Ankara’nın Beş Beyazı: Unutulan Bir Başkentin Hafızası
Ankara’yı yalnızca taş binaları, geniş bulvarları, kamu kurumları ve siyasetin kalbi olan bir başkent olarak tanımak, bu kadim şehrin asıl hikâyesini eksik anlatmaktır. Çünkü Ankara’nın bir de kokusu, sesi, rengi ve ruhu vardır. Bu ruh; bozkırın ortasında yetişen bir keçinin tiftiklerinde, ipek gibi tüylere sahip bir tavşanın zarafetinde, farklı renklerde parlayan gözleriyle dünyaya nam salmış bir kedinin bakışında, gökyüzünde taklalar atan bir güvercinin kanadında ve çiçekten çiçeğe konan arının ürettiği bembeyaz balda saklıdır. İşte Ankara’nın “Beş Beyazı”, bir şehrin unutulmaya yüz tutmuş tabiatını, üretim kültürünü ve estetik dünyasını yeniden hatırlatan beş sessiz tanıktır. Onlara baktığımızda yalnızca bir hayvanı ya da bir ürünü değil, Ankara’nın yüzyıllar boyunca biriktirdiği hayat hikâyesini görürüz.

Ankara Keçisi, Ankara Tavşanı, Ankara Kedisi, Ankara Güvercini ve Ankara Balı… Birbirinden farklı görünen bu değerlerin her biri, Ankara’nın tabiatından, emeğinden ve tarihinden süzülüp gelen ortak bir mirası temsil eder. Bir arada düşünüldüklerinde ise karşımıza yalnızca hayvanların, bitkilerin ya da ürünlerin hikâyesi değil, bir şehrin kimliği ve hafızası çıkar.
Bu hafızanın izini süren isimlerden en önemli değer Veteriner Hekim Seyfettin Aslan’dır. 1958 yılında Kahramankazan’ın Kışla köyünde doğan Aslan; 1994-1999 yılları arasında Kazan Belediye Başkanlığı, ardından Et ve Süt Kurumu Genel Müdür Yardımcılığı ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Kamu hizmetindeki birikimini bugün Ankaralılar ve Ankara’yı Tanıtma Vakfı Genel Başkanı olarak kentin kültürel mirasını yaşatma çalışmalarına taşımaktadır.
Aslan’ın öncülüğünde hazırlanan “Ankara’nın Beş Beyazı”, “Ankara’nın 10 Meyvesi”, “Ankara’nın Arısı, Balı ve Ballı Bitkileri” ve “Ankara Sofrası” gibi çalışmalar, Başkent’in biyolojik, tarımsal ve gastronomik zenginliğini kayıt altına almaktadır. Hazırlığı sürdürülen “Ankara’nın Beş Özeli, Beş Güzeli” de bu kültür yolculuğunun yeni halkasını oluşturmaktadır.
“Ankara’nın Beş Beyazı”, Ankara’nın adıyla özdeşleşmiş canlıları ve Seymenlik geleneğini aynı kültürel çerçevede buluşturuyor. Ankara Keçisi’nden Ankara Kedisi’ne, Ankara Güvercini’nden Ankara Tavşanı’na uzanan bu miras, yalnızca korunması gereken biyolojik değerler değil, Ankara’nın dünyaya bıraktığı kimlik işaretleridir.
Bu mirasın boyama kitabı ve tiyatro çalışmalarıyla çocuklara ulaştırılması da önemlidir. Çünkü kültür, yalnızca kitaplarda saklandığında değil, yeni kuşakların dünyasında yer bulduğunda yaşayabilir.
“Ankara’nın 10 Meyvesi”, Başkent’in toprağında saklı başka bir hikâyeyi ortaya çıkarıyor: Ankara armudu, ayvası, cevizi, dutu, elması, iğdesi, kavunu, üvezi, üzümü ve vişnesi…
Her biri yalnızca bir tarım ürünü değil; geçmiş yaşamın, ailelerin, bağların ve sofraların tanığıdır. Bir meyve ağacının gölgesinde geçen çocukluk, bir bağbozumunun telaşı veya kış için hazırlanan meyveler, bugün kaybolmaya yüz tutmuş bir hayatın izleridir. Bu nedenle meyveleri kayıt altına almak, aslında Ankara’nın toprağıyla kurduğu tarihî bağı korumaktır.
“Ankara’nın Arısı, Balı ve Ballı Bitkileri” çalışması ise tabiat ile insan emeğinin buluştuğu noktaya ışık tutuyor.
Arı; çiçeği, bitkiyi, toprağı ve insan emeğini birbirine bağlayan küçük ama hayati bir canlıdır. Bir damla balın içinde Ankara’nın florası, iklimi ve insan emeğinden izler vardır. Bu bakımdan Ankara’nın arısını ve balını anlatmak, Başkent’in doğal zenginliğini anlatmaktır.
“Ankara Sofrası” ise bu mirası mutfağa taşıyor. Çünkü şehirlerin kimliği yalnızca tarihî yapılarında değil; sofralarında, kokularında, tatlarında ve paylaşma kültüründe de yaşar. Geleneksel yemekleri, kullanılan malzemeleri ve pişirme biçimlerini kayıt altına almak, Ankara insanının geçmişteki yaşam biçimini de gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Bu çalışmaların Ankara Kalesi’ndeki yeni hizmet merkeziyle buluşması da anlamlıdır. Kale, yalnızca tarihî bir yapı değil, Ankara’nın yüzyıllar boyunca biriktirdiği hafızanın simgesidir.
Burada gerçekleştirilen kültür sohbetleri, sergiler, sanat etkinlikleri ve Seymenlik çalışmaları, geçmişle bugün arasında canlı bir bağ kurmaktadır. Eski Ankara’nın “kış odaları” geleneğini hatırlatan buluşmalar ise bu bağı daha da sıcak hâle getirmektedir.
Bir masa etrafında Ankara’yı konuşmak; armudu, iğdeyi, meyve küplerini, eski sofraları ve seymenleri hatırlamak, aslında kaybolmaya yüz tutmuş bir hayatı yeniden çağırmaktır. Çünkü şehirler yalnızca binalarla değil, hatıralarla yaşar.
Seyfettin Aslan’ın öncülüğündeki bu çalışmaların ortak paydası, Ankara’nın unutulan değerlerini belgelemek, yaşatmak ve geleceğe emanet etmektir.
Burada yapılan, yalnızca kitap hazırlamak değildir. Bir şehrin keçisini, kedisini, güvercinini, tavşanını; arısını, meyvesini, sofrasını ve seymenini aynı kültürel bütün içerisinde ele almak, Ankara’nın kendisini yeniden anlatmasına imkân vermektir. Çünkü bir gün Ankara Kedisi yalnızca eski fotoğraflarda, Ankara Keçisi yalnızca kitaplarda, Ankara armudu yalnızca yaşlıların hatıralarında kalırsa kaybolan şey yalnızca bir hayvan ya da bir meyve olmayacaktır.
Bu yüzden Ankara’nın geleceğini kurarken geçmişini korumak bir tercih değil, bir sorumluluktur. Seyfettin Aslan’ın çalışmaları da bu sorumluluğun somut karşılıklarından biridir.

Bir keçiden bir kediye, bir arıdan bir armuda, bir bağdan bir sofraya, bir seymenden Ankara Kalesi’ne uzanan bütün bu hikâyeler, tek bir büyük anlatıda birleşmektedir: Belki de Ankara’yı gerçekten sevmek, yalnızca onun bugününü alkışlamak değil; dününü unutmadan bugününü anlamak ve yarınını bu miras üzerine kurmaktır. Çünkü Başkent’in gerçek zenginliği, yalnızca büyüyen yapılarında değil; unutmadığı değerlerinde ve koruduğu hafızasındadır. Bir şehri tanımak, yalnızca tarihî yapılarının önünde durmakla değil; toprağında yetişenleri, ürettiklerini ve yüzyıllar boyunca oluşturduğu hayat biçimini bilmekle mümkündür.
Ankara denildiğinde aklımıza Cumhuriyet, Anıtkabir, Meclis, Ankara Kalesi ve Hacı Bayram-ı Veli gelir. Oysa başkentin hikâyesi çok daha eskilere uzanır. Ankara, tarih boyunca siyasetin yanında ticaretin, hayvancılığın, tarımın, zanaatın ve kültürün de önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Bu geçmişin bugün yeterince hatırlanmayan sembolleri arasında Ankara Kedisi, Ankara Keçisi, Ankara Tavşanı, Ankara Güvercini ve Ankara Balı özel bir yere sahiptir.
Ankaralılar ve Ankara’yı Tanıtma Vakfı Başkanı Seyfettin Aslan’ın yaklaşık 15 yıllık araştırmalarının ürünü olan “Ankara’nın Beş Beyazı” çalışması, bu değerleri yeniden gündeme taşıyor. Beş beyazın hikâyesi, aslında Ankara’nın bir zamanlar sahip olduğu ekonomik gücü, doğal zenginliği ve üretim kabiliyetini de anlatıyor.
Ankara Keçisi: Dünyaya Açılan Bir Ekonomik Güç

Beş beyazın ekonomik açıdan en güçlü hikâyesi Ankara Keçisi’ne aittir.
Keçinin tiftiğinden elde edilen parlak, dayanıklı ve ipeksi lif, özellikle Osmanlı döneminde Avrupa tekstil sanayisinin aradığı değerli hammaddelerden biriydi. Ankara sofu, bu ticaretin en önemli ürünlerinden biri olarak kentin adını Avrupa pazarlarına taşıdı.
Saraylarda kullanılan kumaşlardan dış ticarete kadar uzanan bu üretim, Ankara’ya önemli bir ekonomik güç kazandırdı. Evliya Çelebi’nin Ankara sofundan söz etmesi de bu geleneğin tarihsel önemini ortaya koymaktadır.
Ne var ki Ankara keçisinin damızlıkları zaman içerisinde yurt dışına götürüldü. Güney Afrika’da tiftik üretimi gelişirken, keçinin anavatanı olan Ankara bu ekonomik üstünlüğünü büyük ölçüde kaybetti.
Bir zamanlar dünyaya sattığımız bir değeri bugün yeniden geliştirmeye çalışmamız, kaybedilen üretim kültürünün en çarpıcı örneklerinden biridir.
Sof kumaşın sessiz kaybı : Ankara keçisinin tiftiğinden dokunan sof kumaş da bu mirasın ayrılmaz parçasıdır. Yumuşaklığı, parlaklığı ve dayanıklılığıyla ün kazanan bu kumaş, Ankara’nın tarihî marka değerlerinden biriydi. Bugün sof kumaşın geleneksel üretim bilgisinin büyük ölçüde kaybolması, kültürel mirasın yalnızca binalardan ibaret olmadığını gösteriyor.
Bir yapıyı restore etmek kadar, o yapının içinde üretilmiş kumaşı, ürünü ve üretim bilgisini yaşatmak da önemlidir.
Ankara Tavşanı: Kaybedilen Genetik Değer

Ankara Tavşanı, uzun ve yumuşak tüylerinden elde edilen Angora lifi nedeniyle dünya çapında tanınan özel bir ırktır.
Hafifliği ve yalıtım özellikleri, bu lifi tekstil açısından değerli hâle getirmiştir. Bugün Angora tavşanı yetiştiriciliğinin büyük ölçüde başka ülkelerde gelişmiş olması ise Ankara açısından dikkat çekici bir çelişkidir.
Ankara’nın adını dünyaya taşıyan bu hayvanın yeniden kentte üretilmesi, yalnızca hayvancılığın geliştirilmesi anlamına gelmez; yerel genetik kaynakların ekonomik değere dönüştürülmesi anlamına gelir.
Seyfettin Aslan’ın BAKAP ve Gölbaşı gibi alanlarda bu değerleri yeniden üretim hayatına kazandırma düşüncesi bu nedenle önemlidir.
Ankara Kedisi: Başkentin Dünyaca Tanınan Yüzü
Ankara Kedisi, kentin uluslararası alanda en fazla bilinen sembollerinden biridir.
Beyaz, ipeksi tüyleri ve farklı renklerdeki gözleriyle kendine özgü bir görünüme sahip olan bu kedi, yüzyıllardır Ankara’nın adını taşıyor.
Ancak burada da aynı sorunla karşılaşıyoruz: Dünyanın tanıdığı bir değerin korunması için kendi ülkemizde ve kendi şehrimizde özel çaba göstermek zorundayız.
Ankara Kedisi bu nedenle yalnızca bir evcil hayvan değil, korunması gereken bir genetik mirastır.
Ankara Güvercini: Geleneğin Kanatları

Ankara Güvercini, taklacı özellikleriyle bilinen ve başkentin geleneksel güvercin kültürünün önemli unsurlarından biridir.
Beş beyaz içerisinde belki de en şiirsel olanıdır. Keçi toprağın ve ekonominin, tavşan üretimin, kedi zarafetin, bal ise doğanın simgesiyken güvercin Ankara’nın gökyüzündeki izidir.
Ancak geleneksel ırkların korunması, onları yalnızca hatırlamakla mümkün değildir. Kayıt altına alınmaları, yetiştiriciliğinin desteklenmesi ve genetik özelliklerinin korunması gerekir.
Ankara Balı: Pamuk Kadar Beyaz

Ankara’nın en dikkat çekici değerlerinden biri de tarihî kaynaklarda övgüyle anlatılan beyaz balıdır. 1787 yılında Ankara’yı ziyaret eden İtalyan seyyah Domenico Sestini, Ankara arılarının “pamuk kadar beyaz” ve lezzetli bir bal ürettiğinden söz eder. Bu özellik, Ankara’nın arısı ile bitki örtüsü arasındaki doğal ilişkinin sonucudur. Ankara çiğdemi, sarı yonca ve bölgenin diğer nektar kaynakları balın karakterinin oluşmasında rol oynar. Dolayısıyla Ankara balının geleceği yalnızca arıcılıkla ilgili değildir. Floranın korunması, arının korunması; arının korunması da bu özel balın sürdürülebilirliği demektir.
Kızılcahamam çevresinde saf Anadolu arısının korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalar bu açıdan önem taşıyor. Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. İrfan Kandemir’in katkıları ve farklı kurumların çalışmaları, Ankara arısının genetik özelliklerinin korunması bakımından değerli bir çaba oluşturuyor.
Hedef ise Ankara balını yeniden güçlü bir marka hâline getirmek. Bu, yalnızca ekonomik bir proje değil; Ankara’nın doğal zenginliğini tanıtma girişimidir.

Bir Kitaptan Daha Fazlası: Ankara’yı Araştırmak
Seyfettin Aslan’ın çalışmaları “Beş Beyaz” ile sınırlı değil. “Ankara Sofrası” projesiyle başkentin geleneksel mutfağını; Ankara döneri, Ankara tavası, Ankara simidi ve diğer yöresel lezzetleriyle ele alıyor.
“Ankara’nın 10 Meyvesi” çalışması ise kentin tarımsal geçmişine uzanıyor. Kalecik Karası, Beypazarı armudu, Ayaş dutu ve Çubuk vişnesi gibi ürünler, Ankara’nın geçmişteki bağ ve bahçe kültürünün günümüze ulaşan temsilcileri.
Osmanlı kayıtlarında binlerce bağın bulunduğuna ilişkin bilgiler, bugün büyük ölçüde yapılaşmış Ankara’nın geçmişte nasıl zengin bir tarım coğrafyası olduğunu düşündürüyor.
Bu çalışmaların ortak noktası, Ankara’yı yalnızca bir başkent olarak değil, kendine özgü üretim ve yaşam kültürüne sahip bir şehir olarak ele almalarıdır.
Ankara’nın Beş Güzeli: Sofradan Maneviyata
Seyfettin Aslan’ın üzerinde çalıştığı “Ankara’nın Beş Güzeli” projesi ise araştırmayı bitkisel ve manevi mirasa taşıyor. Hacı Bayram-ı Veli geleneğiyle ilişkilendirilen burçak çorbası ve aş kaynatma kültürünün yeniden canlandırılması, geçmişteki dayanışma anlayışının bugüne taşınması bakımından anlamlıdır.
Bir çorbanın etrafında insanların bir araya gelmesi, öğrencinin ve ihtiyaç sahibinin sofrasına katkı sağlanması; kültürün yalnızca geçmişte kalan bir hatıra değil, bugün de yaşatılabilecek bir toplumsal değer olduğunu gösterir.
Tahrin otu ve Ankara çiğdemi gibi bitkilerin de bu çalışma kapsamında ele alınması, başkentin doğal mirasına verilen önemi ortaya koyuyor.
Ankara’nın Geleceği, Geçmişiyle Kurduğu İlişkide
Ankara büyüyor. Yeni yollar, binalar ve yerleşim alanları şehri sürekli değiştiriyor. Ancak büyümek ile gelişmek aynı şey değildir.
Bir şehir nüfusunu ve yapılarını artırırken kendi değerlerini kaybedebilir. Gerçek gelişme ise geçmişten gelen zenginlikleri koruyarak yeni bir gelecek kurabilmektir. Bu nedenle Ankara’nın kültür politikası yalnızca tarihî yapıların korunmasıyla sınırlı kalmamalıdır.
Kedisi, keçisi, tavşanı, güvercini, arısı; meyveleri, bağları, bitkileri ve mutfağı da bu bütünün içinde değerlendirilmelidir.
Bunlar Ankara’nın kültürel ve ekonomik sermayesidir.
Beş Beyazdan Bir Ankara Hikâyesine
Ankara’nın Beş Beyazı, görünüşte beş farklı değerden oluşuyor. Fakat her biri Ankara’nın başka bir yönünü anlatıyor:
- Keçi ekonomiyi ve ticareti,
- Tavşan üretim ve genetik mirası,
- Kedi uluslararası tanınırlığı,
- Güvercin geleneksel kültürü,
- Bal ise doğa, tarım ve gastronomiyi temsil ediyor.
Bu nedenle Seyfettin Aslan’ın 15 yıllık araştırmalarının ürünü olan çalışma, geçmişe duyulan romantik bir özlemden ibaret değildir. Asıl mesele, Ankara’nın sahip olduğu değerleri yeniden ekonomik, kültürel ve toplumsal bir güce dönüştürebilmektir.
Bir şehri korumak, yalnızca taş binalarını korumak değildir. Onun üretim bilgisini, canlı türlerini, toprağını, mutfağını ve doğal zenginliğini de korumaktır.
Ankara’nın önünde bugün önemli bir fırsat duruyor: Geçmişte dünyaya mal olmuş değerlerini yeniden keşfetmek, bilimsel yöntemlerle geliştirmek ve çağdaş bir marka anlayışıyla geleceğe taşımak.
Belki de “Ankara’nın Beş Beyazı”nın asıl mesajı budur: Bir başkentin gerçek zenginliği, sahip olduğu binaların yüksekliğinde değil; geçmişinden geleceğe taşıyabildiği değerlerin derinliğindedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Ankara’nın Beş Beyazı, aslında beş ayrı canlı ya da beş ayrı ürünün hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Bu beş değer; Ankara’nın doğayla kurduğu ilişkinin, üretim kültürünün, ekonomik geçmişinin ve estetik anlayışının birbirini tamamlayan parçalarıdır. Bir keçinin tiftiklerinde dünya ticaretine açılan bir şehrin izlerini, bir tavşanın yumuşacık tüylerinde kadim bir üretim geleneğini, Ankara kedisinin gözlerinde zarafeti, güvercinin kanatlarında yerel bir kültürü, bembeyaz balda ise Ankara bozkırının çiçeklerini ve emeğini görmek mümkündür.
Ancak kültürel miras, yalnızca geçmişi anlatmakla korunamaz. Hatırlamak kadar korumak, üretmek, tanıtmak ve yeniden yaşatmak gerekir. Bu bakımdan Seyfettin Aslan’ın çalışmaları, Ankara’nın geçmişte kalmış değerlerini bir nostalji unsuru olmaktan çıkarıp yeniden hayatın içine taşıma çabasını ifade etmektedir. Ankara Sofrası’ndan Ankara’nın meyvelerine, Beş Güzeli’nden Beş Beyazı’na uzanan bu çalışmalar, Ankara’nın sahip olduğu zenginliğin sanıldığından çok daha büyük olduğunu göstermektedir.
Asıl mesele, Ankara’nın geçmişte ne olduğu kadar, gelecekte ne olacağıdır. Bir şehrin büyüklüğü yalnızca nüfusuyla, binalarıyla ve ekonomik göstergeleriyle ölçülemez. Gerçek şehirler, geçmişlerinden geleceğe taşıyabildikleri değerlerle büyür. Ankara’nın keçisini, tavşanını, kedisini, güvercinini ve balını korumak; aslında Ankara’nın kendi hikâyesini korumaktır.
Bu nedenle “Beş Beyaz”, yalnızca bir proje veya kültürel tanıtım başlığı olarak görülmemelidir. O, Ankara’nın kendi öz kaynaklarına yeniden bakması için yapılmış anlamlı bir çağrıdır. Çünkü kendi değerini unutan şehir, zamanla kendisini de unutmaya başlar. Ankara’nın ihtiyacı olan ise geçmişine bakarak içine kapanmak değil; geçmişinden güç alarak geleceğe daha özgüvenli yürümektir.
Belki de bugün yapılması gereken en önemli şey, Ankara’nın sahip olduğu bu değerleri yalnızca kitaplarda ve anılarda bırakmamak; onları yeniden üretmek, çocuklara tanıtmak, bilimsel çalışmalarla desteklemek, turizm ve gastronomiyle buluşturmak ve Ankara’nın dünyaya açılan kültürel markaları hâline getirmektir.
Çünkü Ankara’nın Beş Beyazı bize şunu hatırlatıyor: Bir şehrin gerçek zenginliği, sahip olduğu binaların yüksekliğinde değil; geçmişinden geleceğe taşıdığı değerlerin derinliğindedir ve Ankara’nın hâlâ anlatılmayı bekleyen çok güçlü bir hikâyesi vardır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP