YAZARLAR

31 Ocak 2026 Cumartesi, 00:00

Korkuluk: İnsanın Kendine Bakamadığı Ayna

Korkuluk… Adı gibi korkutucu, ama neden insan siluetinde yapılır?
Tarlaların ortasında, uçsuz bucaksız toprakların sessizliğinde dikilmiş o tanıdık figürü gözünüzde canlandırın: Rüzgâr estikçe kolları hafifçe sallanan, başında yırtık ve yamuk bir şapka, üzerinde ne zaman giyildiği bile belli olmayan eski elbiseler. İlk bakışta son derece aciz, hatta gülünçtür. Ne keskin dişleri vardır, ne pençeleri; ne kükreyebilir, ne saldırabilir. Canlı bile değildir- sadece tahta ve birkaç bez parçasından ibarettir.


Ama garip bir şekilde işe yarar. Tarlayı korur, kuşları uzak tutar. Çünkü kuşlar, bu şeklin neyi temsil ettiğini iyi bilirler. Doğa da bilir. Yüzyıllar boyunca yaşanan yakılan ormanların, kurutulan toprakların, hoyratça tüketilen yaşamın hafızası hâlâ tazedir. Korkulan şey korkuluğun kendisi değil, onun çağrıştırdığı varlıktır.

Asıl tehlike keskin dişlerde veya güçlü pençelerde değildir. Tehlike, düşünen, plan yapan, sınır tanımayan ve çoğu zaman vicdanını geride bırakan insandadır. Korkuluk, bu gerçeğin tarlanın ortasına dikilmiş sessiz ama çarpıcı bir hatırlatıcısıdır. Doğa konuşmaz; fakat hafızası güçlüdür ve bu hafıza, insan siluetini görünce temkinli olmayı, korkmayı öğrenmiştir.

Yıllarca bize şu öğretilmiştir: Doğanın en vahşi ve tehlikeli canlıları aslan, kaplan ve canavarlardır-kurtlardır. Masallarda, belgesellerde, ders kitaplarında hep aynı hikâye anlatılır: Güçlü olan vahşidir, dişleri ve pençeleri olandan korkulmalıdır. Oysa tarlanın ortasında insan kılığına bürünmüş bir korkuluk, bu ezberi altüst etmeye yeter. Ne kükreyen sesi vardır, ne saldıracak bir bedeni… Ama yine de korkulacaktır, caydırıcıdır.

Kuşlar aslandan korkmaz; ayrıca aslan tarlaya gelmez, tohumu talan etmez, emeği yok etmez. Kaplan ve kurt ise yalnızca yaşamak için avlanır; ihtiyaç kadarını alır, gerisini bırakır. Onların yıkımı sınırlıdır, doğanın dengesi içindedir. Oysa insan öyle değildir. İnsan gelir; yıkar, keser, biçer. Yetmezse yakar. Yetmezse beton döker. Yetmezse geride sadece korkutucu bir sessizlik bırakır.

Doğada asıl korkulan, kas gücü değil, düşünebilen ve sınır tanımayan niyettir. İnsan, doğaya karşı sadece güçlü değil, aynı zamanda hesaplıdır. Korkuluk bu gerçeği sessizce anlatır. Üzerindeki eski elbiseler, doğanın hafızasına kazınmış yıkımların simgesidir. Kuşlar bu simgeyi gördüğünde bilirler: Tehlike aslanpençesinde değil, insan iradesindedir.

İnsan dışındaki canlılar, hayatta kalabilmek için öldürür. Avlanmaları zorunluluktur; açlık bittiğinde saldırı da biter. Ne intikam duygusu taşırlar ne de yok etmeyi amaçlarlar. Doğanın kurallarıyla yaşar; aldıkları kadarını alır, dengenin dışına çıkmazlar. İnsan ise çoğu zaman yaşamak için değil, öldürmek için gerekçe üretir. Hırsını bencilliğiyle süsler, açgözlülüğünü ilerleme diye adlandırır, yıkımını medeniyetin arkasına gizler. Kestiği ağaca “kalkınma”, kuruttuğu ırmağa “yatırım”, susturduğu canlıya “proje” der. Sonra dönüp arkasına bakar, harabenin girişine gururla “gelişim” tabelası asar.

İşte korkuluk bu yüzden sessizdir. İnsan doğaya verdiği zararın gerekçesini açıklamaya ihtiyaç duymaz; her şey ortadadır. Kuruyan toprak, kaybolan kuş sesleri, boşalan ormanlar konuşmaktadır. Korkuluk susarak anlatır. İnsanlığın kelimelerle gizlemeye çalıştığı yıkımı tek bakışla ifşa eder. Bazen en ağır suçlar, en yüksek sesle değil, derin ve anlamlı bir sessizlikle anlatılır.

Ne ironiktir ki: İnsan, doğayı korumaya çalışırken toprağın ortasına kendi siluetini diker. Kendi elleriyle yaptığı bir maket, bir gölge, bir hatırlatma… Korkuluk sessizce “Ben buradayım” der. Ama bu masum bir varlık bildirimi değildir; içinde tehdit, geçmiş tecrübeler ve acı hatıralar taşır.

Bu sessiz figürün mesajı açıktır: Ben gelirsem yakarım. Ben gelirsem bozarım. Ben gelirsem tüketirim. Ben gelirsem hiçbir şey eskisi gibi kalmaz. Korkuluk, insanın doğayla kurduğu ilişkinin özetidir. Tahta kolları ve üzerindeki eski giysiler, geçmiş yıkımların izlerini taşır. Doğa bu dili çözer. Kuşlar bu silueti gördüğünde uzak durur; çünkü hafızaları vardır, ve hafıza hayatta kalmanın en etkili yoludur.

Asıl trajedi burada başlar. Kuşlar anlar, geri çekilir, yaşamlarını korur. İnsan ise anlamamakta ısrar eder. Kendi diktiği sessiz uyarıyı görmezden gelir, doğaya verdiği zararı inkâr eder, kendi tehdidine yabancılaşır. Korkuluğu tarlaya diker ama kendine dönüp bakmaz. Oysa yapılması gereken, o maketi toprağa değil, vicdanın tam ortasına dikmektir. İnsan, en çok kendisinden sakınmayı öğrenememiştir.

Korkuluk, insanın doğaya bıraktığı karanlık sicilin sade bir özetidir. Yüzyıllardır süren tahribatın, hoyratlığın ve sınırsız tüketimin tahta ve bezle somutlaşmış hâlidir. Üzerinde yazı yoktur ama her kırışığı, her yamalı parçası insanın doğayla kurduğu sorunlu ilişkinin sessiz kaydıdır. Korkuluk yalnızca bir tarla bekçisi değil; insanlığın kendisiyle yaptığı vicdan muhasebesidir.

O, bir heykeldir ama zaferlere veya erdeme adanmış değildir. Aksine, yanlışlara, pişmanlıklara ve çoğu zaman yüzleşilmeyen hatalara dikilmiştir. Onuruna değil, ayıbına yapılmış bir heykeldir. Ne alkışlanır ne de önünde saygıyla durulur; sadece ürkütür. Çünkü hatırlatır. Rahatsız eder. İnsanların görmek istemediği gerçeği gözlerinin önüne koyar.

Belki de en ürkütücü olan budur: Korkuluk bir insan değildir; düşünmez, hissetmez, karar vermez. Ama insan çoğu zaman bir korkuluktan farksızdır. Hareketsiz bir vicdanla, alışkanlıkların arkasına saklanarak, yaptığı yıkımı izlemekle yetinir. Aradaki fark şudur: Korkuluk ne yaptığını bilmez; insan bilir ve bilerek susmak, çoğu zaman en ağır sorumluluktur.

Belki de asıl soru şudur: Kuşları ürküten o insan siluetini tarlalara dikmek yerine, kendi yaşamımızın tam merkezine, alışkanlıklarımıza ve kararlarımıza dikseydik… Acaba o zaman daha gerçekçi ve yüzleştirici olmaz mıydı? Her sabah o siluetin gölgesinde uyanıp, yediğimizi, kullandığımızı, harcadığımızı ve geride bıraktığımızı onun bakışları altında sorgulasaydık… Belki o zaman korkuluk, kuşları değil bizi durdururdu. Belki de ilk kez, doğayı korumak için korkutulması gerekenin kim olduğu anlaşılırdı.

Sonuç ve Değerlendirme

Tüm bu gözlemler bir araya geldiğinde, tarladaki korkuluk sadece kuşları uzak tutan basit bir tarla objesi değildir. İnsan-doğa ilişkisinin çarpıklığını, kendi ellerimizle yarattığımız tahribatın sessiz ve somut bir simgesi olarak karşımızda durur. Tahta kolları, yamalı giysileri ve hareketsiz duruşu, insanın kendi gücü ve niyetinin doğa üzerindeki etkilerini hatırlatan bir vicdan aynasıdır.

İronik olarak, korkuluk bir insan değildir; ama insan çoğu zaman bir korkuluktan farksızdır. Doğa için asıl tehlike dişler, pençeler veya güç değil, insanın bilinçli yıkım iradesidir.

Sonuç olarak korkuluk bize şunu hatırlatır: Doğayı korumak istiyorsak, korkuluğu onun ortasına değil, kendi yaşamımıza dikmeliyiz. Eylemlerimizi, alışkanlıklarımızı ve sınır tanımayan hırsımızı sorgulamalıyız. Kuşları uzak tutan sessiz figür, aslında insanı kendine karşı uyaran bir simgedir. Onu anlamak, doğayla gerçek bir denge kurmanın ilk adımıdır. Yoksa tarlalar ne kadar korkulukla dolsa da, doğa insanın ardında bıraktığı izlerle sessizce acı çeker.

İstersek, bu sessiz korkuluk hem uyarı hem çağrı olabilir: Doğa ile yüzleşmekten kaçmayın; korkulukta gördüğünüz tehlike, aslında aynadaki kendi yansımanız olmasın!

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)