PAZAR SOHBETLERİ- NO:16- Terörsüz Türkiye: Endişeler, Gerçekler ve Devlet Aklının Sınavı
Türkiye yaklaşık iki yıldır “Terörsüz Türkiye” adı verilen tarihî ve bir o kadar da hassas bir süreci tartışıyor. Bir tarafta terörün sona ermesi umudu, diğer tarafta üniter devlet, millî kimlik ve egemenlik konusunda dile getirilen ciddi kaygılar var. Peki resmî belgeler gerçekten Türkiye'nin federasyona, özerkliğe veya “yeni bir Sevr”e götürüldüğünü mü gösteriyor? Yoksa korkularla gerçekler birbirine mi karıştırılıyor? Yaklaşık iki yıllık süreci sloganlarla değil, devletin kayıtlarıyla okumaya çalışalım.

Önce Bir İlkeyi Ortaya Koyalım
Türkiye'de terörün sona ermesini istemeyecek makul bir insan düşünülemez.
On yıllardır binlerce insanımızın hayatına mal olan, şehitlerimizin ve gazilerimizin acısını milletimizin hafızasına kazıyan, Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal kaynaklarını tüketen terörün tamamen ortadan kaldırılması elbette millî bir hedeftir.
Ancak bu hedefin kutsallığı, o hedefe ulaşmak için kullanılan yöntemin sorgulanamayacağı anlamına gelmez.
Aynı şekilde, sürece ilişkin haklı kaygılarımızın bulunması da doğrulanmamış her iddiayı gerçek kabul etmemizi gerektirmez.
Bugün ihtiyacımız olan tam da bu ayrımı yapabilmektir.
Çünkü son dönemde “Terörsüz Türkiye” tartışmaları içerisinde, “Sevr yeniden uygulanıyor”, “Türkiye federasyona dönüştürülecek”, “özerk bölgeler oluşturulacak”, “üniter devlet ortadan kaldırılacak” gibi çok ağır iddialar dolaşıma sokuluyor.
Bunların her biri tartışılabilir. Fakat böylesine büyük iddiaların büyük delillere ihtiyacı vardır.
Devlet meselelerinde kanaat değil, belge konuşmalıdır.
22 Ekim 2024: Sürecin Siyasi Başlangıç Noktası
Bugünkü sürecin en önemli dönüm noktalarından biri, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim 2024 tarihli TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmaydı.
O günden sonra Türkiye, alışılmış terörle mücadele tartışmalarından farklı bir döneme girdi. Siyasi temaslar, DEM Parti heyetlerinin görüşmeleri, İmralı temasları ve örgütün silah bırakması ile kendisini feshetmesi eksenindeki gelişmeler birbirini izledi.
Bu aşamada toplumun bir kesiminin ihtiyat göstermesi anlaşılabilir bir durumdur.
Çünkü Türkiye daha önce de “çözüm süreci” yaşadı ve bunun nasıl sonuçlandığını unutmadı.
Devlet hafızasının da millet hafızasının da geçmişte yaşananlardan ders çıkarması gerekir. Yeni bir süreç, geçmişin hatalarını görmezden gelerek değil, tam tersine onları dikkate alarak yürütülebilir.
Fakat bugünkü süreci geçmişten ayıran önemli bir husus var: Sürecin önemli bir bölümü Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altına taşındı.
Mesele Meclis'e Taşındı
5 Ağustos 2025 tarihinde TBMM'de Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çalışmalarına başladı.
Komisyon yalnızca siyasi aktörleri değil; şehit ailelerinden gazilere, hukukçulardan akademisyenlere, sivil toplum kuruluşlarından devlet kurumlarının temsilcilerine kadar farklı kesimleri dinledi.
İçişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı ve MİT Başkanı da Komisyon çalışmaları kapsamında sunum yaptı.
Komisyon toplam 21 toplantı gerçekleştirdi. TBMM kayıtlarına göre çalışma süresi yaklaşık 88 saate ulaştı.
Nihayet 18 Şubat 2026 tarihinde hazırlanan rapor oylamaya sunuldu ve 47 kabul, 2 ret, 1 çekimser oyla kabul edildi.
Bu rakamlar önemlidir.
Çünkü önümüzde yalnızca siyasi liderlerin konuşmalarından oluşan bir süreç değil, artık TBMM kayıtlarına geçmiş kurumsal bir çalışma bulunmaktadır.
Bununla birlikte Komisyon içerisindeki partilerin sürece bakışlarının tamamen aynı olduğunu söylemek de doğru değildir. Terminolojiden demokratikleşme taleplerine, hukuki düzenlemelerin kapsamından sürecin yöntemine kadar farklı görüşler ve itirazlar tutanaklara yansımıştır.
Demokrasinin gereği de zaten budur.
En Hassas Soru: Üniter Devlet Tartışılıyor mu?
Gelelim bugün toplumda en fazla kaygı yaratan meseleye.
Türkiye federasyona mı götürülüyor?
Özerklik mi geliyor?
Üniter devlet yapısı değiştiriliyor mu?
Bugün elimizde bulunan resmî belgeler üzerinden konuştuğumuzda, 23 Ağustos 2026 itibarıyla yürürlüğe giren düzenlemelerde Türkiye'nin federal bir devlete dönüştürülmesini, özerk bölgeler kurulmasını veya üniter devlet yapısının ortadan kaldırılmasını öngören bir hüküm bulunmamaktadır.
Dahası TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, 12 Ağustos 2026 tarihinde yaptığı açıklamada çıkarılan çerçeve yasada millî egemenliği, ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve üniter yapıyı bozacak bir hüküm bulunmadığını açıkça ifade etti.
Bu açıklamanın elbette siyasi bir beyan olduğu söylenebilir.
O hâlde yalnızca beyana değil, kanunun kendisine bakmak gerekir.
7595 Sayılı Kanun Gerçekte Ne Getiriyor?
5 Ağustos 2026 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, Meclis sürecinin ardından 7595 sayılı Kanun olarak yasalaştı.
Düzenlemenin merkezinde PKK/KCK'nın ve bağlantılı yapıların fiilî varlığının sona erdiğinin, kontrolündeki silah ve mühimmatın teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bunun Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesi bulunuyor.
Kanun bundan sonraki soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin belirli ve geçici hükümler getiriyor.
Dolayısıyla bugün yürürlükte bulunan metne baktığımızda, kanunun konusu Türkiye'nin idari yapısının değiştirilmesi değil, silahlı örgütün tasfiyesi sonrasında ortaya çıkan hukuki durumun düzenlenmesidir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
TBMM Başkanı Kurtulmuş da yasa hazırlıkları sırasında bunun genel af veya şahsa özgü bir af niteliğinde olmayacağını özellikle ifade etmişti.
Burada elbette kanunun hukuki sonuçları ayrıca tartışılabilir. Kimlerin hangi şartlarla düzenlemeden yararlanacağı, kamu vicdanının nasıl korunacağı, şehit aileleri ve gazilerin hassasiyetlerinin ne ölçüde gözetildiği, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri bakımından düzenlemenin sonuçları sorgulanmalıdır.
Bunlar meşru sorulardır.
Fakat bunları tartışmak başka, kanunda bulunmayan “federasyon” veya “özerklik” hükümlerinin var olduğunu ileri sürmek başkadır.
Peki Yeni Anayasa Tartışması Neden Kaygı Yaratıyor?
Meselenin dikkatle takip edilmesi gereken taraflarından biri burasıdır.
TBMM Komisyon raporunda ve siyasi açıklamalarda daha demokratik, sivil, özgürlükçü, katılımcı ve kapsayıcı yeni bir anayasa ihtiyacından söz edilmektedir. TBMM Başkanı Kurtulmuş da yeni anayasa hazırlanmasının Komisyonun görev alanında olmadığını belirtmekle birlikte bunu Türkiye'nin önündeki bir sorumluluk olarak değerlendirmiştir.
İşte kamuoyunun hassasiyet göstermesi gereken alanlardan biri budur.
Yeni anayasa tartışılabilir. Türkiye'nin demokratik standartları, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükleri elbette geliştirilebilir.
Ancak benim açımdan sınır açıktır:
Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısı, millî egemenlik anlayışı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü herhangi bir siyasi pazarlığın konusu olamaz.
Vatandaşlık bağı üzerinden yeni ayrışmalar yaratılması, etnik kimliklerin siyasal egemenlik alanlarına dönüştürülmesi veya Türkiye'nin idari bütünlüğünün zayıflatılması yönünde gelecekte herhangi bir somut düzenleme ortaya çıkarsa buna karşı çıkmak da demokratik ve millî bir sorumluluktur.
Fakat henüz ortada olmayan bir düzenlemeyi olmuş gibi göstermek de kamuoyunu doğru bilgilendirmek değildir.
Sevr Benzetmesi: Tarih Bize Ne Söylüyor?
Sevr, Türk milletinin tarihî hafızasında sıradan bir antlaşma değildir.
Anadolu'nun parçalanmasını öngören ve Türk milletinin bağımsız yaşama iradesiyle reddedilen tarihsel bir belgedir. Millî Mücadele'nin ardından Lozan'la kurulan uluslararası hukuk düzeni ise Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının temel kilometre taşlarından biridir.
Dolayısıyla toplumun “Sevr” kavramına gösterdiği hassasiyet anlaşılabilir.
Ancak tarih bize yalnızca korkmayı değil, muhakeme etmeyi de öğretmelidir.
Bugün yaşanan her siyasi gelişmeyi Sevr'e benzetirsek bir süre sonra Sevr kavramının tarihsel ağırlığını da aşındırırız.
“Yeni Sevr uygulanıyor” deniliyorsa sorulması gereken soru basittir:
Belgesi nerede?
Türkiye'nin hangi toprağının egemenliği devrediliyor?
Hangi kanun federasyon getiriyor?
Hangi madde özerk bölge kuruyor?
Hangi resmî metin üniter devleti kaldırıyor?
Bu soruların cevabı somut biçimde ortaya konulmadan tarihsel benzetmeler siyasi kanaat olabilir; fakat doğrulanmış bilgi sayılamaz.
Bunun Tersi de Tehlikelidir
Burada başka bir hataya da düşmemek gerekir.
“Resmî belgelerde bugün böyle bir hüküm yoktur, dolayısıyla bundan sonra hiçbir risk yoktur” demek de doğru değildir.
Devlet yönetiminde ihtiyat esastır.
Süreç bundan sonra da TBMM'nin denetiminde, Anayasa'nın sınırları içerisinde ve kamuoyunun bilgisi dâhilinde yürütülmelidir.
Silah bırakmanın gerçekten ve geri döndürülemez biçimde gerçekleşip gerçekleşmediği denetlenmelidir.
Örgütün bütün yapılanmalarının tasfiye edilip edilmediği takip edilmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik haklarını veya üniter yapısını tartışmaya açabilecek talepler ortaya çıkarsa bunlar açık biçimde reddedilmelidir.
Ve en önemlisi, terör tehdidinin ortadan kaldırılması adına terörün siyasi hedeflerinin başka araçlarla meşrulaştırılmasına izin verilmemelidir.
Bu hassasiyet sürece karşı olmak değildir.
Tam tersine, devlet ciddiyetinin gereğidir.
Ne Kayıtsız Şartsız Destek Ne Delilsiz Mahkûmiyet
Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey tam da budur.
Bir tarafta, devlet yöneticileri söyledi diye her gelişmeyi sorgulamadan doğru kabul etmek...
Diğer tarafta, her gelişmenin arkasında Türkiye'nin parçalanmasına yönelik gizli bir plan bulunduğunu varsaymak...
Her iki yaklaşım da sağlıklı değildir.
Birincisi sorgulama yeteneğimizi, ikincisi gerçeklikle bağımızı zayıflatır.
Terörün sona ermesi Türkiye için tarihî bir kazanım olabilir. Fakat bunun gerçek bir başarı sayılabilmesi için silahların tamamen susması, örgütsel yapıların tasfiye edilmesi, Türkiye'nin millî egemenliğinin tartışmaya açılmaması, hukuk devletinin korunması ve toplumda yeni etnik fay hatlarının oluşturulmaması gerekir.
Bunun güvencesi de kişiler değil, Anayasa, hukuk, TBMM, demokratik denetim ve millet iradesidir.
Devlet Aklının Asıl Sınavı Şimdi Başlıyor
Ben “Terörsüz Türkiye” meselesine ne peşinen ret ne de peşinen kabul penceresinden bakıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısından, millî egemenliğinden, vatanın bölünmez bütünlüğünden ve ortak vatandaşlık hukukundan taviz verilmesine karşıyım.
Ama aynı nedenle, toplumun millî hassasiyetlerini harekete geçiren doğrulanmamış bilgilerin gerçekmiş gibi yayılmasını da doğru bulmuyorum.
Çünkü devlet aklı yalnızca tehditleri görmek değildir.
Gerçek tehdit ile varsayılan tehdidi birbirinden ayırabilmektir.
Terör gerçekten sona erecekse millet bundan memnuniyet duymalıdır.
Ancak bunun bedeli Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerinden taviz vermek olacaksa millet buna da aynı kararlılıkla karşı çıkmalıdır.
Bugün elimizdeki resmî belgeler “Türkiye federasyona dönüşüyor” veya “Sevr uygulanıyor” sonucunu doğrulamıyor.
Fakat bu tespit, topluma “artık sorgulamayın” demek için değil, tam tersine doğru yerden sorgulamaya devam etmek için yapılmalıdır.
Gözümüz açık olacak.
Hafızamız güçlü olacak.
Devletimizin resmî belgelerini okuyacağız.
Siyasetçilerin söylediklerini dün söyledikleriyle karşılaştıracağız.
Kanunları inceleyeceğiz.
Ve gerektiğinde soracağız:
Bu adım Türkiye Cumhuriyeti'nin birliğini, hukukunu ve millî egemenliğini güçlendiriyor mu, zayıflatıyor mu?
Bence “Terörsüz Türkiye” sürecinin de devlet aklının da gerçek sınavı budur.
Çünkü mesele bir iktidarın, bir muhalefet partisinin veya bir siyasi liderin meselesi değildir.
Mesele Türkiye Cumhuriyeti'dir.
Oğuz Poyrazoğlu
Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi, Dr. Öğr. Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı – Köşe Yazarı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
opoyrazoglu@gazeteankara.com.tr
Kaynaklar
1. Türkiye Büyük Millet Meclisi – Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, 18 Şubat 2026.
2. Türkiye Büyük Millet Meclisi – Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu toplantı gündemleri ve tutanakları, 2025–2026.
3. Türkiye Büyük Millet Meclisi – Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, Esas No. 2/3793; 7595 sayılı Kanun.
4. Türkiye Büyük Millet Meclisi – TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un 22 Temmuz, 11–12 Ağustos 2026 tarihli açıklamaları.
5. Milliyetçi Hareket Partisi – Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim 2024 tarihli TBMM Grup Toplantısı konuşması.
6. T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı – Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin resmî açıklamaları.
YORUM YAP