YAZARLAR

08 Eylül 2026 Salı, 00:17

Yüksek Masa mı, Sıcak Sofra mı?: Oxford'un "Formal Hall" Geleneği ve Türk Misafirperverliği

Doç. Dr. Ceyhun Uçuk - Oxford

Bir sofra karın doyurmanın mekanı olmasının ötesinde kimin kim olduğunu, kimin nereye ait olduğunu ilan eden sessiz bir sahne midir? Bir gastronomi akademisyeni ve aynı zamanda mutfakta ter döken bir şef olarak yıllardır bu soruyla boğuşuyorum; ama sorunun bu kadar keskin biçimde önüme düşmesi için Oxford'a, bir "Formal Hall" akşamına tanıklık etmem gerekti.

Karşımda yüzlerce yıldır aynı taş duvarlar arasında tekrarlanan bir tören: öğrenciler uzun masalarda, hocalar ve konuklar ise bir basamak yüksekteki "high table"da. Bir kıdemli akademisyen ayağa kalktı, salon sustu, Latince birkaç kelime söylendi: "Benedictus benedicat" yani; "Kutsanmış Olan kutsasın." Yemek ancak o andan sonra başlayabildi. Orada oturmuş izlerken sordum kendime: Bu bir yemek midir, yoksa yemeğin kılığına girmiş bir iktidar sahnesi midir?

Taş Duvarların Hafızası: Formal Hall Nereden Geliyor?

Oxford'un "Formal Hall" geleneği, Merton'ın 1264'te, Oriel'in 1326'da kurulduğu döneme kadar uzanır ve doğrudan manastır yemekhanelerinin mirasıdır: keşişlerin sessizlik içinde, hiyerarşik bir düzende ve dua eşliğinde yemek yeme alışkanlığı, laik kolejlere neredeyse hiç bozulmadan aktarılmıştır. Bugün hala bazı kolejlerde cüppe zorunludur; geç kalan öğrenci kapıda çevrilebilir, sesli kahkaha hoş karşılanmaz, herkes servis alana kadar kimse çatalını kaldırmaz. Bu ritüelin zirvesi ise "Gaudy" adlı mezun yemekleridir (ben de Ekim ayı başında bir tanesine katılacağım): kolejler belirli dönemleri beş-yedi yılda bir davet eder, aynı Latince dua, aynı masa düzeni tekrar tekrar sahnelenir. Buradaki amaç karın doyurmak değildir - zamanı durdurmaktır. Antropologların tabiriyle bu bir "hafıza teknolojisi"dir: yemek, kurumun sürekliliğini bedene kazıyan bir araca dönüşür.

Bizim Sofralarımızda Hiyerarşi Yok mu Sanıyorduk?

Türk misafirperverlik geleneğini hiyerarşisiz, tamamen eşitlikçi bir masal gibi anlatmayı severiz; oysa Osmanlı sarayının "sofra-i hümayun" düzeninde kimin hangi tabaktan, hangi sırayla yiyeceği kağıda dökülmüş kurallarla belirliydi. Vezirin sofrası, ulemanın sofrası, yeniçeri ağasının sofrası ayrıydı; protokol, tabak sayısında ve yemeğin çeşidinde somutlaşırdı. Bu yönüyle sarayın sofra düzeni, Oxford'un "high table"ından hiç de uzak değildir - ikisi de yemeği, gücün gözle görülür kılındığı bir sahneye çevirir.

Ama Anadolu'nun köy ve mahalle sofralarına indiğimizde tablo tam tersine döner. Yer sofrasında - bugün hala pek çok evde yaşayan bir alışkanlıkta - herkes aynı örtünün etrafında, aynı seviyede oturur; tek ayrıcalık "baş köşe"nin konuğa ya da en yaşlıya bırakılmasıdır ki bu bir dışlama değil, tam tersine bir taçlandırmadır. Konuk, ev sahibinden daha yükseğe oturtulur. Oxford'da ise konuk, kurumun tepesindeki masaya ancak davetle ve kurumun bir parçası sayılarak çıkabilir. Biri konuğu tepeye çıkarır; diğeri konuğu tepede tutar, ama onu önce kurumsallaştırarak.

İki Dua, İki Ayrı Kutsama

Latince duanın işlevi ile bizim sofralarımızdaki "Bismillah" ya da yemek sonrası "Elhamdülillah"ın işlevi şaşırtıcı derecede örtüşür: ikisi de yemeği sıradan bir eylemden çıkarıp kutsal bir zamana sokar. Ama duanın öznesi aynı değildir. "Benedictus benedicat" kurumu, geleneği, kolejin kendisini kutsuyor gibi hissettirir çoğu zaman - sanki Tanrı'dan çok yüzyıllardır süren düzenin devamı dileniyordur. Bizim sofralarımızdaki dua ise emeğin, rızkın ve paylaşımın kutsanmasıdır; her zaman yetmeyecekmiş gibi görünen şeyin aslında yetmesine duyulan bir şükürdür.

Bu ince fark, aslında iki kültürün misafirlik anlayışındaki en temel ayrımı taşır içinde. Anadolu'da "Tanrı misafiri" kavramı, konuğu neredeyse dokunulmaz kılar: davetsiz gelen bile ağırlanır, çünkü misafir "on kısmetle gelir, birini yer, dokuzunu bırakır" denir. Ekmek-tuz paylaşmak, iki taraf arasında neredeyse bozulmaz bir bağ kurar. Oxford'un "Formal Hall"ünde ise konukseverlik, kurumun kendini yeniden üretmesinin bir aracıdır; ne kadar sıcak karşılanırsanız karşılanın, orada asıl kutlanan sizin varlığınız değildir; kurumun yedi asırdır aynı kalabilmiş olmasıdır.

Peki hangisi daha "gerçek" bir misafirperverlik: kurumu ölümsüzleştiren mi, yoksa konuğu kutsayan mı? Belki de soruyu böyle sormak yanlış, çünkü ikisi de kendi coğrafyasının ihtiyacına cevap veriyor.

Oxford'da bir akşam yemeğine oturduğumda fark ettim ki, aslında hiç yemek yemiyordum - bir törene katılıyordum, yemek onun sadece bahanesiydi. Anadolu'nun sofralarında ise tam tersini yaşadım hep: tören yemeğin bahanesiydi, asıl mesele karşılıklı doyurmak ve doymaktı. Cüppeli de olsun, yer sofrasında da olsun, sofraya oturmak insanın kendini ve ait olduğu topluluğu birbirine hatırlatmasının en eski yollarından biri. Oxford'un taş salonunda Latince bir dua dinlerken aslında hiç de uzakta değildim; sadece aynı ihtiyacın başka bir dille söylenişini dinliyordum.


Doç. Dr. Ceyhun Uçuk – Köşe Yazarı
cucuk@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)