kadar her şey bize dönemin zihniyetini fısıldar. Fotoğraf burada tarafsız değildir; bilinçli, seçilmiş ve yönlendirilmiş bir bakıştır.

Dönemin Osmanlı Fotoğrafçıları: Görsel Hafızanın Ustaları

Bu büyük görsel miras, elbette isimleri anılmadan geçilemeyecek fotoğrafçıların emeğiyle oluştu.

Abdullah Biraderler (Abdullah Frères), Osmanlı sarayının en önemli resmî fotoğrafçılarıydı. İstanbul’un mimarisini, saray yaşamını ve devlet erkânını belgeleyen çalışmalarıyla hem teknik hem estetik anlamda dönemin zirvesini temsil ettiler.

Pascal Sébah ve ardından oğlu Jean Pascal Sébah, İstanbul’un panoramik görüntülerini ve arkeolojik alanlarını belgeleyerek Osmanlı coğrafyasını Avrupa’ya tanıtan önemli figürlerdi. Fotoğrafları, oryantalist bakışla belgesel arasında salınan güçlü örnekler sundu.

Vasilaki Kargopoulo, özellikle İstanbul’un gündelik yaşamını ve sosyal dokusunu kaydeden çalışmalarıyla öne çıktı. Onun karelerinde, saraydan ziyade sokak daha görünür hâle gelir.

Gülmez Kardeşler ve Ali Sami Bey gibi isimler ise yerli fotoğrafçılığın gelişmesinde önemli rol oynayarak, fotoğrafın Osmanlı’da yalnızca yabancıların tekelinde olmadığını gösterdi.

Bugünden Bakınca

Bugün, fotoğrafın hızla tüketildiği, görüntünün anlamdan önce dolaşıma girdiği bir çağda yaşıyoruz. Abdülhamid Albümleri’ne baktığımızda şu görülüyor: Fotoğraf, yavaş çekilmişti; düşünülmüş, planlanmış ve neyi temsil ettiği iyi bilinen bir araçtı.

Osmanlı’da fotoğraf, sadece geçmişi kaydetmedi. İktidarın kendini anlatma biçimini, toplumun nasıl görülmesi gerektiğini ve sanatın belgeyle nasıl iç içe geçebileceğini gösterdi. Bu miras, bugün fotoğraf üreten herkes için hâlâ güçlü bir soru bırakıyor:
Biz neyi, kimin adına ve nasıl gösteriyoruz?         

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)