CUMHURİYETİN İKİNCİ YÜZYILINDA TÜRKİYE’Yİ YENİDEN DÜŞÜNMEK- Demokrasi, Siyaset ve Toplumsal Uzlaşma Üzerine- III. YAZI: Kutuplaşmadan Uzlaşmaya: Türkiye’nin Ortak Geleceğini İnşa Etmek
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Türkiye’nin en büyük gücü, bütün vatandaşlarının aynı düşünmesi değil; farklı siyasi tercihlere, hayat tecrübelerine ve dünya görüşlerine sahip insanların millî birlik ve ortak aidiyet bilinci içinde aynı geleceğe yürüyebilme, birlikte üretebilme ve ülkenin temel meselelerinde sorumluluk paylaşabilme kapasitesidir. Türkiye’nin ihtiyacı farklılıkları ortadan kaldıran bir tek seslilik değil; Anayasa’nın değiştirilemez temel nitelikleri, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü ve eşit vatandaşlık zemini üzerinde toplumsal güveni, millî dayanışmayı ve demokratik uzlaşmayı güçlendirecek yeni bir ortak gelecek iradesidir.

Üç yazılık bu serinin sonuna gelirken artık meselenin insana ve topluma dokunan en temel boyutundayız. Devletin işleyişi ve siyasetin niteliği elbette önemlidir; fakat bütün kurumsal yapıların üzerinde yükseldiği esas zemin toplumdur. Bir ülkenin vatandaşları ortak aidiyetlerini kaybetmeye, birbirlerini siyasi rakip olmaktan öte karşıt kampların mensupları olarak görmeye ve ortak meselelerini birlikte konuşma yeteneğini yitirmeye başlarsa, en iyi tasarlanmış mekanizmaların dahi toplumsal karşılığı zamanla zayıflayabilir.
Bu nedenle Cumhuriyetin ikinci yüzyılındaki büyük meselelerden biri, farklılıklarımızın varlığı değil, bu farklılıklarla ne yaptığımızdır. Farklı düşünmek demokratik hayatın tabii sonucudur; farklılığın düşmanlığa dönüşmesi ise demokratik kültürün zayıflamasıdır. Türkiye’nin önündeki sınav, herkesi aynı düşünceye taşımak değil, birbirinden farklı düşünen milyonlarca insanın aynı devletin vatandaşları ve aynı milletin geleceğini birlikte taşıyan insanlar olarak yaşayabileceği güçlü bir toplumsal zemin kurabilmektir.
Bu bakımdan sorulması gereken asıl soru şudur:
Türkiye, farklılıklarını ayrışmanın gerekçesi olmaktan çıkarıp millî birlik ve ortak geleceğin gücüne dönüştürebilir mi?
Kanaatimce Cumhuriyetin ikinci yüzyılının en önemli toplumsal sorularından biri budur.
Kutuplaşmanın maliyeti yalnızca siyasi gerilim değildir
Demokratik toplumlarda görüş ayrılığının bulunması kaçınılmazdır. Ekonomiden eğitime, dış politikadan kültür hayatına kadar insanların farklı düşüncelere sahip olması, hatta bu düşünceler üzerinde sert biçimde tartışması tek başına bir sorun değildir. Demokrasi zaten farklı tercihlerin meşru yollarla ifade edilebilmesini ve siyasi rekabet içerisinde yarışabilmesini mümkün kılan sistemdir.
Sorun, görüş ayrılığının zaman içerisinde karşılıklı meşruiyetin reddine dönüşmesidir. Bir insanın karşısındaki kişiyi yalnızca farklı siyasi görüşe sahip bir vatandaş olarak değil, ülkeye veya topluma yabancı bir unsur gibi algılamaya başlaması, kutuplaşmanın tehlikeli eşiğidir. Bu noktadan sonra siyasi rekabet, fikirlerin yarışından kimliklerin çatışmasına dönüşebilir ve toplumsal meseleleri birlikte değerlendirebilmek giderek zorlaşır.
Kutuplaşma derinleştiğinde yalnızca siyasi dil sertleşmez; insanların kamu kurumlarına, medyaya, uzmanlığa ve hatta aynı olaylara ilişkin temel bilgilere bakışı dahi siyasi aidiyetleri tarafından belirlenmeye başlayabilir. İnsanlar yalnızca kendi görüşlerini doğrulayan bilgi kaynaklarına yöneldikçe toplumun ortak gerçeklik zemini daralır ve birbirini dinlemeyen kapalı çevreler oluşabilir.
Böyle bir ortamın maliyeti siyasi tartışmanın çok ötesindedir. Toplumsal güven zayıflar, ortak sorunlarda iş birliği güçleşir, kamu politikalarına ilişkin rasyonel tartışmalar kimlik mücadelelerinin gölgesinde kalır ve uzun vadeli meseleler günlük siyasi gerilimlerin konusu hâline gelir.
Oysa büyük ülkeler, en zor dönemlerini yalnızca güçlü kurumlarla değil, vatandaşlarının birlikte hareket edebilme yeteneğiyle aşarlar.
Bu nedenle kutuplaşmayla mücadele etmek, fikir ayrılıklarını ortadan kaldırmaya çalışmak değildir. Asıl mesele, fikir ayrılıklarını toplumsal kopuşa dönüşmeden yönetebilme kapasitesini geliştirmektir.
Uzlaşma teslimiyet değildir, demokratik olgunluktur
Toplumsal uzlaşma kavramının doğru anlaşılması burada özel önem taşımaktadır. Uzlaşma, bir insanın kendi görüşünden vazgeçmesi, siyasi partilerin programlarını birbirine benzetmesi veya herkesin aynı fikri savunması anlamına gelmez. Böyle bir durum uzlaşma değil, tek seslilik olurdu.
Demokratik toplumda uzlaşma, farklılıkların meşruiyetini kabul ederek ortak hayatın temel kuralları üzerinde buluşabilmektir. Bir konuda anlaşamayabilir, birbirinden tamamen farklı çözüm yolları savunabilir ve seçimlerde karşı karşıya gelebiliriz; ancak bütün bunları yaparken karşı tarafın da bu ülkenin eşit haklara sahip vatandaşı olduğunu kabul etmek zorundayız.
Bu nedenle uzlaşmanın özü düşüncelerin aynılaşması değil, birlikte yaşayabilmenin kurallarında anlaşabilmektir.
Milli mutabakat da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Millî mutabakat, bütün siyasi görüşlerin aynı programı benimsemesi değildir; Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü, vatandaşların hukuk karşısındaki eşitliği ve devletin devamlılığı gibi temel müştereklerin günlük siyasi rekabetin üzerinde tutulabilmesidir.
Burada özellikle altını çizmek gerekir ki aradığımız şey yeni bir kurucu devlet anlayışı değildir. Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Anayasa’nın ilk dört maddesinin belirlediği kurucu çerçeve içerisinde, toplumsal bağlılığı ve ortak gelecek iradesini güçlendirecek bir uzlaşma kültüründen söz ediyoruz.
Dolayısıyla demokratik uzlaşma siyasi mücadeleyi sona erdirmez; tam tersine siyasi mücadeleyi ortak devlet ve millet anlayışı içerisinde meşru, medeni ve sürdürülebilir hâle getirir.
Millî birlik, millî dayanışma ve toplumsal uzlaşma
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ikinci maddesinde yer alan “toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı” ifadesi, bu yazının toplumsal yaklaşımı bakımından son derece güçlü bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. Aynı şekilde üçüncü maddede Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğunun belirtilmesi, farklılıklarımızın üzerinde yer alan anayasal ve millî zemini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu nedenle Türkiye’nin ortak geleceğini konuşurken kavramsal eksenimizi doğru kurmalıyız.
Millî birlik, farklı düşüncelerin bulunmaması değildir. Millî birlik, farklı düşüncelere rağmen aynı devletin, aynı ülkenin ve ortak geleceğin sorumluluğunu taşımaktır.
Millî dayanışma, yalnızca zor zamanlarda birbirimize yardım etmek değildir. Aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin birbirlerinin sorunlarını kendi meseleleri olarak görebilmesidir.
Toplumsal uzlaşma ise herkesin aynılaşması değil, farklılıkların anayasal düzen, ortak vatandaşlık ve ortak aidiyet içerisinde yönetilebilmesidir.
Bu üç kavramı birlikte ele aldığımızda, Cumhuriyetin ikinci yüzyılına ilişkin daha sağlam bir toplumsal hedef ortaya çıkmaktadır:
Farklılıkları koruyan, fakat millî birliği zayıflatmayan; siyasi rekabete imkân veren, fakat toplumsal düşmanlık üretmeyen; vatandaşların farklı tercihlerine saygı duyan, fakat ortak aidiyet bilincini güçlendiren bir Türkiye.
Türkiye’nin müştereklerini yeniden görünür hâle getirmeliyiz
Siyasi tartışmalar zaman zaman farklılıklarımızı o kadar öne çıkarıyor ki, ortak noktalarımızı görmekte zorlanabiliyoruz. Oysa gündelik hayatın içine baktığımızda farklı siyasi görüşlere sahip vatandaşların temel beklentilerinin önemli ölçüde birbirine yaklaştığını görebiliriz.
Hemen herkes çocuklarının iyi eğitim almasını, gençlerin iş bulabilmesini, emeğin karşılığının alınmasını, adalet duygusunun güçlenmesini, sokakların güvenli olmasını, devletin etkin çalışmasını, ekonominin üretmesini ve Türkiye’nin dünyada güçlü ve itibarlı bir ülke olmasını ister.
Hukukun üstünlüğü, devletin devamlılığı, ülkenin bütünlüğü, vatandaşların eşitliği, nitelikli eğitim, üretim ekonomisi, sosyal adalet, bilim ve teknoloji, güçlü aile ve toplum yapısı, çevrenin korunması, sürdürülebilir kalkınma, gençlerin geleceği ve Türkiye’nin uluslararası itibarı herhangi bir siyasi görüşün tekeline bırakılamayacak kadar ortak meselelerdir.
Bunlar Türkiye’nin müşterekleridir.
Elbette bu hedeflere hangi araçlarla ulaşacağımız konusunda görüş ayrılıklarımız olacaktır. Bir siyasi görüş ekonomide farklı bir politika önerebilir, bir başkası eğitim veya sosyal politika alanında farklı bir model savunabilir. Demokratik siyasetin meşru rekabet alanı da zaten burada ortaya çıkar.
Ancak araçlardaki farklılık, hedeflerdeki müşterekliği ortadan kaldırmamalıdır.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında ihtiyacımız olan siyasal ve toplumsal olgunluk, ortak hedeflerde buluşabilmek ve yöntemler üzerinde özgürce yarışabilmektir.
Bunu başarabilirsek seçimler toplumun bir kesiminin diğer kesimi karşısında varlık-yokluk mücadelesi verdiği süreçlere dönüşmez. Seçimi kazanan hükümeti kurar, kaybeden muhalefette kalır; fakat kimse ülkesini, vatandaşlık hakkını veya ortak gelecekteki yerini kaybetmiş olmaz.
Demokratik normalleşmenin en önemli ölçülerinden biri de budur.
Eşit vatandaşlık ortak aidiyeti güçlendirir
Toplumsal uzlaşmanın sağlam bir zemine oturabilmesi için vatandaşlık anlayışımızın herhangi bir siyasi tercihe göre değişmeyen bir eşitlik duygusu üretmesi gerekir.
Bir vatandaş iktidar partisine oy vermediği için devletle olan bağı azalmaz; iktidara oy verdiği için de diğer vatandaşlardan daha fazla hak sahibi olmaz. Kamu hizmetlerinden yararlanma, hukuk karşısında korunma, devletten adil muamele görme ve ülkenin geleceğine ilişkin söz söyleme hakkı, siyasi tercihe bağlı ayrıcalıklar değildir.
Bu nedenle eşit vatandaşlık, farklı toplumsal kesimlerin ayrı siyasal yapılara ayrılması anlamına değil, tam tersine tek devlet ve ortak vatandaşlık düzeni içerisinde herkesin aynı hukuki değere sahip olması anlamına gelir.
Toplumsal aidiyet de bu eşitlik hissi üzerinde yükselir. İnsanlar devlet karşısında kendilerini eşit hissettikleri, başarılarının liyakatle değerlendirildiğine inandıkları ve siyasi tercihleri nedeniyle dışlanmayacaklarını bildikleri ölçüde ortak ülke duygusu güçlenir.
Türkiye’nin ortak geleceğinin toplumsal temeli de burada yatmaktadır.
Ortak aidiyet, insanların farklılıklarından vazgeçmesi değildir; farklılıklarına rağmen aynı milletin geleceğine karşı sorumluluk taşıdığını bilmesidir.
Bu nedenle ikinci yüzyılın Türkiye’sinde toplumsal mutabakatın en temel cümlesi şu olmalıdır:
Hiçbir siyasi tercih vatandaşlığı artırmaz veya azaltmaz; Türkiye Cumhuriyeti bütün vatandaşlarının ortak devletidir.
Güven, bir toplumun görünmeyen stratejik sermayesidir
Bir ülkenin gücünü değerlendirirken genellikle ekonomisine, sanayisine, ordusuna, teknolojisine veya altyapısına bakarız. Oysa toplumların bunlar kadar önemli fakat daha az görünür bir sermayesi daha vardır: güven.
Vatandaşın devlete, insanların birbirlerine, girişimcinin kurallara, gencin geleceğe ve toplumun ortak kurumlarına duyduğu güven bir ülkenin uzun vadeli hareket kapasitesini doğrudan etkiler.
Güvenin güçlü olduğu toplumlarda insanların birlikte hareket etmesi, ortak sorunlar için fedakârlık yapması ve uzun vadeli projelere inanması daha kolaydır. Güven zayıfladığında ise herkes yalnızca kendi çevresine çekilmeye, ortak meseleleri karşı tarafın sorunu olarak görmeye ve kamu kararlarını sürekli bir şüphe üzerinden değerlendirmeye başlayabilir.
Bu nedenle güven yalnızca duygusal bir mesele değildir.
Ekonomik karşılığı vardır.
Siyasi karşılığı vardır.
Sosyal karşılığı vardır.
Kriz yönetimi açısından karşılığı vardır.
Afetlerden ekonomik zorluklara kadar toplumların dayanıklılığı büyük ölçüde insanların birbirlerine ve ortak kurumlarına güvenebilmesine bağlıdır.
Ancak güven talep edilerek oluşturulamaz.
Güven kazanılır.
Devletin adil uygulamalarıyla, kurumların tutarlılığıyla, kamusal dilin kapsayıcılığıyla, verilen sözlerin tutulmasıyla, başarının ve hatanın aynı ölçüyle değerlendirilebilmesiyle zaman içerisinde oluşur.
Toplumsal uzlaşmanın başlangıç noktası da bu nedenle karşılıklı güveni yeniden güçlendirmek olmalıdır.
Ortak gerçeklik zemini olmadan sağlıklı uzlaşma kurulamaz
Günümüz toplumlarının karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri, insanların aynı olaylara ilişkin ortak bilgi zemininden giderek uzaklaşmasıdır. Siyasi görüşlerimizin farklı olması doğaldır; fakat temel olayların, istatistiklerin ve olguların kendisi konusunda dahi tamamen ayrı dünyalarda yaşamaya başlarsak toplumsal müzakere son derece güçleşir.
Çünkü anlaşmazlık yaşayabilmek için bile önce ne hakkında anlaşamadığımızı bilmemiz gerekir.
Dijital iletişim ortamı bu konuda hem büyük imkânlar hem de ciddi riskler doğurmaktadır. Yanlış veya eksik bilgiler çok hızlı yayılabilir, insanlar yalnızca kendi düşüncelerini teyit eden içeriklerle karşılaşabilir ve siyasi kimlikler üzerinden birbirinden kopuk bilgi çevreleri oluşabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin ortak geleceği yalnızca siyasi uzlaşmaya değil, ortak gerçeklik ve güvenilir bilgi zeminine de ihtiyaç duyar.
Resmî verilerin güvenilirliği, bilimsel bilginin itibarı, üniversitelerin araştırma kapasitesi, sorumlu gazetecilik, medya okuryazarlığı ve kamuoyunun doğru bilgiye erişimi bu açıdan demokratik toplumun temel ihtiyaçları arasında görülmelidir.
İnsanların farklı yorumlara sahip olması demokrasinin gereğidir; ancak gerçekliğin bütünüyle siyasi kimliklere göre parçalanması ortak karar alma kapasitesini zayıflatır.
Bu nedenle toplum olarak ortak bir düşünceye değil, ortak bir gerçeklik zeminine ihtiyacımız vardır.
Liderlerin ve kanaat önderlerinin sorumluluğu büyüktür
Toplumsal uzlaşma yalnızca vatandaşlardan beklenebilecek bir erdem değildir. Siyasi liderler, akademisyenler, gazeteciler, sanatçılar, sivil toplum temsilcileri ve geniş kitleler üzerinde etkisi bulunan kanaat önderleri kullandıkları dilin toplumsal sonuçlarının farkında olmak zorundadır.
Siyasi liderin görevi elbette kendi görüşünü savunmak, rakiplerini eleştirmek ve seçmenlerini ikna etmektir. Ancak milyonlarca insanın takip ettiği bir kişinin kullandığı her ifade, yalnızca siyasi rakibine değil, rakibinin seçmenlerine de ulaşır.
Siyasi rakibi eleştirmek ile o rakibe oy veren milyonlarca insanı değersizleştirmek arasında önemli bir fark vardır.
Aynı şekilde kendi tabanını motive etmek ile toplumun diğer kesimlerini sürekli bir tehdit gibi göstermek de aynı şey değildir.
Liderliğin gerçek sınavlarından biri tam burada ortaya çıkar.
Gerçek liderlik, yalnızca kendisine oy verenleri harekete geçirmek değil, kendisine oy vermeyen insanların haklarının da kendi yönetiminde güvende olduğunu hissettirebilmektir.
Siyasi liderlik bu seviyeye ulaştığında rekabet sona ermez, fakat rekabetin dili değişir. İnsanlar siyasi tercihlerine göre birbirlerinin vatanseverliğini, vatandaşlığını veya ülkeye aidiyetini sorgulamaya daha az ihtiyaç duyar.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında siyasetin ve kamusal hayatın dilini güçlendirmek istiyorsak, önce toplumun önünde konuşanların sorumluluk bilincini yükseltmemiz gerekir.
Müzakere kültürü yeniden güçlendirilmelidir
Toplumsal sorunların önemli bir bölümü tek bir kurumun veya tek bir siyasi anlayışın çözebileceğinden daha karmaşık hâle gelmiştir. Ekonomi, eğitim, enerji, göç, nüfus, şehirleşme, afetler, çevre ve teknoloji gibi meseleler uzun vadeli ve çok aktörlü politikalar gerektirmektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin müzakere kapasitesini yükseltmesi bir nezaket meselesi değil, yönetim kapasitesi meselesidir.
TBMM farklı siyasi görüşlerin millet adına konuşabildiği en önemli müzakere zemini olmalı; üniversiteler siyasi kamplaşmaların dışında bilimsel bilgi ve eleştirel düşünce üretebilmeli; meslek kuruluşları ve sivil toplum kendi alanlarındaki bilgi birikimini karar süreçlerine taşıyabilmeli; yerel yönetimler yaşadıkları kentlere ilişkin kararları vatandaşla birlikte tartışabilmeli; medya ise yalnızca gerilimi büyüten bir alan değil, farklı görüşlerin birbirini duyabileceği bir kamusal zemin oluşturabilmelidir.
Burada amaç toplumun bütün kesimlerini aynı düşünceye taşımak değildir.
Amaç, farklı görüşlerin birbirini yok etmeye çalışmadan aynı masa etrafında bulunabilmesini sağlamaktır.
Müzakere kültürü, kendi düşüncesinden vazgeçmek değildir. Bazen karşı tarafın haklı olabileceğini kabul edebilmek, kendi teklifini gerekçelendirebilmek ve ortak çözüm üretme ihtimalini açık tutabilmektir.
Bu nedenle güçlü demokrasi yalnızca konuşma özgürlüğü değil, dinleyebilme yeteneği de gerektirir.
Üniversiteler ve düşünce dünyası ortak aklın üretim merkezleri olmalıdır
Türkiye’nin temel meselelerini yalnızca günlük siyasi tartışmanın diliyle değerlendirmek yeterli değildir. Ülkenin uzun vadeli sorunları bilimsel veri, uzmanlık, disiplinler arası çalışma ve farklı görüşlerin özgürce tartışılabildiği düşünce ortamları gerektirir.
Üniversitelerin, araştırma merkezlerinin, meslek kuruluşlarının ve sivil toplumun görevi siyasi kararların yerine geçmek değildir. Ancak bu kurumlar karar vericilerin önüne daha fazla seçenek, daha güçlü analiz ve daha sağlam bilgi koyabilir.
Bir ülkenin ortak akıl kapasitesi de büyük ölçüde burada ölçülür.
Ortak akıl herkesin aynı şeyi söylemesi değildir.
Ortak akıl, farklı bilgi ve tecrübelerin aynı problemi çözmek üzere buluşabilmesidir.
Türkiye’nin ikinci yüzyılında güçlü üniversiteler, nitelikli düşünce kuruluşları ve bağımsız uzmanlık mekanizmaları yalnızca bilim dünyasının meseleleri olarak görülmemelidir. Bunlar aynı zamanda devletin ve toplumun uzun vadeli düşünme kapasitesinin parçalarıdır.
Çünkü geleceği yalnızca hızlı karar verenler değil, doğru düşünceyi doğru zamanda üretebilen toplumlar şekillendirir.
Toplumsal uzlaşmanın ekonomik bir değeri vardır
Toplumsal huzur ve güven çoğu zaman yalnızca sosyal hayat açısından değerlendiriliyor. Oysa bunların doğrudan ekonomik sonuçları da bulunmaktadır.
Ekonomi büyük ölçüde geleceğe ilişkin beklentiler üzerinde işler. Yatırımcı uzun vadeli plan yapabilmek, girişimci risk alabilmek, çalışan emeğinin karşılığını görebilmek ve genç insan geleceğini kendi ülkesinde kurabilmek için belirli bir güven ortamına ihtiyaç duyar.
Sürekli siyasi gerilim ve toplumsal belirsizlik, ekonomik kararların vadesini kısaltabilir. İnsanlar uzun vadeli yatırım yerine kısa vadeli güvenlik arayışlarına yönelebilir.
Bu nedenle toplumsal istikrar, toplumun susması veya sorunların konuşulmaması anlamına gelmez.
Gerçek istikrar, ihtilafların meşru ve barışçı kanallardan çözülebildiği, seçimlerin ekonomik ve toplumsal hayat açısından sürekli bir kırılma beklentisi üretmediği ve siyasi rekabetin ülkenin ortak kapasitesini aşındırmadığı bir ortamdır.
Başka bir ifadeyle toplumsal uzlaşma yalnızca demokratik bir değer değil, kalkınmanın da görünmeyen altyapılarından biridir.
Demokratik Türkiye aynı zamanda üreten Türkiye olmak zorundadır
Serimizin son yazısında özellikle vurgulanması gereken alanlardan biri üretimdir. Çünkü Türkiye’nin geleceği yalnızca nasıl yönetileceğiyle değil, ne kadar üretebildiğiyle de belirlenecektir.
Bilgi üreten üniversiteler, yüksek teknoloji geliştiren şirketler, verimli tarım yapan çiftçiler, katma değerli üretime geçen sanayiciler, dünya ölçeğinde bilim yapan araştırmacılar, kültür ve sanat üreten insanlar ve yenilikçi kamu politikaları geliştiren kurumlar aynı milli üretim kapasitesinin parçalarıdır.
Bu nedenle “üreten Türkiye” kavramını yalnızca fabrika sayısıyla sınırlandırmak doğru değildir.
Türkiye; bilim üretmelidir, teknoloji üretmelidir, enerji üretmelidir, tarımsal değer üretmelidir, sanayi ve savunma teknolojisi üretmelidir, kültür üretmelidir, nitelikli eğitim ve insan kaynağı üretmelidir.
Ancak sürdürülebilir üretimin önemli şartlarından biri de güven ve istikrardır. İnsanların kurallara, emeğinin karşılığına, ülkenin geleceğine ve toplumsal huzura güvenmediği bir ortamda üretim kapasitesini uzun vadede yüksek tutmak zorlaşır.
Bu nedenle demokratik Türkiye ile üreten Türkiye birbirinden ayrı hedefler değildir.
Demokratik güven, toplumsal huzur ve üretim kapasitesi aynı güçlü Türkiye idealinin birbirini tamamlayan unsurlarıdır.
Üretmek kadar adil paylaşabilmek de önemlidir
Bir ülkenin ekonomik büyüklüğünün artması tek başına toplumsal huzur üretmeyebilir. Eğer vatandaşların önemli bir bölümü ülkenin gelişmesinden pay alamadığını veya kendi çocuklarının daha iyi bir geleceğe ulaşma imkânının giderek azaldığını düşünüyorsa, ekonomik büyümenin toplumsal aidiyete katkısı sınırlı kalabilir.
Bu nedenle üretim ile adalet birbirinin karşısına konulmamalıdır.
Üretmeden paylaşmak sürdürülebilir değildir; üretilen değeri toplumun geniş kesimlerine taşıyamamak ise sosyal bütünleşmeyi zayıflatabilir.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında fırsat eşitliği bu açıdan stratejik öneme sahiptir. Bir çocuğun geleceğinin yalnızca ailesinin ekonomik durumuna göre belirlenmemesi, bir gencin doğduğu bölgenin hayat boyunca ulaşabileceği imkânları sınırlamaması ve insanların liyakatle yükselme ümidini kaybetmemesi gerekir.
Sosyal adalet yalnızca gelir politikası değildir.
Aynı zamanda vatandaşın ülkesine ve geleceğine bağlanmasını sağlayan bir aidiyet politikasıdır.
İnsanlar geleceğin kendileri ve çocukları için daha iyi olabileceğine inanırlarsa ortak geleceğe daha fazla yatırım yaparlar.
Gençler Türkiye’nin ortak geleceğine inanabilmeli
Cumhuriyetin ikinci yüzyılının büyük bölümünü bugünün gençleri yaşayacaktır. Bu nedenle gençlere ilişkin asıl mesele yalnızca onları karar süreçlerine dâhil etmek değildir; bu ülkenin geleceğine inanabilecekleri koşulları oluşturmaktır.
Bir genç iyi eğitim alabileceğine, bilgi ve emeğiyle yükselebileceğine, iş kurabileceğine, bilim yapabileceğine, fikirlerini ifade edebileceğine ve başarılı olduğunda karşılığını görebileceğine inanıyorsa ülkesine ilişkin gelecek tasavvuru güçlenir.
Gençlerin önemli bir bölümü geleceğini sürekli başka ülkelerde aramaya başlıyorsa bunu yalnızca bireysel tercih olarak değerlendirmek doğru olmaz.
Türkiye’nin ikinci yüzyılda gençlerine verebileceği en güçlü mesaj şudur:
“Bu ülkenin geleceğinde senin için de yer var.”
Bu mesaj yalnızca sözle verilemez. Nitelikli eğitimle, liyakatle, fırsat eşitliğiyle, bilim ve teknoloji yatırımlarıyla ve gençlerin potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri bir toplumsal ortamla somutlaşır.
Güçlü Türkiye, gençlerini yalnızca yetiştiren değil, onları kendi geleceğinin taşıyıcısı hâline getirebilen Türkiye olacaktır.
Güçlü Türkiye çok boyutlu bir güç anlayışına dayanmalıdır
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında “güçlü Türkiye” kavramını yalnızca askeri veya ekonomik kapasite üzerinden tanımlamak yeterli değildir.
Elbette güçlü savunma kapasitesi, büyük ekonomi, enerji güvenliği ve uluslararası etkinlik milli gücün vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak bunların sürdürülebilir olması için başka güç kaynaklarına da ihtiyaç vardır.
Hukuk güvenliği, nitelikli eğitim, bilimsel üretim, teknolojik yetkinlik, toplumsal dayanışma, kültürel birikim, genç ve yetişmiş insan kaynağı, ekonomik üretkenlik ve ortak aidiyet milli gücün birbirini tamamlayan parçalarıdır.
Bir alanın zayıflığı zaman içerisinde diğer alanları da etkiler. Bilim üretemeyen ülkenin sanayisi dışa bağımlı kalabilir; nitelikli insanını kaybeden ülke teknoloji yarışında gerileyebilir; toplumsal dayanışması zayıf olan ülke büyük krizlerde daha kırılgan hâle gelebilir.
Bu nedenle Cumhuriyetin ikinci yüzyılında güçlü Türkiye, yalnızca daha fazla güce sahip olan değil, gücünün kaynaklarını çeşitlendiren ve bunları ortak bir gelecek stratejisinde birleştirebilen Türkiye olmalıdır.
Türkiye’yi yeniden düşünmek Cumhuriyeti yeniden kurmak değildir
Serimizin üst başlığı olan “Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında Türkiye’yi Yeniden Düşünmek” ifadesinin de finalde açık biçimde anlamlandırılması gerekir.
Türkiye’yi yeniden düşünmek, Cumhuriyetin temelini yeniden kurmak veya anayasal devlet yapısının kurucu niteliklerini değiştirmek anlamına gelmemektedir.
Tam tersine, Cumhuriyetin değiştirilemez temel niteliklerini koruyarak yüz yıllık tecrübesinden öğrenmek, başarılarını daha ileri taşımak, eksikliklerini gidermek ve değişen dünyanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni kapasite oluşturmak anlamına gelmektedir.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılı bir kopuş değil, gelişme ve güçlenme dönemidir.
Geçmişi reddetmeden eleştirebilmek, Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkarken eksikleri konuşabilmek ve ortak geleceği daha güçlü hâle getirecek çözümler aramak demokratik olgunluğun gereğidir.
Cumhuriyetin birinci yüzyılı büyük bir tarihsel birikim bıraktı.
İkinci yüzyılın sorumluluğu bu birikimi daha ileri taşımaktır.
Üç yazının sonunda vardığımız yer
Bu üç yazılık seri boyunca Türkiye’nin ikinci yüzyılına üç ayrı pencereden baktık.
İlk yazıda devletin ve kurumsal düzenin niteliğini değerlendirdik.
İkinci yazıda siyasal temsilin ve siyasi kültürün nasıl daha nitelikli hâle gelebileceğini tartıştık.
Bu son yazıda ise bütün bunların üzerinde yükseldiği toplumsal zemini ele aldık.
Artık cevap vermemiz gereken soru şudur:
Türkiye’nin insanları farklılıklarına rağmen nasıl birlikte yaşayacak, birlikte üretecek ve ortak geleceği birlikte taşıyacaktır?
Cevap, herkesi aynılaştırmak değildir.
Cevap; millî birliği güçlendirmek, millî dayanışmayı canlı tutmak, vatandaşlık eşitliğini korumak, siyasi rekabeti toplumsal düşmanlığa dönüştürmemek, ortak gerçeklik zeminini kaybetmemek, üretmek ve üretilen değeri daha adil paylaşabilmektir.
Toplumların gerçek gücü yalnızca kriz anlarında kenetlenmeleriyle değil, normal zamanlarda birbirleriyle birlikte yaşayabilmeleriyle ölçülür.
Türkiye'nin ikinci yüzyılda ihtiyaç duyduğu toplumsal olgunluk da budur.
Yeni kamplaşmalar değil, ortak gelecek iradesi
Türkiye’nin önünde çok büyük fırsatlar olduğu kadar çözülmesi gereken önemli meseleler de bulunmaktadır. Eğitim, ekonomi, teknoloji, enerji, tarım, demografi, afetler, şehirleşme, çevre ve küresel rekabet gibi konular herhangi bir siyasi partinin tek başına meselesi değildir.
Bunların tamamı Türkiye'nin ortak meseleleridir.
Dolayısıyla bu sorunlara çözüm ararken ilk refleksimiz önerinin hangi siyasi çevreden geldiğini sormak değil, ülkeye ne kadar fayda sağlayacağını değerlendirmek olmalıdır.
Doğru bir öneriyi yalnızca karşı siyasi kesimden geldiği için reddetmemek, ülkenin başarısını kimin gerçekleştirdiğine bakmadan sahiplenebilmek ve yanlışı kim yaparsa yapsın aynı ölçüyle eleştirebilmek güçlü bir demokratik kültürün işaretidir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni kamplaşmalar değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, millî birlik ve dayanışmayı güçlendiren yeni bir ortak gelecek iradesidir.
Bu irade, siyasi görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmaz; fakat ülkenin temel meselelerinde farklı kesimlerin aynı sorumluluğu taşıyabilmesini sağlar.
Son söz: Türkiye’nin ortak geleceği
Cumhuriyetin ikinci yüzyılının Türkiye’si geçmişiyle kavga eden değil, geçmişinden öğrenen; farklılıklarından korkan değil, onları demokratik hayatın doğal zenginliği olarak gören; hukukunu, üretim kapasitesini, bilimini, teknolojisini ve insan kaynağını sürekli geliştiren bir Türkiye olmak zorundadır.
Bu ülkede herkes aynı düşünmeyecektir.
Zaten düşünmemelidir.
Farklı siyasi partilere oy verecek, ülkenin meselelerine farklı pencerelerden bakacak ve farklı çözüm yolları savunacağız.
Demokrasi de tam olarak bunun için vardır.
Ancak bütün farklılıklarımızın üzerinde değişmeyen bir gerçek bulunmaktadır:
Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bir bütündür ve geleceği hepimizin ortak sorumluluğudur.
Bu bilinç güçlü olduğu sürece farklılıklarımız bizi zayıflatmak zorunda değildir. Tam tersine, düşünce zenginliğimizi ve çözüm kapasitemizi artırabilir.
Artık birbirimizi yenmekten daha büyük bir hedefe ihtiyacımız vardır:
Türkiye için birlikte başarmak.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni kutuplar değil, millî birlik içerisinde ortak gelecek iradesidir; sürekli kamplaşma değil, toplumsal güven ve demokratik uzlaşmadır.
Ve üç yazılık serimizin sonunda vardığımız temel sonuç şudur:
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında güçlü Türkiye’nin yolu; değiştirilemez anayasal temellerine bağlı demokratik devletten, nitelikli siyasetten, millî birlik ve dayanışmadan, üretimden, adil paylaşımdan ve toplumun geleceğe birlikte güvenle bakabilmesinden geçecektir.
Oğuz Poyrazoğlu
Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi, Dr. Öğr. Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı – Köşe Yazarı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Kaynaklar ve Başvuru Metinleri
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası – T.C. Anayasa Mahkemesi
- OECD – Trust and Democracy
- OECD – OECD Survey on Drivers of Trust in Public Institutions
- Avrupa Konseyi – Civil Participation in Decision-Making
- Avrupa Konseyi – Guidelines for Civil Participation in Political Decision Making
- Birleşmiş Milletler – Sürdürülebilir Kalkınma Amacı 16: Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
Bu yazı; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilemez temel hükümleri başta olmak üzere yukarıda yer verilen demokrasi, kamu güveni, toplumsal dayanışma, katılımcılık ve güçlü kurumlara ilişkin kurumsal başvuru metinlerinden yararlanılarak, bireysel görüş, analiz ve değerlendirmelerim çerçevesinde kaleme alınmıştır.
YORUM YAP