Kültürlerarası Diyalog Yemek Masasında Başlar! "Gastrodiplomasi"
Yemek, yalnızca hayatta kalmamızı sağlayan biyolojik bir yakıt mıdır? Yoksa tabağımızdaki her bir bileşen, binlerce yıllık bir göçün, ticaretin, savaşların ve kültürel etkileşimin sessiz ama bilge bir elçisi midir? Bir gastronomi akademisyeni ve aynı zamanda mutfakta ter döken bir şef olarak, cevabın kesinlikle ikincisi olduğunu söyleyebilirim.
Bugün, diplomatik masaların o "sert", köşeli ve çoğu zaman gergin gündemlerini yumuşatan, ülkeler arası buzları diplomasinin resmi dilinden çok daha hızlı eriten o görünmez güçten, yani Gastrodiplomasi'den bahsetmek istiyorum.
Bizler laboratuvarda lezzetin algısal boyutlarını, yemek seçimlerimizin beynimizde nasıl manipüle edildiğini incelerken aslında şunu görüyoruz: Lezzet, çeviriye ihtiyaç duymayan evrensel bir dildir. Bir ülkenin mutfağı, o ülkenin en samimi, en filtresiz ve en ikna edici hikaye anlatıcısıdır. Diplomaside buna "mideye giden yol" deyip geçmeyin; nörolojik verilerle sabittir ki bu, kelimenin tam anlamıyla zihinlere ve kalplere giden en kestirme yoldur.
Tabağın Politik Gücünü Yok Saymamalıyız!
Gastrodiplomasi, büyükelçiliklerde verilen, kristal kadehlerin çınladığı şık davetlerden ibaret değildir. Asıl güç, tabağın birleştiriciliğindedir. Bir kase çorbanın veya bir tabak mezenin paylaşılması, Orta Doğu'nun karmaşık tarihine, sınırların yarattığı gerginliğe dair önyargıları bir anlığına askıya alabilir.
Tarihsel sürece baktığımızda, örneğin acı biberin (Chili) Amerika kıtasından çıkıp İpek Yolu’nu nasıl geçtiğini, Asya ve Anadolu mutfaklarına nasıl nüfuz ettiğini incelediğimizde, sınırların ve milliyetlerin lezzet karşısında nasıl anlamsızlaştığını görürüz. Biberin bu yolculuğu, pasaportsuz ve vizesiz bir kültür elçiliğidir. Bugün bizim "yerel" sandığımız pek çok lezzet, aslında tarihin en büyük diplomatik başarılarıdır. Bakınız, paylaşılamayan “Döner”.
Deneysel çalışmalarımda ve akademik yayınlarımda sıkça vurguladığım "Deneysel Nörogastronomi" perspektifinden bakarsak mesele daha da derinleşiyor. Aynı masada oturup aynı yemeği deneyimleyen, aynı kokuyu alan ve aynı dokuyu hisseden insanların beyinlerinde benzer nöral ağların ateşlendiğini biliyoruz.
Yani lezzeti salt bir tatmin aracı olarak ele almaktan ziyade biyolojik bir empati kurma aracı olarak görmemiz gerekiyor. Karşınızdakinin kültürünü, çocukluğunda yediği yemeği "tattığınızda", onu "anlamaya" ve onun insani yönüne dokunmaya bir adım daha yaklaşırsınız. Bu noktayı kaçırmamamız lazım! Yemek masasında paylaşılan ekmek, beyindeki tehdit algısını azaltabilir, iş birliği dürtüsünü artırabilir. Bu, bilimin bize fısıldadığı bir barış formülüdür!
Lezzet Markalaşmalı: Ama Doğru Stratejiyle!
Türkiye gibi muazzam, katmanlı ve derin bir gastronomi mirasına sahip bir ülke için gastrodiplomasi, ulus ötesi politik stratejilerin tam kalbinde yer almalı. Gastronomiyi eklemlemediğimiz alanlarda, kültürel dilimiz, kendimizi anlatımımız hep eksik, hep biraz "tatsız" kalacaktır.
Ancak bu iş sadece lezzetli yemekler yapmakla, "dünyanın en iyi mutfağı bizde" demekle olmaz, olamaz. Bu işin bilimini, sosyolojisini ve tarihini de doğru okumakla olur. "Trends in Gastronomy" gibi akademik oluşumlarda ve makalelerimizde tartıştığımız üzere, mutfağımızı dünyaya anlatırken kuru tarifler bizim için tek başına yeterli bir argüman değildir. O tariflerin arkasındaki kültürel kodları, ritüelleri ve duyusal deneyimi de ihraç etmeliyiz.
Fakat burada çok kritik bir nüans var: Bunu yaparken deyim yerindeyse "el alemin bize güleceği" biçimde, stratejik hatalarla yapmamalıyız. Yani dünyaya örneğin ısrarla "humus" anlatmamalıyız. Zira etimolojik kökeni bile bize işaret etmiyor maalesef; bu, kültürel mülkiyet tartışmalarında bizi zayıf düşürecek bir hamledir. Bunun yerine, Anadolu'nun genetik kodlarına işlemiş, tarihsel ve coğrafi olarak bize ait olan, hikayesi güçlü ürünlere ve tekniklere odaklanmalıyız. Strateji, lezzet kadar önemlidir.
Yemek Masasında Barış
Yemek masası, toplumsal ve siyasi hiyerarşilerin yıkıldığı, gardların düştüğü nadir alanlardan biridir. Bir şef olarak tabağı tasarlarken estetiği, bir akademisyen olarak ise o tabağın algısını ve verisini ölçerken hep aynı şeyi hedeflerim: İnsanları ortak bir duyusal paydada buluşturmak.
Dünya, anlaşmazlıklarla, savaşlarla ve krizlerle dolu olabilir. Ancak sumaklı bir soğan salatasının ferahlığında veya fırından yeni çıkmış sıcak bir ekmeğin kokusunda hepimiz aynı dili konuşuruz. O an, politikacıların değil, insanın dilidir.
Unutmayalım; tarihteki en kalıcı barış antlaşmaları, bazen soğuk bir imza kalemi yerine sıcak bir yemeğe eşlik eden çatal bıçak sesleriyle başlar.
Doç. Dr. Ceyhun Uçuk – Köşe Yazarı
cucuk@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı
YORUM YAP