Eline, Beline, Diline Sahip Olmak: Ahlaktan Vatandaşlığa Uzanan Bir Okuma ve Değerlendirme
Hünkar Hacı Bektaş Seyit Muhammed Hüseynî el-Horasanî el-Nişaburî’nin asırlardır dilden dile aktarılan ve irfan geleneğinin özünü yansıtan “Eline, beline, diline sahip ol” öğüdü, çoğunlukla bireyin kendi ahlak dünyasını inşa etmesine yönelik bir ilke olarak ele alınmıştır. Bu anlayışta el, başkasının hakkına uzanmayan, haramdan ve zulümden uzak duran eli; bel, nefsin taşkın arzularına karşı gösterilen iradeyi ve ölçüyü; dil ise yalandan, iftiradan, kırıcı ve incitici sözlerden sakınmayı temsil eder. Bu yorum hem doğru hem de son derece kıymetlidir; zira bireyin kendisiyle hesaplaşmasını esas alan bu yaklaşım, yüzyıllar boyunca Alevi-Bektaşi yolunun ahlakî omurgasını oluşturmuştur.
Ne var ki böylesine güçlü ve köklü bir söz, yalnızca bireysel ahlakla sınırlı bir çerçevede ele alınamayacak kadar derin bir anlam dünyasına sahiptir. Her büyük irfan öğretisi gibi bu ilke de yalnızca söylendiği dönemin şartlarına değil, farklı çağların sorunlarına ve ihtiyaçlarına da cevap verebilecek bir kapsayıcılık taşır. Günümüz dünyasında bireysel ahlak kadar toplumsal sorumluluk, ortak vicdan ve millî bilincin de büyük önem kazandığı düşünüldüğünde, bu kadim öğüdü daha geniş bir perspektiften yeniden okumak kaçınılmaz hâle gelmektedir.
Bu nedenle bugün “Eline, beline, diline sahip ol” ilkesini yalnızca kişinin kendi nefsine yönelik bir öğüt olarak değil; toplumu, devleti ve ortak yaşamı ilgilendiren ahlakî bir duruş olarak ele almak gerekir. Bu bakış açısıyla kaleme alınan bu yazıda, söz konusu kavramın bireysel anlamlarının ötesine geçilerek, toplumsal ve millî düzlemde ne ifade ettiğini irdelemek amaçlanmaktadır.
Bu bağlamda kavramlara sembolik ama anlamlı bir genişlik kazandırmak mümkündür: “Eline sahip ol” ilkesini, çağımızın toplumsal ve siyasal gerçeklikleri ışığında “İline sahip ol” şeklinde okumak, bu kadim öğretinin anlam ufkunu genişletmenin ilk ve en önemli adımlarından biridir. Bu okuma, yüzeysel bir kelime benzerliğine dayanan basit bir söz oyunu değildir; aksine bireyin devletle, toplumla ve ortak kaderle kurduğu ilişkiye dair güçlü bir vatandaşlık bilincine işaret eder. Burada il, yalnızca coğrafi bir mekânı değil, düzeni, kurumu ve devleti; el ise bireyin iradesini, eylemlerini ve sorumluluk alma kapasitesini temsil etmektedir.
Bu bağlamda devlete sahip çıkmak, yalnızca semboller üzerinden tanımlanan, bayrak ve slogan düzeyinde kalan duygusal bir bağlılıkla sınırlı değildir. Gerçek anlamda devlete sahip çıkmak; onu zayıflatacak tutum ve davranışlardan bilinçli olarak uzak durmayı, kamu malını kişisel çıkar alanı olarak değil, emanet bilinciyle korumayı ve hukukun üstünlüğünü bireysel menfaatlerin üzerinde tutmayı gerektirir. Aynı zamanda ortak yaşamı düzenleyen kurallara saygı göstermek, adalet duygusunu beslemek ve toplumsal düzenin devamı için sorumluluk üstlenmek de bu anlayışın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin öğüdü bu şekilde yeniden okunduğunda, bireyi edilgen, kaderine razı bir tebaa olmaktan çıkararak; bilinçli, sorgulayan ve sorumluluk taşıyan bir yurttaş kimliğine taşır. Böylece ahlak, yalnızca kişisel davranışların sınırları içinde kalan bir erdem olmaktan çıkar, toplumsal düzeni ayakta tutan kurucu bir ilkeye dönüşür. Bu yorum, Hacı Bektaş’ın irfanının yalnızca bireyin iç dünyasına değil, aynı zamanda toplumun ve devletin geleceğine de hitap eden evrensel bir derinliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koyar.
İkinci ilke olan “Beline sahip ol”, geleneksel yorumda nefsin dizginlenmesini, arzular karşısında ölçüyü ve ahlaki sınırları korumayı simgeler. Bu yorum, bireyin iç disiplinini esas alan yönüyle son derece değerlidir. Ancak kavramlara daha geniş bir perspektiften yaklaşıldığında, bel sözcüğünün yalnızca bireysel ahlakla sınırlı kalmadığı, daha kapsamlı bir anlam alanına işaret ettiği görülür. Bel kavramı, belde ile birlikte düşünüldüğünde; yani insanın yaşadığı yerle, mekânla ve yurtla ilişkilendirildiğinde, bambaşka bir ufuk açar.
Belde, köyü, kasabayı, şehri ve nihayetinde vatanı ifade eder. Bu bağlamda “Beline sahip olmak”, yalnızca nefsine hâkim olmak değil, aynı zamanda yaşadığı toprağa, çevreye ve kültürel mirasa sahip çıkmak anlamına gelir. Toprağını korumak, doğayı tahrip eden anlayışlara karşı duyarlılık göstermek, tarihsel ve kültürel değerleri yaşatmak bu bilincin doğal ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Aynı şekilde göç olgusuna yalnızca ekonomik bir zorunluluk olarak değil, toplumsal çözülme riski taşıyan bir mesele olarak bakmak; işgal, talan ya da kültürel yozlaşma karşısında bilinçli bir duruş sergilemek de bu ilkenin günümüz-çağdaş- yansımaları arasında yer alır.
Bu anlayış, yüzeysel ve romantik bir toprak sevgisinden ibaret değildir. Aksine yerel aidiyet duygusunu, vatan bilincini ve tarihsel sorumluluğu birlikte taşıyan derin bir farkındalığı ifade eder. İnsan, üzerinde yaşadığı coğrafyayı yalnızca bir barınma alanı olarak değil, kendisini var eden tarihsel ve kültürel bir zemin olarak kavradığında, ona karşı sorumluluk üstlenir. Kökleriyle bağını koparan, yaşadığı mekânla aidiyet ilişkisini yitiren toplumların uzun vadede ayakta kalamayacağı gerçeği, “Beline sahip ol” ilkesinin günümüz dünyasındaki en somut karşılığıdır. Bu yönüyle ilke, bireysel ahlaktan toplumsal devamlılığa uzanan güçlü bir bilinç çağrısı niteliği taşımaktadır.
Üçüncü ilke olan “Diline sahip ol”, geleneksel yorumda doğru sözlülüğü, yalandan ve gıybetten uzak durmayı, incitici ve kırıcı ifadelerden sakınmayı öğütler. Bu yaklaşım, bireyin ahlakını ve insan ilişkilerini koruyan temel bir erdemdir. Ancak dil, yalnızca bireyler arası iletişimin aracı değil; aynı zamanda bir toplumun hafızası, kimliği ve varlık biçimidir. Bu nedenle “Diline sahip ol” ilkesini yalnızca ahlaki bir öğüt olarak değil, kültürel ve tarihsel bir sorumluluk çağrısı olarak da okumak gerekir.
Dil, bir milletin düşünme biçimini, dünyayı algılama tarzını ve ortak değerlerini taşır. Bir dilin zayıflaması ya da yozlaşması, yalnızca kelimelerin kaybı değil; o kelimelerle birlikte anlamların, hatıraların ve kültürel sürekliliğin de yitirilmesi demektir. Bu bağlamda “Diline sahip olmak”, ana dilini korumayı, doğru ve özenli kullanmayı, onu yabancılaşma ve bilinçsiz tüketim karşısında savunmayı ifade eder. Dilin hoyratça kullanılması, sürekli basitleştirilmesi ya da değersizleştirilmesi, uzun vadede toplumsal hafızanın aşınmasına yol açar.
Öte yandan dil, yalnızca kültürel bir miras değil, aynı zamanda güçlü bir siyasal ve toplumsal araçtır. Söylemin sertleştiği, hakaretin ve ayrıştırıcı dilin yaygınlaştığı toplumlarda ortak yaşam zemini hızla zayıflar. Bu nedenle “Diline sahip ol” ilkesi, kamusal alanda sorumlu bir dil kullanmayı, ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı söylemlerden kaçınmayı da kapsar. Sözün inşa edici gücünün farkında olmak, toplumsal barışı korumanın en etkili yollarından biridir.
Bu bakış açısıyla Hacı Bektaş Veli’nin öğüdü, bireye yalnızca “susmayı” değil, ne zaman, nasıl ve ne için konuşacağını bilme bilincini kazandırır. Diline sahip olan birey, sözünün topluma, tarihe ve geleceğe karşı bir sorumluluk taşıdığını idrak eder. Dilini kaybeden ya da ona yabancılaşan toplumların kimliklerini ve birlik duygularını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı gerçeği, bu ilkenin çağdaş dünyadaki en açık karşılığıdır. Böylece “Diline sahip ol”, bireysel ahlaktan ulusal kimliğin korunmasına uzanan güçlü ve kurucu bir ilke hâline gelir.
Bu üç ilkeyi bir arada düşündüğümüzde, “Eline, beline, diline sahip ol” sözü yeni bir bütünlük kazanır: Devletine sahip çık, vatanını koru, dilini yaşat. Bu, bireyi merkeze alan ama bireyi aşan bir çağrıdır. Millî birlik, toplumsal sorumluluk ve kültürel devamlılık bu çağrının temel eksenleridir.
Altını özellikle çizmek gerekir ki bu yaklaşım, klasik Alevi-Bektaşi ahlak öğretisini reddetmez. Aksine, onu tarihsel ve kültürel bağlamı içinde derinleştirir, çağın ihtiyaçlarıyla buluşturur. Hacı Bektaş Veli’yi yalnızca geçmişin bir bilgeliği olarak değil, bugünün ve yarının meselelerine söz söyleyebilen diri bir düşünce kaynağı olarak okumak, ona yapılabilecek en büyük saygıdır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, tam da bu türden bütüncül okumalardır: Ahlakı bireyde başlatan, topluma ve millete taşıyan bir bilinç. Çünkü ahlaksız bireylerden oluşan bir toplum ayakta kalamayacağı gibi, vatandaşlık bilincinden yoksun ahlak da eksik kalmaya mahkûmdur.
Sonuç ve Değerlendirme
Bu bağlamda, Hacı Bektaş Veli’nin öğüdü, bireysel ahlakı toplumsal bilinç ve yurttaşlıkla birleştiren evrensel bir mesaj taşır. Çağdaş dünyada, bireylerin kendi davranışlarını disipline etmeleri kadar toplumsal ve kültürel sorumluluklarını da gözetmeleri gerektiğini hatırlatır; bu öğreti, toplumların uzun vadeli dayanıklılığı ve kültürel sürekliliği için vazgeçilmez bir rehber niteliğindedir.
Sonuç olarak, bu üç ilkenin bir araya gelmesi, bireyin kendi erdemleriyle sınırlı kalmayıp toplumsal sorumluluk ve vatandaşlık bilincini de içeren bir bütünlük oluşturur. Eline, beline, diline sahip olmak, devletiyle, toprağıyla ve diliyle barışık bir bireyden, köklerine yaslanan ama geleceğe yürüyen bir toplum idealine ulaşmayı mümkün kılar. Hacı Bektaş Veli’nin irfanı, geçmişte kalmış bir öğreti değil; her çağda yeniden okunmayı, yorumlanmayı ve sorumluluk alınmasını gerektiren, canlı ve dinamik bir yol çağrısıdır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP