Üniversitelerde Yeni Dönem: Geleceği Bölümler Değil, Nitelik Belirleyecek
Yükseköğretim Kurulu'nun (YÖK) yapay zekâ, siber güvenlik, biyoteknoloji, finans teknolojileri ve oyun teknolojileri gibi alanlarda yeni programlar açılacağını duyurması, ilk bakışta sıradan bir eğitim haberi gibi algılanabilir. Oysa satır araları dikkatle okunduğunda bunun yalnızca yeni bölümlerin ilanı olmadığı; Türkiye'nin yükseköğretim anlayışında köklü bir dönüşümün işaret fişeği olduğu görülmektedir.
Asıl dikkat çeken nokta, açılan programlardan çok, yükseköğretimin bundan sonra hangi anlayışla şekillendirileceğidir. Çünkü YÖK'ün "istihdam üretmeyen programlarda artık ısrar edilmeyecek" yaklaşımı, uzun yıllardır sürdürülen yükseköğretim politikalarının yeniden tanımlandığını göstermektedir. Bu ifade, üniversitelerin yalnızca akademik kurumlar olarak değil, aynı zamanda ülkenin ekonomik kalkınma hedeflerine doğrudan katkı sunacak stratejik yapılar olarak konumlandırılmak istendiğini ortaya koymaktadır.
Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak bazı bölümlerin kontenjanlarının azaltılması, bazı programların zaman içinde kapatılması ve yeni açılacak bölümlerin iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına göre planlanması beklenebilir. Kaynakların etkin kullanılması ve mezun işsizliğinin azaltılması açısından bu anlayış önemli avantajlar sunmaktadır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken temel gerçek şudur: Üniversiteler yalnızca meslek kazandıran kurumlar değildir. Bilimsel araştırma yapan, bilgi üreten, kültürel mirası koruyan, eleştirel düşünceyi geliştiren ve toplumun geleceğini şekillendiren yapılardır. Yükseköğretimi yalnızca istihdam göstergeleri üzerinden değerlendirmek, üniversitenin çok yönlü misyonunu daraltma riskini de beraberinde getirebilir.
Yeni açılan programlara bakıldığında dikkat çeken ikinci önemli unsur, yapay zekânın artık belirli bir disiplinin konusu olmaktan çıkmış olmasıdır. "Tarih ve Yapay Zekâ", "Felsefe ve Yapay Zekâ", "İşletme ve Yapay Zekâ" gibi program isimleri ilk anda şaşırtıcı gelebilir. Ancak dünyada yaşanan akademik dönüşüm incelendiğinde bu gelişme oldukça doğal görünmektedir. Çünkü yapay zekâ artık yalnızca bilgisayar mühendislerinin ilgi alanı değildir. Tarihçiler milyonlarca arşiv belgesini yapay zekâ destekli yöntemlerle analiz etmekte, hukukçular ve felsefeciler algoritmaların etik ve hukuki boyutlarını tartışmakta, işletmeler ise karar süreçlerini veri temelli yapay zekâ sistemleriyle yeniden şekillendirmektedir. Bilginin üretim biçimi değişirken eğitim programlarının da aynı hızla dönüşmesi kaçınılmazdır.
Ancak burada asıl belirleyici unsur programların isimleri değil, içerikleridir. Klasik ders programlarının yanına birkaç yapay zekâ dersi eklemek gerçek bir dönüşüm anlamına gelmez. Yapay zekâ; araştırma yöntemlerinden proje üretimine, veri analizinden problem çözmeye kadar eğitimin bütününe uyumlu hale getirilmesi gereken yeni bir düşünme biçimidir. Müfredatlar bu anlayışla yeniden tasarlanmadığı sürece yapılan değişiklikler tabela değişikliğinin ötesine geçemeyecektir.
Nitekim son yıllarda dünyanın birçok üniversitesi program adlarına "Artificial Intelligence" veya "AI" ibaresini eklemektedir. Fakat uluslararası yükseköğretim çevrelerinde sıkça dile getirilen önemli bir uyarı vardır: Yapay zekâ yazmak kolaydır; yapay zekâ eğitimi vermek ise oldukça zordur. Çünkü nitelikli öğretim üyeleri, güçlü araştırma laboratuvarları, güncel yazılım altyapısı ve sektörle sürekli etkileşim gerektiren dinamik bir eğitim modeli oluşturulmadan isim değişikliklerinin öğrenciye gerçek bir katkı sağlaması mümkün değildir.
Program listesi incelendiğinde tercih edilen alanların büyük ölçüde küresel eğilimlerle uyumlu olduğu görülmektedir. Yapay zekâ, siber güvenlik, biyoteknoloji, finans teknolojileri, veri analitiği, ilaç geliştirme, mobil güvenlik ve oyun teknolojileri önümüzdeki yılların en hızlı büyümesi beklenen sektörleri arasında yer almaktadır. Savunma sanayinden sağlık teknolojilerine, dijital finanstan biyoteknolojiye kadar uzanan bu alanlarda yetişmiş insan kaynağına duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Dolayısıyla bu alanlara yönelik eğitim yatırımları stratejik açıdan doğru bir yönelim olarak değerlendirilebilir.
Ancak burada başka bir gerçek daha vardır: Geleceğin mesleklerini kesin olarak tahmin etmek kolay değildir. Üniversite eğitimi uzun soluklu bir süreçtir. Bugün üniversiteye başlayan bir öğrenci, mezun olduğunda bambaşka bir teknolojik dünyayla karşılaşabilir. Yakın geçmişte metaverse geleceğin en büyük teknolojik dönüşümü olarak görülüyor, blokzincir ve NFT uygulamaları birçok sektörün vazgeçilmez unsuru olarak değerlendiriliyordu. Bugün ise teknoloji gündemi farklı alanlara yönelmiş durumdadır. Bu nedenle yükseköğretim planlaması yalnızca bugünün popüler kavramlarına göre değil, öğrencilerin değişime hızla uyum sağlayabilecek temel bilgi ve becerileri kazanmasını sağlayacak esnek modeller üzerine kurulmalıdır.
İstihdam merkezli yaklaşımın en fazla tartışılacağı alan ise sosyal bilimler olacaktır. Tarih, felsefe, sosyoloji, arkeoloji ve sanat tarihi gibi disiplinler ekonomik getirileriyle ölçülemez. Bu alanlar toplumların ortak hafızasını oluşturur, kültürel sürekliliği sağlar, demokratik düşünceyi besler ve eleştirel bakış açısını geliştirir. Bir ülkenin kalkınması yalnızca teknoloji üretmesiyle değil; aynı zamanda güçlü bir düşünce, kültür ve bilim geleneği oluşturabilmesiyle mümkündür. Bu nedenle yükseköğretim planlamasında ekonomik beklentiler ile toplumsal ve kültürel sorumluluklar arasında sağlıklı bir denge kurulması zorunludur.
Türkiye'nin yükseköğretim sistemi geçmişte önemli deneyimler yaşamıştır. Pek çok yeni bölüm açılmış; ancak yeterli öğretim üyesi bulunamaması, laboratuvar eksiklikleri, uygulama olanaklarının sınırlı kalması ve sektörle güçlü iş birliklerinin kurulamaması nedeniyle beklenen başarı her zaman elde edilememiştir. Bu nedenle bugün de başarının ölçüsü açılan bölüm sayısı değil; güçlü akademik kadrolar, güncel müfredatlar, araştırma altyapısı, uygulamalı eğitim imkânları ve üniversite-sanayi iş birliğinin sürdürülebilirliğidir.
Bu değişim öğrenciler açısından da önemli bir mesaj taşımaktadır. Artık yalnızca diploma sahibi olmak kariyer için yeterli olmayacaktır. Hangi bölümden mezun olunursa olunsun; yabancı dil, veri okuryazarlığı, dijital yetkinlik, programlama mantığı, yapay zekâ araçlarını etkin kullanabilme, analitik düşünme, iletişim becerileri ve ekip çalışmasına yatkınlık mezunların en önemli rekabet avantajı olacaktır. İş dünyası giderek daha fazla diploma isminden ziyade bireyin sahip olduğu yetkinliklere odaklanmaktadır.
Sonuç olarak YÖK'ün açıkladığı yeni programlar, Türkiye'nin yükseköğretim sistemini dijital dönüşüm çağının ihtiyaçlarına uyarlamaya yönelik önemli bir iradenin göstergesidir. Ancak bu dönüşümün başarısı, açılan programların sayısıyla değil; bu programlarda verilen eğitimin niteliğiyle ölçülecektir. Güçlü akademik kadrolar, çağın gereklerine uygun müfredatlar, araştırma kültürü, teknoloji altyapısı ve sektörle kurulan sürdürülebilir iş birlikleri bu sürecin temel belirleyicileri olacaktır.
Çünkü geleceği belirleyecek olan tabelalarda yazan bölüm isimleri değildir. Geleceği belirleyecek olan; sorgulayan, araştıran, üreten, teknoloji geliştiren ve değişime yön verebilen nitelikli insan kaynağıdır. Üniversiteler de tam bu nedenle yalnızca bugünün iş gücünü değil, yarının bilim insanlarını, girişimcilerini, düşünürlerini ve liderlerini yetiştirmekle yükümlüdür. Türkiye'nin yükseköğretimde gerçek başarısı da ancak bu bütüncül bakış açısıyla mümkün olacaktır.
Sonuç ve Değerlendirme
Yükseköğretim Kurulu'nun yeni bölüm ve programlara ilişkin yaklaşımı, Türkiye'nin yükseköğretim sistemini değişen küresel dinamiklere uyumlu hâle getirme çabasının önemli bir göstergesidir. Yapay zekâ, siber güvenlik, biyoteknoloji, finans teknolojileri ve veri odaklı disiplinlere yapılan yatırım; bilgi ekonomisinin yükseldiği, dijital dönüşümün hızlandığı ve nitelikli insan kaynağının ülkelerin rekabet gücünü belirlediği günümüz koşullarında stratejik bir tercih olarak değerlendirilebilir.
Ancak yükseköğretimde gerçek dönüşüm, yalnızca yeni bölüm isimleri oluşturmakla sağlanamaz. Başarı; bilimsel niteliği yüksek akademik kadroların yetiştirilmesine, çağın ihtiyaçlarına uygun ve sürekli güncellenen müfredatların geliştirilmesine, güçlü araştırma altyapısının kurulmasına, üniversite-sanayi-kamu iş birliklerinin etkin biçimde işletilmesine ve öğrencilerin analitik düşünme, problem çözme, dijital okuryazarlık ile yaşam boyu öğrenme becerileriyle donatılmasına bağlıdır.
Diğer taraftan, üniversitelerin yalnızca kısa vadeli istihdam hedefleri doğrultusunda şekillendirilmesi, yükseköğretimin temel felsefesi açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konudur. Üniversiteler ekonomik kalkınmaya katkı sunarken aynı zamanda bilimsel araştırmanın, özgür düşüncenin, kültürel gelişimin ve toplumsal dönüşümün de merkezidir. Özellikle sosyal bilimler ve temel bilimler, doğrudan ekonomik çıktılar üretmeseler bile, bir ülkenin entelektüel birikimini, kültürel sürekliliğini ve bilimsel kapasitesini oluşturan vazgeçilmez alanlardır.
Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin başarısı; popüler teknolojileri takip eden değil, yeni teknolojileri geliştiren; değişime uyum sağlayan değil, değişimi yönlendiren bireyler yetiştirebilmesine bağlı olacaktır. Bunun için yükseköğretim politikalarının kısa vadeli istihdam beklentileri ile uzun vadeli bilimsel, kültürel ve toplumsal hedefler arasında dengeli bir anlayışla yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, bugün açılan yeni bölümler yalnızca eğitim sisteminde yapılan teknik düzenlemeler olarak görülmemelidir. Asıl mesele, bu programların ülkenin bilimsel üretim kapasitesine, teknolojik bağımsızlığına ve sürdürülebilir kalkınmasına ne ölçüde katkı sağlayacağıdır. Geleceğin üniversiteleri, yalnızca diploma veren kurumlar değil; bilgi üreten, yenilik geliştiren, eleştirel düşünceyi besleyen ve toplumsal dönüşüme öncülük eden merkezler olmak zorundadır. Türkiye'nin yükseköğretimde gerçek başarısı da ancak bu bütüncül vizyonun kararlılıkla uygulanmasıyla mümkün olacaktır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP