“Tüm Barışları Sona Erdiren Barış”: Modern Orta Doğu’nun Tarihsel Dna’sı ve Türkiye’nin Stratejik Konumu
Uluslararası ilişkiler literatüründe bazı eserler vardır ki yalnızca bir dönemi anlatmakla kalmaz, aynı zamanda bugünü anlamanın anahtarını da sunar. A Peace to End All Peace (Tüm Barışları Sona erdiren Barış), bu eserlerin başında gelir. David Fromkin tarafından kaleme alınan bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ile modern Orta Doğu’nun inşa sürecini analiz ederken, aslında günümüz krizlerinin tarihsel kökenlerini ortaya koymaktadır

Bugün Suriye’den Irak’a, Filistin’den Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada süreklilik arz eden çatışmaların anlaşılması, büyük ölçüde bu eserin sunduğu tarihsel çerçeveye bağlıdır. Zira Fromkin’in temel iddiası son derece nettir: Modern Orta Doğu, yerel dinamiklerin doğal evrimiyle değil, büyük ölçüde Batılı güçlerin hatalı, çelişkili ve çoğu zaman yüzeysel politikalarıyla şekillenmiştir.
I. Dünya Savaşı, yalnızca imparatorlukları yıkmakla kalmamış; aynı zamanda yeni bir dünya düzeninin de kapısını aralamıştır. Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, Orta Doğu’da büyük bir güç boşluğu yaratmıştır. Ancak bu boşluk, yerel aktörlerin doğal gelişimiyle değil; dış müdahalelerle doldurulmuştur.
Özellikle Birleşik Krallık ve Fransa, bölgeyi kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda yeniden tasarlamış; bu süreçte bölgenin etnik, mezhepsel ve tarihsel gerçeklikleri büyük ölçüde göz ardı edilmiştir. Sykes-Picot Anlaşması ve Balfour Deklarasyonu gibi kritik gelişmeler, bu yapay düzenin temel taşlarını oluşturmuştur.
Ortaya çıkan sınırlar, ne tarihsel sürekliliğe ne de toplumsal gerçekliğe dayanıyordu. Irak, Suriye ve Ürdün gibi devletler, çoğu zaman farklı kimliklerin zorla bir araya getirildiği siyasi yapılar olarak inşa edilmiştir. Bu durum, kısa vadede bir düzen sağlamış gibi görünse de uzun vadede kronik istikrarsızlığın temelini oluşturmuştur.
Fromkin’in en çarpıcı tespitlerinden biri, aynı dönemde farklı aktörlere verilen çelişkili vaatlerdir. Araplara bağımsızlık sözü verilirken, Yahudilere ulusal yurt vaadi sunulmuş; Fransızlarla ise bölge paylaşımı konusunda gizli anlaşmalar yapılmıştır. Bu çok katmanlı diplomatik ikiyüzlülük, özellikle Filistin meselesinde kalıcı bir çatışma zemini yaratmıştır.
Bu bağlamda kitabın başlığı son derece anlamlıdır: "Tüm Barışları Sona Erdiren Barış.” Yani savaş sonrası kurulan düzen, gerçek bir barış üretmek yerine sürekli kriz üreten bir sistem inşa etmiştir.
Her ne kadar Fromkin’in analizi güçlü bir çerçeve sunsa da Orta Doğu’nun bugünkü durumunu anlamak için farklı tarihsel yaklaşımları birlikte değerlendirmek gerekir. Bu noktada İlber Ortaylı, Bernard Lewis ve Eugene Rogan gibi isimlerin katkıları belirleyicidir.
Merhum Ortaylı, Osmanlı’nın yalnızca çöken bir yapı değil, aynı zamanda çok uluslu bir denge sistemi olduğunu vurgular. Ona göre sorun yalnızca dış müdahale değil; aynı zamanda bu düzenin yerine güçlü bir kurumsal yapının kurulamamış olmasıdır.
Lewis ise daha derin bir perspektif sunarak, bölgedeki sorunların yalnızca 20. yüzyıl politikalarıyla açıklanamayacağını; kültürel, dini ve medeniyet temelli uzun vadeli dinamiklerin de belirleyici olduğunu savunur.
Rogan ise bu tartışmaya sahadan bakar. Ona göre Orta Doğu halkları pasif unsurlar değil, aksine sürecin aktif belirleyicileridir. Aşiretler, yerel liderler ve toplumsal hareketler, bölgenin kaderini şekillendiren temel aktörlerdir.
Bugün Suriye’de yaşanan iç savaş, Irak’taki istikrarsızlık ve Filistin meselesi, bu tarihsel çerçevenin doğrudan uzantılarıdır. Yapay sınırlar, kurumsal zayıflık, kimlik çatışmaları ve dış müdahaleler bir araya gelerek sürekli kriz üreten bir yapı ortaya çıkarmıştır.
Bu nedenle Orta Doğu’daki hiçbir sorun, tek bir nedene indirgenemez. Aksine bu coğrafya, tarihsel mirasın, jeopolitik müdahalelerin, kültürel dinamiklerin ve yerel güç mücadelelerinin kesişim noktasında şekillenmektedir.
Bu tablo içerisinde Türkiye, sıradan bir bölge ülkesi değildir. Osmanlı’nın mirasçısı olarak Türkiye, Orta Doğu’yu dışarıdan değil içeriden tanıyan nadir aktörlerden biridir. Bu durum, Türkiye’ye hem önemli avantajlar hem de ciddi sorumluluklar yüklemektedir.
Türkiye’nin jeopolitik konumu, onu kaçınılmaz biçimde bölgesel krizlerin merkezine yerleştirirken; tarihsel hafızası ise denge kurucu bir rol üstlenmesine imkân tanımaktadır. Ancak bu rol, yalnızca tarihsel mirasla değil; aynı zamanda güçlü kurumsal yapı, rasyonel dış politika ve sahadaki gerçekliklerle uyumlu stratejilerle sürdürülebilir.
Mevcut veriler ışığında Orta Doğu için en gerçekçi senaryo, tam anlamıyla bir barıştan ziyade “yönetilebilir istikrarsızlık”tır. Büyük savaşların yerini düşük yoğunluklu ama süreklilik arz eden çatışmalar almakta; krizler çözülmekten çok yönetilmektedir.
Bu durum, Fromkin’in tezini bir kez daha doğrular niteliktedir: Yüzyıl önce kurulan düzen, hâlâ kendi krizlerini üretmeye devam etmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Orta Doğu’nun son yüzyılına bakıldığında ortaya çıkan en temel gerçek şudur: Bu coğrafyada yaşanan krizler, anlık gelişmelerin değil, tarihsel sürekliliğin ürünüdür. A Peace to End All Peace’in ortaya koyduğu çerçeve, bize yalnızca geçmişte neyin yanlış yapıldığını değil, aynı zamanda bugün neden benzer sorunların tekrarlandığını da göstermektedir.
Her şeyden önce, modern Orta Doğu’nun kuruluş sürecinde yapılan en büyük hata; bölgenin kendi iç dinamiklerinin, toplumsal dokusunun ve tarihsel birikiminin yeterince dikkate alınmamasıdır. Dış müdahalelerle çizilen sınırlar, kısa vadeli jeopolitik çıkarları karşılamış; ancak uzun vadede devletlerin meşruiyetini zayıflatan, toplumları parçalı hale getiren ve çatışmayı kalıcılaştıran dramatik bir yapı üretmiştir. Bu yönüyle bakıldığında, “barış” adına kurulan düzenin aslında sürdürülebilir bir istikrar değil, ertelenmiş krizler yarattığı açıkça görülmektedir.
Bununla birlikte, meseleyi yalnızca dış müdahalelere indirgemek de eksik bir değerlendirme olacaktır. İlber Ortaylı’nın işaret ettiği gibi, Osmanlı sonrası dönemde ortaya çıkan kurumsal boşluk doldurulamamış; devlet geleneğinin sürekliliği kesintiye uğramıştır. Bu durum, yeni kurulan siyasi yapıların toplumsal taban bulmasını zorlaştırmış ve devlet ile toplum arasındaki bağın zayıflamasına neden olmuştur. Dolayısıyla sorun, yalnızca sınırların yapaylığı değil; aynı zamanda bu sınırlar içinde işleyen güçlü ve kapsayıcı kurumların inşa edilememesidir.
Öte yandan Bernard Lewis’in vurguladığı kültürel ve medeniyet temelli faktörler de göz ardı edilemez. Kimlik, mezhep ve tarih algısı gibi unsurlar, modern siyasal çatışmaların derinlik kazanmasına yol açmaktadır. Bu durum, Orta Doğu’daki krizlerin yalnızca siyasi değil; aynı zamanda sosyolojik ve psikolojik boyutlara sahip olduğunu göstermektedir. Bu nedenle çözüm arayışlarının da çok boyutlu olması kaçınılmazdır.
Eugene Rogan’ın yaklaşımı ise önemli bir gerçeği hatırlatır: Bölge halkları ve yerel aktörler, tarihin pasif nesneleri değildir. Aksine, çatışmaların seyrini belirleyen aktif unsurlardır. Bu bağlamda Orta Doğu’daki gelişmeleri yalnızca büyük güçlerin müdahalesiyle açıklamak, yerel dinamikleri görmezden gelmek anlamına gelir ki bu da analizi eksik bırakır.
Bu çok katmanlı yapı dikkate alındığında, Orta Doğu’nun bugünkü durumunu açıklayan en gerçekçi model; tarihsel miras, yapay sınırlar, kimlik çatışmaları ve yerel güç mücadelelerinin birleşimidir. Bu unsurların her biri tek başına belirleyici değildir; ancak birlikte ele alındığında sürekli kriz üreten bir sistem ortaya çıkmaktadır.
Bu noktada Türkiye’nin konumu ayrı bir önem taşımaktadır. Türkiye, hem Osmanlı mirasının taşıyıcısı olması hem de modern uluslararası sistemin bir parçası olarak iki farklı dünyanın kesişim noktasında yer almaktadır. Bu durum Türkiye’ye önemli fırsatlar sunduğu kadar ciddi sorumluluklar da yüklemektedir. Türkiye’nin bölgedeki rolü, yalnızca askeri veya diplomatik araçlarla değil; aynı zamanda tarihsel tecrübe, kurumsal kapasite ve çok boyutlu stratejik akılla şekillenmelidir.
Önümüzdeki döneme ilişkin en gerçekçi öngörü, Orta Doğu’da tam anlamıyla bir barışın kısa vadede mümkün olmadığıdır. Bunun yerine, “yönetilebilir istikrarsızlık” olarak tanımlanabilecek bir denge durumunun devam etmesi muhtemeldir. Bu denge, büyük ölçekli savaşların önüne geçerken, düşük yoğunluklu çatışmaların sürekliliğini de beraberinde getirecektir.
Sonuç olarak, Orta Doğu’yu anlamak ve bu coğrafyada kalıcı bir istikrar arayışına girmek isteyen her aktör için en temel gereklilik şudur: Tarihi doğru okumak. Zira tarih, yalnızca geçmişin kaydı değil; aynı zamanda geleceğin de en güçlü belirleyicisidir. "A Peace to End All Peace" bu anlamda bir uyarı niteliği taşımaktadır: Eğer geçmişte yapılan hatalar doğru analiz edilmezse, farklı aktörler tarafından farklı zamanlarda yeniden üretilmeye devam edecektir.
Bu nedenle asıl mesele, Orta Doğu’da barışın nasıl kurulacağı değil; hangi hataların tekrar edilmeyeceğinin doğru biçimde tespit edilmesidir. Ancak bu şekilde, “Tüm Barışları Sona Erdiren Barış” paradoksunun ötesine geçmek mümkün olabilir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Tüm Barışları Sona Erdiren Barış”: Modern Orta Doğu’nun Tarihsel Dna’sı ve Türkiye’nin Stratejik Konumu Videosu İçin bağlantıyab tıklayınız.
https://www.youtube.com/watch?v=VDTQGXld9xA
YORUM YAP