YAZARLAR

04 Şubat 2026 Çarşamba, 00:00

Epstein Dosyaları: Şeffaflık Söylemi mi, Hakikatin Gürültü İçinde Kaybı mı?

Jeffrey Epstein dosyalarının kamuoyuna açılması, ilk bakışta gecikmiş ama gerekli bir şeffaflık hamlesi olarak sunulmaktadır. Ne var ki açıklanan belgelerin hacmi, niteliği ve dolaşıma sokulma biçimi dikkatle incelendiğinde, ortada klasik anlamda bir “hesap verme” sürecinden ziyade, çağımıza özgü bir başka olgunun- enformasyon kaosunun-bulunduğu görülmektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, bilginin yokluğu değil; bilginin aşırı, dağınık ve kontrolsüz biçimde çoğalmasıdır.

ABD Adalet Bakanlığı tarafından gecikmeli ve kısmen sansürlü şekilde erişime açılan Epstein belgeleri, nicelik açısından devasa bir külliyat oluşturmaktadır. Ancak bu niceliksel büyüklük, niteliksel bir açıklık üretmemektedir. Dosyaların içinde doğrulanmış mahkeme kayıtlarıyla birlikte, teyit edilmemiş ihbarlar, söylentiler, bağlamından koparılmış e-posta yazışmaları, medya linkleri ve hatta ilgisiz reklam içerikleri dahi yer almaktadır. Bu tablo, belgelerde adı geçen herkes için otomatik bir suçluluk algısı üretmekte; hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesi fiilen aşınmaktadır. Oysa akademik ve hukuki açıdan bakıldığında, veri bolluğu kanıt anlamına gelmez; isimlerin geçmesi, suçun ispatı değildir.

Asıl dikkat çekici olan husus, bu belgelerin kamuoyuna sunuluş biçimidir. Epstein dosyaları, analitik bir çerçeve içinde ayıklanmış, sınıflandırılmış ve yorumlanmış şekilde değil; ham, parçalı ve büyük ölçüde yorumlayanın niyetine açık bir biçimde servis edilmiştir. Bu yöntem, şeffaflıktan çok, sorumluluğun belirsizleşmesine yol açmaktadır. Çok sayıda veri, çok sayıda isim ve çok sayıda iddia aynı anda dolaşıma sokularak, kamuoyunun odaklanma ve ayırt etme kapasitesi felç edilmektedir. Literatürde “bilgiyle boğma” ya da “enformasyon seli” olarak tanımlanan bu strateji, klasik örtbas yöntemlerinin yeni nesil bir versiyonunu çağrıştırmaktadır.

Sosyal medyanın bu süreçte oynadığı rol ise meseleyi daha da karmaşık ve tehlikeli hale getirmektedir. Yapay zekâ ile üretilmiş sahte görüntüler, bağlamından koparılmış videolar ve duygusal tepkileri tetiklemeyi amaçlayan manipülatif içerikler, Epstein dosyalarını hukuki bir soruşturma olmaktan çıkarıp bir algı savaşına dönüştürmektedir. Epstein’la ilgisi olmayan görüntüler “kurban” etiketiyle dolaşıma sokulmakta; farklı coğrafyalarda yaşanmış olaylar bilinçli biçimde başka ülkelere mal edilmektedir. Algoritmaların hızında yayılan bu içerikler, gerçek ile yalan arasındaki sınırı silikleştirmekte; kamuoyunun eleştirel düşünme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Bu noktada sormamız gereken temel soru şudur: Bu belgeler neden şimdi ve neden bu şekilde açıklanmıştır? Akademik çevrelerin de işaret ettiği üzere, yaşananlar klasik anlamda bir şeffaflık hamlesinden ziyade, sorumluluğun dağıtıldığı ve görünmez kılındığı bir sürece benzemektedir. Gerçekten hesap verilmesi gereken kişiler, oluşan gürültü içinde seçilemez hale gelmekte; hakikat, bilgi yığını altında ezilmektedir.

Epstein vakası, tekil ve münferit bir suç anlatısının çok ötesine işaret etmektedir. Ortaya çıkan tablo, Epstein’ın tek başına hareket eden sapkın bir failden ziyade, küresel ölçekte işleyen bir ilişkiler ağında aracı bir figür olarak konumlandığını düşündürmektedir. Siyaset, sermaye, diplomasi ve elit çevrelerle kurulan yoğun temaslar; suçun bireysel bir ahlaki çöküşten çok, sistemik bir çürümenin parçası olduğunu göstermektedir. Epstein’ın 2007 yılında suçunu itiraf etmiş olmasına rağmen, birçok ismin onunla temasını sürdürmüş olması da bu yapısal bozulmayı teyit eder niteliktedir.

Dosyalarda yer alan istihbarat bağlantıları ve devletlerle ilişkiler henüz hukuki olarak kanıtlanmış değildir; ancak şu soruyu meşru kılmaktadır: Bu denli geniş ve karmaşık bir ağ, bu kadar uzun süre gerçekten fark edilmeden mi işledi? Yoksa görüldü ama siyasal, ekonomik ya da stratejik gerekçelerle görmezden mi gelindi?

Belgelerin açıklanma zamanlaması ve siyasal bağlamı da bu tartışmadan bağımsız değildir. ABD’de yaklaşan seçimler, küresel ölçekte yükselen elit karşıtlığı ve sosyal medyanın kontrolsüz gücü, Epstein dosyalarını yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasi bir mücadele alanına dönüştürmektedir. Bu tür dosyalar adalet üretmekten çok, güç mücadelelerinde birer koz haline geldiğinde, yıpranan şey yalnızca aktörler değil, hukukun kendisi olmaktadır.

Sonuç olarak Epstein dosyaları, çağımızın temel paradoksunu açık biçimde ortaya koymaktadır: Daha fazla veri, her zaman daha fazla hakikat anlamına gelmez. Aksine, kontrolsüz ve ayıklanmamış bilgi yığını, gerçeği görünmez kılabilir. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, belge sayısının artması değil; bağımsız yargı süreçleri, titiz ve sorumlu gazetecilik ile analitik ayıklama mekanizmalarıdır. Aksi halde şeffaflık iddiasıyla yürütülen her süreç, hakikatin değil, gürültünün hizmetine girer ve gürültü arttıkça, adalet suskunlaşır; suskunlaşan adaletin ise tecelli etmesi mümkün olmaz.

Değerlendirme ve Sonuç

Epstein dosyaları etrafında şekillenen tartışma, çağdaş dünyada hakikatle kurduğumuz ilişkinin ne denli kırılgan hale geldiğini açık biçimde göstermektedir. Bu dosyalar, yalnızca belirli suç iddialarını ya da bireysel sorumlulukları değil; aynı zamanda bilginin üretimi, dolaşımı ve siyasal amaçlarla kullanımı üzerine derin bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Ortaya çıkan tablo, şeffaflık söyleminin her zaman hakikate hizmet etmediğini; aksine, yanlış kurgulandığında hakikati görünmez kılabildiğini göstermektedir.

Bugün Epstein belgeleri üzerinden yürütülen tartışmalar, hukuki bir arınma sürecinden çok, algısal ve siyasal bir mücadele alanına dönüşmüş durumdadır. Belgelerin ham, ayıklanmamış ve bağlamsız biçimde dolaşıma sokulması; kamuoyunun gerçeği seçebilme yetisini zayıflatmakta, sorumluluk ile söylenti arasındaki çizgiyi silikleştirmektedir. Bu durum yalnızca adı geçen kişiler için değil, adaletin kendisi için de ciddi bir risk oluşturmaktadır. Çünkü hukuk, gürültü içinde değil; delil, süreç ve ölçülülük içinde işler.

Epstein vakasının işaret ettiği esas sorun, tekil suçlardan ziyade sistemsel bir çürümedir. Eğer bu tür yapılar uzun yıllar boyunca varlığını sürdürebilmişse, mesele yalnızca bireylerin ahlaki zaaflarıyla açıklanamaz. Burada sorgulanması gereken, bu ilişkiler ağını mümkün kılan siyasal, ekonomik ve kurumsal mekanizmalardır. Ancak enformasyon kaosu içinde bu soruların sorulması giderek zorlaşmakta; kamuoyu öfke, şaşkınlık ve komplo anlatıları arasında savrulmaktadır.

Sonuç olarak Epstein dosyaları, bize şu temel gerçeği hatırlatmaktadır: Şeffaflık, nicelik meselesi değil; nitelik meselesidir. Daha fazla belge, daha fazla isim ve daha fazla iddia, kendiliğinden daha fazla adalet üretmez. Aksine, ayıklanmamış bilgi yığını, adaletin önündeki en büyük engellerden biri haline gelebilir. Bu nedenle gerçek bir yüzleşme için ihtiyaç duyulan şey; bağımsız yargı süreçleri, etik ilkelere bağlı gazetecilik ve akademik titizliktir.

Aksi halde her şey konuşulurken, asıl mesele gözden kaçar. Gürültü artar, fakat hakikat duyulmaz ve hakikatin duyulmadığı bir yerde, adalet yalnızca bir söylem olarak kalır.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)