Bir Duygu, Bir Düşünce İfade Edilemezse…
İnsan, duygu ve düşüncelerini özgürce ifade edebildiği ölçüde sağlıklı iletişim kurabilir. Baskılanan her söz ise zamanla öfkeye, imaya ve dedikoduya dönüşür. Bu yazı; ifade edilemeyen duyguların birey ve toplum hayatında nasıl farklı biçimlerde ortaya çıktığını sorgulamak için kaleme alındı.

Birey kültürünün gelişmediği, topluluk kültürünün kutsandığı yerde kişiler düşüncelerini açıkça ortaya koyamaz. Böyle bir ortamda eleştiri kültürü de gelişmez. Eleştiri, çoğu zaman bir düşmanlık olarak algılanır.
Kişiler duygu ve düşüncelerini doğrudan ifade edemeyince bu durum genellikle üç farklı şekilde ortaya çıkar.
Bastırılan Duygular Öfke Patlamasına Dönüşür
Dışarı aktaramadığımız iç konuşmalar zamanla mayalanarak bir öfke patlaması şeklinde açığa çıkar. İfade edilemeyen sözler kişileri gergin ve patlamaya hazır hâle getirir. Kişi zarar görmeyeceği insanlara öfkesini yöneltir.
Örneğin bir fabrikada patron işçiye kızar, işçi patrona kızamaz. İşçi eve gelir karısına kızar, kadın (eski dönem ev hanımları) kocasına kızamaz, çocuklarına kızar. Çocuk ise kedisine ya da oyuncaklarına öfkesini aktarır. Kişi, ifade edemediği hoşnutsuzluklarını kendisine zarar veremeyecek zayıflara yöneltmek suretiyle rahatlamaya çalışır.
Bir keresinde garaj amirliğinden eğitim merkezine gideceğim. Zamanında kalkması gereken servis gecikti. Eğitim alacak müfettiş yardımcılarından biri garaj amirine sert bir şekilde, "Niye bizi bekletiyorsunuz? Servis niye zamanında kalkmıyor?" dedi.
Garaj amiri çatışmayı göze almadı. "Kalkacak, birazdan kalkar." dedi ama kimyası bozuldu. Bir süre sonra servis şoförü gelince bütün hıncını ondan çıkardı: "Niye geç geldin?"
Servise bindik. Yol boyunca şoför, güya trafiği ihlal ediyor diye birçok taksiciye bağırdı. Eğitim merkezine geldiğimizde bana dönerek şöyle dedi:
"Hocam, hafta sonu çalıştım, yoruldum. Kalkamamışım. Geciktim. Herkes bana kızıyor. Ben insan değil miyim?"
Freud bu gerçeği şu sözleriyle ifade etmiştir:
"İfade edilmemiş duygular asla ölmez; sadece diri diri gömülür ve sonradan daha korkunç şekillerde tezahür ederler."
Doğrudan Söylenemeyenler Dolaylı İfadeye Dönüşür
Doğrudan konuşamayan kişi dolaylı anlatıma başvurur. "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla." sözü bunun en bilinen örneklerinden biridir.
Resmî dairelerde bunun birçok örneğini görürüz. Diyelim ki mesaiye uymayan sorunlu biri vardır. Amir doğrudan onunla yüzleşemez. Bunun yerine genel bir mesai genelgesi yayımlar.
Doğrudan muhatabıyla yüzleşme olmayınca genel konuşma, ortaya konuşma ve dolaylı anlatım ortaya çıkar.
Siyasiler konuşurken de çoğu zaman imalı ve ortaya konuşurlar. Bu nedenle gazeteciler sürekli "satır aralarını okumaktan" söz ederler. Söylenenden çok beden dili, ses tonu, kelime vurgusu ve belirsiz göndermeler yorumlanır. Kişiler, muhatabıyla yüzleşmemek ve gerektiğinde sözünü inkâr edebilmek için bu yöntemi tercih ederler.
Yüzleşemeyen İnsan Dedikoduya Sığınır
Doğrudan konuşamayan, muhatabıyla yüzleşemeyen kişiler çoğu zaman dedikoduyu tercih ederler.
Dedikodu, yüzleşmenin getirdiği riski ortadan kaldırır. Kişi ortamda bulunmadığından boş kaleye gol atmak kolay gelir.
Dedikodu aynı zamanda sürekli iki yüzlülüğü besler.
Dedikodu yaparken kullanılan şu cümleleri hemen hepimiz duymuşuzdur:
"Benden duymuş olma da…"
"Şimdi arkasından konuşmak gibi olmasın da…"
"Bizi de gerçi ilgilendirmez ama…"
"Gelsin yüzüne de söylerim."
"Ben bunu yüzüne de söyledim zaten."
"Bak aramızda kalsın."
"Anlatsam mı anlatmasam mı bilemedim."
"Sen yabancı değilsin diye söylüyorum."
"Ben dedikoduyu sevmem ama…"
"Vallahi ben söyleyenlerin yalancısıyım."
"Senden laf çıkmaz diye anlatıyorum."
"Vallahi ben duyduklarımı söylüyorum, günahı kendi boynuna artık."
"Aaa senin haberin yok mu? Ben de biliyorsun diye dedim."
"Neyse boş ver! Sonra dedikodu yaptı derler."
"Günahını almayalım ama…"
"Biraz da gıybete giriyor ama…"
"Neyse çok günahını aldık."
"Neyse fazla günaha girmeyelim."
Kişi bir yandan dedikodu yaparken, bir yandan da vicdanını rahatlatmayı ihmal etmez.
Dedikodu Üzerine Bir Fıkra
Dedikodu bahsini bir fıkra ile bitirelim.
Bir ilçe belediyesinde çalışan İmar İşleri Müdürü, Hesap İşleri Müdürü, Park ve Bahçeler Müdürü ile Hukuk İşleri Müdürü meyhanede kafa demliyorlar.
Bir süre sonra İmar İşleri Müdürü teşaşür için tuvalete gittiğinde hemen arkasından biri konuşuyor:
"Şerefsizin teki bu. İlçedeki imar işlerini ranta çevirdi. Olmadık yerlere fazla kat hakkı verip gayrimenkul zengini oldu."
Adam gelince bir suskunluk başlıyor.
Bir süre sonra Hesap İşleri Müdürü teşaşür için kalkıyor. Uzaklaşır uzaklaşmaz arkasından bir başkası konuşuyor:
"Şerefsiz! Hesaplarda ne dümenler çeviriyor. Herif rakamlarla oynayıp malı götürüyor."
Hesap İşleri Müdürü geldikten sonra Park ve Bahçeler Müdürü ayağa kalkıp ayak yoluna gidiyor. Gider gitmez hemen arkasından biri konuşuyor:
"Şerefsiz! İki günde bir bulvarların çiçeklerini değiştiriyor. Herif çiçek üzerinden vurgun üstüne vurgun yapıyor."
Park ve Bahçeler Müdürü de geliyor. Sohbet oradan buradan, siyasetten devam ediyor.
Hukuk İşleri Müdürü ise bir türlü teşaşür için kalkmıyor.
İçlerinden biri dayanamayıp soruyor:
"Yahu akşamdan beri hep beraber içiyoruz. Hepimizin teşaşürü geldi, senin teşaşürün gelmedi mi?"
Hukuk İşleri Müdürü gülümseyerek cevap veriyor:
"Yooook arkadaş… Ben bir teşaşür için şerefimi kurban edemem."
Sonuç
İnsan, duygu ve düşüncelerini doğrudan ifade edebildiği ölçüde sağlıklı ilişkiler kurabilir. İfade edilemeyen her söz; öfkeye, dolaylı anlatıma ve dedikoduya dönüşerek hem bireyi hem de toplumu yıpratır. Güvenin, samimiyetin ve sağlıklı iletişimin yolu; konuşulamayanları çoğaltmaktan değil, konuşulabilen bir iklim oluşturmaktan geçmektedir.
Av. Durdu GÜNEŞ
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı Köşe Yazarı
dgunes@gazeteankara.com.tr
YORUM YAP