YAZARLAR

11 Haziran 2026 Perşembe, 00:00

Güvensizlik Çağı: Çocuklar ve Toplum

Son zamanlarda, toplumumuzun derinlerinde yarattığı sarsıntıyla adeta hepimizi başka bir hâle sokan “Epstein Dosyaları”nı konuşuyoruz. Öyle ki, çocuklarımız artık sokakta özgürce koşamıyor. Mahallede top oynarken bile gözümüz arkada kalıyor; bakkala tek başına ekmek almaya göndermek artık bir endişe kaynağı. Okula yolculukları sırasında cep telefonlarından sürekli konumlarını takip ediyor, her adımlarını kontrol etmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Minik Ayşe’nin komşu teyzeye selam verirken aldığı sıcak bakış, artık sadece samimiyet değil, olası bir tehditmiş gibi algılanabiliyor. Bir yabancı gülümseyerek yanlarından geçtiğinde irkiliyor, bir an için “Acaba çocuğuma zarar mı verecek?” kaygısına kapılıyoruz.



Ebeveynler, güvenli emanet alanı bulmakta giderek zorlanıyor. Çocuğunu bırakabileceği kreşler, oyun grupları ya da bakıcılar eskisi gibi rahat bir güven sunmuyor; her seçimde “Acaba doğru mu?” kaygısı ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu durum yalnızca aileleri değil, toplumsal yaşamın tüm yapı taşlarını etkiliyor. Çünkü güven eksikliği, sadece bireysel bir kaygı değil, adeta bir toplumsal yaradır. Parklarda, kafelerde, hatta okulların bahçelerinde bile anne babaların tedirgin bakışlarını görmek mümkün. Çocuklar, doğal meraklarını ve özgürlüklerini kullanmaktan çekinir hâle geliyor; toplumsal dayanışma ve güven duygusu yavaş yavaş eriyor.

Öte yandan, çocuklar günümüzün medyası ve dijital dünyanın etkisi altında büyüyor. Televizyon ekranlarında izledikleri mafya dizileri, suç ve şiddet sahneleriyle dolu filmler, video oyunlarındaki şiddet içerikli görevler, çocukların davranış biçimlerini şekillendirebiliyor. Örneğin, bilgisayar oyunlarında bir çocuğun rakibini “yenmek” için strateji kurması, planlı ve mantıklı düşünme becerisi kazandırsa da, gerçek hayatta küçük anlaşmazlıklarda sabırsız veya agresif tepkiler vermesine yol açabiliyor. Aynı şekilde, şiddet içerikli dizilerden etkilenmiş bir çocuk, arkadaşlarıyla oyun oynarken kavga çıkarabilir; kendisine veya başkasına zarar verme eğiliminde olabilir.

Sosyal medya platformlarında gördükleri zorbalık örnekleri ve popüler kültür ikonlarının olumsuz davranışları da çocukların değer algısını etkiliyor. Örneğin, bir ünlünün çevrim içi tartışmalarda hakaret ettiğini gören bir çocuk, bunu normal veya kabul edilebilir bir davranış olarak algılayabilir. Bir diğer örnek, sosyal medyada arkadaşlarıyla paylaşılan zorbalık içeriklerini izleyen bir çocuğun, bunu “sıradan bir oyun” veya “eğlenceli bir şaka” olarak görmesi ve benzer davranışları okulda tekrarlaması olabilir.

Buna ek olarak, dijital dünyadaki hızlı içerik tüketimi, çocukların empati geliştirmesini de zorlaştırıyor. Örneğin, çevrim içi bir oyunda karakterlerini ezip geçen bir çocuk, aynı davranışı gerçek hayatta bir arkadaşına uygulamanın sonuçlarını tam olarak kavrayamayabiliyor. Video oyunları ve dijital içerikler, aile rehberliği ve iletişimle dengelenmediğinde, çocukların agresyon, sabırsızlık ve değer yargılarında sapmalar ortaya çıkabiliyor.

İletişim eksikliğiyle birleştiğinde durum daha da karmaşık hâle geliyor. Aile içi diyalog ve rehberlik azaldığında, çocuklar duygularını ve sorunlarını doğru şekilde ifade edemiyor. Örneğin, okuldan dönen bir çocuk gün içinde yaşadığı küçük anlaşmazlıkları anlatmak yerine içine kapanıyor veya öfkesini bastırıyor; bu bastırılmış duygular, kısa süre içinde sınıf içi tartışmalarda patlayabiliyor. Sonuç olarak, öğretmenine saygı göstermeyen, akran zorbalığına maruz kalan veya zorbalık yapan çocuklar türemeye başladı.

Her gün haberlerde, çocukların içine düştüğü bu tuzakları izliyoruz: Sınıfta arkadaşına zarar veren, okul bahçesinde küfürleşen ya da çevrim içi oyunlarda takım arkadaşına öfkelenen çocuklar artık sıradan bir haber hâline geldi. Örneğin, geçtiğimiz ay bir ilkokulda oyun sırasında tartışan iki öğrencinin kavgası, öğretmenler tarafından güçlükle kontrol edilebildi; öfke ve saldırganlık, hem fiziksel hem de duygusal anlamda sınıfın tüm öğrencilerini etkiledi. Bir başka vakada, çevrim içi oyun oynayan bir grup çocuk, takım arkadaşlarından biri hatalı hamle yaptığında onu sosyal medyada küçük düşüren yorumlar yaptı; bu davranış, çevrim içi zorbalığın somut bir örneği olarak gündeme geldi.

Bu davranış örnekleri, sadece bireysel sorunlar değil, toplumsal ve kültürel bir yansıma olarak karşımıza çıkıyor. İletişim eksikliği ve rehberlik boşluğu, çocukların empati kurmasını, duygusal farkındalık geliştirmesini ve sorumluluk almasını engelliyor. Dolayısıyla, okulda, evde ve dijital dünyada karşılaştıkları her durum, onların davranış biçimlerini şekillendiren bir laboratuvar hâline geliyor; küçük çatışmalar, medya etkisi ve rehberlik eksikliği bir araya geldiğinde, toplumsal bağların zayıflamasına ve nesiller arası sorunların derinleşmesine yol açıyor.



Sonuç ve Değerlendirme
Güvensizlik Çağı, sadece bireylerin zihninde değil, toplumun tüm dokusunda hissedilen bir olgudur. Çocukların güven içinde büyüyebilmesi, özgürce öğrenebilmesi ve sağlıklı sosyal bağlar kurabilmesi, toplumsal sağlığın en temel göstergesidir. Ancak günümüzde ebeveynlerin sürekli kaygı ve endişe içinde hareket etmesi, çocukların hem fiziksel hem de ruhsal olarak gelişimini sınırlandırıyor. Örneğin, çocukların sokakta oynamaktan çekinmesi, arkadaşlarıyla açık iletişim kuramaması veya küçük sorumlulukları üstlenememesi, sadece bireysel bir problem değil; toplumsal bir sorunun işaretidir.

Medya ve dijital dünyanın çocuklar üzerindeki etkisi de ihmal edilemez bir boyut. Mafya dizileri, şiddet içerikli oyunlar ve sosyal medyadaki olumsuz örnekler, çocukların norm ve değer algısını şekillendiriyor. İletişim eksikliği ve aile rehberliğinin azalmasıyla birleştiğinde, bu durum okulda saygısızlık, akran zorbalığı ve saldırgan davranışlara yol açabiliyor. Bu bağlamda, yalnızca bireyleri korumak yeterli değildir; aynı zamanda çocukların dijital ve kültürel çevrelerinin de denetlenmesi ve bilinçli şekilde yönlendirilmesi gerekmektedir.

Toplumsal açıdan bakıldığında, güvenin azalması, sadece bireysel kaygıların çoğalmasına değil, aynı zamanda sosyal bağların erozyona uğramasına da yol açmaktadır. İnsanlar birbirine şüpheyle yaklaşır hâle geliyor; topluluklar arasında dayanışma ve empati azalıyor. Bu döngü, bir nesilden diğerine aktarılmakta ve güvensizlik ile korku kültürü, toplumun geleceğini tehdit etmektedir.

Çözüm, aşırı koruma ve kaygıdan değil, denge ve rehberlikten geçer. Çocukların hata yapmalarına, merak etmelerine ve deneyim kazanmalarına izin vermek; onlara güvenli sınırlar ve değerli rehberlik sunmak gerekir. Okullar, aileler ve toplum, çocukların güvenle büyüyebileceği bir ekosistem yaratmalı; medya ve dijital içerikler bilinçli şekilde denetlenmeli, açık iletişim ve empati kültürü desteklenmelidir.

Özetle, çocuklarımızın güvenli ve sağlıklı bir şekilde yetişmesi, yalnızca bireysel çaba değil, toplumsal bir sorumluluktur. Güvensizliğin hakim olduğu bir ortamda korkuyu büyütmek yerine, güveni, iletişimi ve sağduyuyu geliştirmek; hem çocukların hem de toplumun geleceğini güvence altına almanın tek yoludur. Toplum olarak amacımız, korku ile değil, güven ile büyüyen bir nesil yetiştirmek olmalıdır.

Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP –
www.gazeteankara.com.tr

Konuyla ilgili Gazete Ankara’nın değerli yazarı Özlem İcik’in bir yazısı için bağlantıya tıklayınız.

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)