YAZARLAR

08 Kasım 2026 Pazar, 00:00

Ankara Bozkırının Ortasında Bir Mucize: “Ağaç Dikmeyene Diploma Yok!” Diyen Efsane Rektör Prof. Dr. Kemal Kurdaş

İnsan bazen düşünmeden edemiyor dostlar; bir kenti, uçsuz bucaksız bir bozkırı, hatta binlerce gencin hayat anlayışını değiştirebilmek için nasıl bir inanç, nasıl bir kararlılık ve kaç ömürlük bir sevda gerekir?

Takvimler 1961 yılının rüzgârlı bir kasım sabahını gösteriyordu. Ankara’nın batısında, çatlamış toprağın, tozun ve bozkırın hâkim olduğu uçsuz bucaksız bir arazi uzanıyordu. Şentepe’den, Aktepe’den ya da Keçiören gibi yerleşim alanlarında buraya ulaşmak, o yıllarda neredeyse şehirlerarası bir yolculuğa çıkmak gibiydi. Kentin bürokratı da esnafı da bu çorak araziye bakıp buraya bir gün büyük bir üniversitenin kurulabileceğine inanmakta güçlük çekiyordu.

İşte tam da böyle bir dönemde, bu bakımsız ve kurak araziye 41 yaşında güzel yürekli bir adam geldi. Yanında ne büyük bir akademik kadro ne de görkemli bir üniversite kampüsü vardı. Ancak zihninde büyük bir hayal, yüreğinde güçlü bir inanç ve geleceğe yönelik sıra dışı bir vizyon taşıyordu. Maliye Bakanlığı görevinden ayrılarak gelen, IMF ve Latin Amerika tecrübeleriyle devlet yönetiminde önemli bir birikim kazanmış bu isim, yalnızca bir yönetici değil, aynı zamanda bir hayal ve gönül insanıydı: Prof. Dr. Kemal Kurdaş.

Onun hikâyesi, yalnızca bir üniversitenin kuruluş hikâyesi değil; inancın, emeğin, kararlılığın ve doğaya duyulan sevginin bir bozkırı nasıl değiştirebileceğinin de hikâyesidir.

Çatlak Topraktan Fışkıran İlk Umutlar

O yıllarda bozkırın ortasında yükselen sesler pek de umut verici değildi:

“Bu çamurdan, bu tozdan bir şey çıkmaz!”

Kışın insanın iliklerine kadar işleyen ayazı, yazın kavurucu sıcağı ve sürekli esen rüzgârıyla Ankara bozkırının bu bölgesi, ağaç yetiştirmek için son derece elverişsiz görülüyordu. Ancak Kemal Kurdaş, başkalarının imkânsız olarak değerlendirdiği bir işi gerçekleştirmeye kararlıydı.

Üstelik işe alışılmışın dışında bir yerden başladı. Önce binaları, yolları, betonları veya üniversitenin fiziki altyapısını düşünmedi. Onun önceliği doğaydı. Çünkü biliyordu ki gerçek bir üniversite yalnızca dersliklerden, laboratuvarlardan ve idari binalardan ibaret olamazdı. Üniversite, aynı zamanda insanın doğayla, toplumla ve yaşamla bütünleştiği bir mekân olmalıydı.

Göreve başlamasının henüz üçüncü haftasında kampüste ilk Ağaç Bayramı düzenlendi. Böylece yıllar içerisinde büyüyerek ODTÜ'nün kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelecek olan büyük ağaçlandırma hareketinin ilk adımları atıldı.

Kurdaş’ın çalışma yöntemleri, alışılmış üniversite yönetimi anlayışının oldukça dışındaydı. Onun için çevre bilinci, toplantılarda dile getirilen güzel sözlerden ibaret değildi. Bu bilinç, bizzat yaşanmalı ve hayata geçirilmeliydi.

Bu anlayışın en dikkat çekici örnekleri ise şunlardı:

  • Sabah baskınları: Pazar sabahının ilk ışıklarıyla birlikte öğrenci yurtlarının kapıları çalınırdı. Kurdaş, gençleri kendine özgü tatlı sert ve babacan tavrıyla uyandırır, ellerine kazma ve kürek vererek ağaçlandırma çalışmalarına katılmalarını sağlardı.
  • Şartlı diploma: Mezuniyet töreni yaklaşırken öğrencileri yalnızca akademik başarılarını kutlayacakları bir tören değil, kampüsün çeşitli noktalarında açılmış fidan çukurları da beklerdi. Kurdaş’ın yaklaşımı oldukça netti: “On fidan dikmeyen diplomasını alamaz!”

Bu anlayış, gençlere yalnızca bir ağacın nasıl dikileceğini öğretmiyordu. Aynı zamanda yaşadıkları çevreye karşı sorumluluk duymayı, emek vermeyi, üretmeyi ve kendilerinden sonraki kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmayı öğretiyordu.

Çünkü o gün toprağa bırakılan her fidan, aslında Türkiye’nin geleceğine dikilen bir umut, bir sorumluluk ve bir inanç abidesiydi.

Bartın Deresi’nden Gece Operasyonu: Bir Rektörün Ağaç Sevdası

Kemal Kurdaş’ın ağaçlandırma tutkusu zamanla sıradan bir çevre düzenlemesi olmaktan çıkmış, adeta bir yaşam idealine dönüşmüştü.

Bir gün kampüsteki fidan stokunun tükenmesi üzerine geriye yalnızca elli kadar çınar fidanı kalmıştı. Ancak Kurdaş için ağaçlandırma çalışmalarının durması söz konusu bile değildi.

Anlatılanlara göre, bunun üzerine işçilerini topladı ve iki kamyonla Bartın Deresi’ne doğru yola çıktı. Buradan özenle sökülen büyük çınar fidanları, gece karanlığında ODTÜ arazisine taşındı.

Bugün ODTÜ kampüsünde heybetle yükselen, boyları metrelerce uzanan ve gölgelerinde binlerce öğrencinin yürüdüğü çınar ağaçlarını gördüğümüzde, o günlerin emeğini hatırlamak gerekir.

O ağaçlar yalnızca toprağa tutunmuş bitkiler değildir. Her biri, bir insanın hayalinin, bir yöneticinin kararlılığının ve bir neslin alın terinin canlı tanıklarıdır.

Bugün kampüsün dört bir yanına yayılan yeşil dokunun ardında, zamanında imkânsız denileni gerçekleştirmeye çalışan insanların emeği vardır.

Bazen bir ağacın gölgesinde otururken o ağacın hangi eller tarafından dikildiğini, hangi zorluklarla büyütüldüğünü ve kaç kişinin hayaline tanıklık ettiğini düşünmeyiz. Oysa her büyük eser, görünmeyen bir emeğin ve çoğu zaman unutulan bir fedakârlığın sonucudur.

“Kemal Kurdaş Had a Farm…”: Öğrencileriyle Aynı Sahada Olan Bir Rektör

Kemal Kurdaş ile öğrencileri arasındaki ilişki, klasik bir rektör-öğrenci ilişkisinin çok ötesindeydi. Gençler onu seviyor, onunla şakalaşıyor ve bu sevgilerini zaman zaman mizahi ifadelerle dile getiriyorlardı.

Öyle ki popüler çocuk şarkılarından birinin melodisini değiştirerek kampüs koridorlarında:

“Kemal Kurdaş had a farm…” şeklinde tezahürat yaptıkları anlatılır.

Kurdaş ise öğrencilerinin bu şakalarına alınmak bir yana, onların coşkusuna eşlik ederdi. Sahaya inip öğrencileriyle futbol oynayan, ağaç bayramlarında takım elbisesi ve cebindeki mendiliyle halayın başına geçerek gençlerle birlikte eğlenen bir rektördü.

Onun yönetim anlayışında makamın oluşturduğu mesafe değil, insanlarla kurulan samimi bağ ön plandaydı. Öğrencileriyle birlikte çalışıyor, birlikte eğleniyor ve gerektiğinde onların karşısına geçerek bizzat örnek oluyordu.

İşte gerçek liderlik biraz da böyle bir şeydi: İnsanlara yalnızca ne yapmaları gerektiğini söylemek değil, onlarla birlikte aynı yolda yürümek ve gerektiğinde ilk kazmayı kendin vurmaktı.

1920 yılında Bursa’da dünyaya gelen, Balıkesir Lisesi’nde parasız yatılı eğitim gören bu Anadolu çocuğunun yaşam öyküsü de ayrıca anlamlıdır. Devletin sağladığı imkânlarla yetişen Kurdaş, sahip olduğu bilgi ve birikimi ülkesine hizmet etmek için kullanmış; kendisine sunulan fırsatları gelecek kuşaklara yeni fırsatlar oluşturmak için değerlendirmiştir.

Bir başka ifadeyle, kendi yetiştiği ülkenin imkânlarını yine bu ülkenin gençleri ve geleceği için seferber etmiştir.

Bozkırın Bilançosu ve Geleceğe Bırakılan Ebedî Miras

Kemal Kurdaş’ın 1961-1969 yılları arasındaki sekiz yıllık ODTÜ Rektörlüğü döneminde gerçekleştirdiği çalışmalar, yalnızca üniversitenin fiziki gelişimine katkı sağlamakla kalmadı; aynı zamanda Ankara’nın doğal ve ekolojik yapısına da önemli bir miras bıraktı.

ODTÜ arazisi ve Eymir Gölü çevresinde yürütülen ağaçlandırma çalışmalarıyla, başlangıçta çorak ve verimsiz görülen geniş bir alan zaman içerisinde büyük bir orman ekosistemine dönüştü.

Bu dönüşümün önemi yalnızca dikilen ağaçların sayısıyla ölçülemez. Asıl başarı, doğayla insan arasında kalıcı bir bağ kurulması, çevre bilincinin kurumsal bir kültüre dönüştürülmesi ve gelecek kuşakların da bu mirası sahiplenmesini sağlayacak bir anlayışın oluşturulmasıydı.

ODTÜ kampüsünün doğal peyzajı, 1995 yılında dünyanın saygın mimarlık ödüllerinden biri olan Ağa Han Mimarlık Ödülü ile uluslararası düzeyde takdir gördü. Böylece yalnızca bir kampüs düzenlemesi değil, insan eliyle oluşturulan kapsamlı bir çevre ve yaşam vizyonu da dünya çapında dikkat çekti.

Kemal Kurdaş’ın bıraktığı miras, işte tam da bu noktada daha büyük bir anlam kazanıyor. Çünkü o, üniversitenin geleceğini yalnızca yetiştireceği mühendisler, bilim insanları ve akademisyenler üzerinden değerlendirmemiş; bu insanların yaşayacağı çevreyi, doğayı ve toplumsal sorumluluklarını da üniversite eğitiminin ayrılmaz bir parçası olarak görmüştür.

Nisan 2011’de, 91 yaşında aramızdan ayrılan Kemal Kurdaş’ın geride bıraktığı insani miras da en az eserleri kadar anlamlıydı.

Vefatından önce dile getirdiği vasiyetinde, cenaze törenine çelenk gönderilmesini istememiş, gelenlerin yanlarında küçük bir demet çiçek getirmelerini arzu etmişti.

Bu sade istek bile onun gösterişten uzak, mütevazı ve insani yönünü anlatmaya yetiyordu.

Sonuç ve Değerlendirme

Bugün Ankara’da ODTÜ Ormanı’nın serin ve huzur veren gölgesinde yürürken, Eymir Gölü’nün kıyısında doğanın sesini dinlerken veya yüzlerce ağacın arasında nefes alırken bir an durup düşünmek gerekiyor.

Acaba bu ağaçlar olmasaydı Ankara’nın bu bölgesi nasıl görünürdü? Bugün gölgesinde dinlendiğimiz, kuş sesleriyle huzur bulduğumuz bu doğal güzelliklerin ardında nasıl bir emek ve nasıl bir mücadele vardı?

İşte bu soruların cevabı, bizi yeniden Prof. Dr. Kemal Kurdaş’ın hikâyesine götürüyor.

Kemal Kurdaş’ın ODTÜ Rektörlüğü döneminde gerçekleştirdiği ağaçlandırma hareketi, yalnızca çorak bir bozkırın yeşertilmesi değildir. Bu hareket; vizyoner liderliğin, çevre bilincinin, kurumsal aidiyetin ve toplumsal sorumluluğun bir araya geldiğinde neleri başarabileceğinin Türkiye’deki en anlamlı örneklerinden biridir.

Akademik kökenli bir yönetici olmamasına rağmen, devlet yönetimi ve ekonomi alanındaki birikimini üniversitenin kuruluş idealine aktaran Kurdaş, fiziki yapılaşmanın ötesinde bir gelecek tasarlamıştır. Onun önceliği, yalnızca binalar inşa etmek değil; yaşayan, üreten, düşünen ve doğayla bütünleşen bir üniversite kültürü oluşturmaktı.

Öğrencilerine ağaç dikmeyi bir mezuniyet sorumluluğu olarak benimsetmesi ise eğitimin yalnızca sınıflarda, laboratuvarlarda ve kitaplarda gerçekleşmediğini gösteren çok önemli bir anlayışın ifadesidir. Çünkü eğitim, insanın yaşadığı topluma, çevreye ve kendisinden sonraki kuşaklara karşı sorumluluk duymasıyla gerçek anlamına ulaşır.

Bugün dünyanın en önemli gündemlerinden biri olan iklim değişikliği, küresel ısınma, sürdürülebilir kalkınma ve çevrenin korunması gibi konular düşünüldüğünde, Kemal Kurdaş’ın yaklaşık altmış yıl önce ortaya koyduğu vizyonun ne kadar ileri görüşlü olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Onun bize bıraktığı en büyük derslerden biri şudur: Bir ülkenin kalkınması yalnızca yollar, köprüler, binalar ve ekonomik göstergelerle ölçülemez. Gerçek kalkınma; insanına, doğasına, kültürüne ve geleceğine yapılan yatırımlarla mümkündür.

Bir yönetici görev süresi boyunca makamında oturabilir, toplantılar yapabilir, kararlar alabilir ve imzalar atabilir. Ancak çok az yönetici, görevinden ayrıldıktan onlarca yıl sonra bile diktiği ağaçların gölgesinde yaşamaya devam eder.

Kemal Kurdaş, işte bu ayrıcalığa sahip insanlardan biridir.

O, yalnızca ağaç dikmedi; bir üniversitenin ruhunu yeşertti. Yalnızca bir kampüsü güzelleştirmedi; binlerce gencin doğaya ve yaşama bakışını değiştirdi. Yalnızca kendi dönemini düşünmedi; kendisinden sonra gelecek kuşaklara nefes alabilecekleri bir dünya bırakmaya çalıştı.

Çünkü bazı insanlar ömürlerini yaşar ve aramızdan ayrılır. Bazıları ise ömürleri boyunca diktikleri ağaçlarla, yetiştirdikleri insanlarla ve bıraktıkları eserlerle yaşamaya devam eder.

Kemal Kurdaş da işte o unutulmaz insanlardan biridir.

Bugün ODTÜ Ormanı’nda yükselen her ağaç, onun geleceğe bıraktığı sessiz bir mektup gibidir. Her yaprak, bir zamanlar bozkırın ortasında yeşermeye başlayan o büyük hayalin hikâyesini anlatır.

Ve belki de bütün bu hikâyeyi anlatan en güzel cümle şudur: Bir insanın gerçek büyüklüğü, arkasında bıraktığı makamla değil; kendisinden sonra kaç insana ve kaç canlıya hayat verdiğiyle ölçülür. 

Bir ağaçtan daha fazlasını diken insan,  Sevgili Hocam Kemal Kurdaş;

Aradan yıllar geçse de eserleriniz, düşünceleriniz ve doğaya kazandırdığınız güzellikler yaşamaya devam ediyor. Ankara’nın bozkırında yeşerttiğiniz her ağaç, insanlığa ve gelecek kuşaklara bıraktığınız kıymetli bir emanettir.

Ruhunuz şad, mekânınız cennet, kabriniz nurla dolsun.

Saygı, minnet ve rahmetle…

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

Editoryal Not: Bir hakkın teslimi üzerine…

Bu yazı, “Gazili Olmak Ayrıcalıktır!” anlayışını taşıyan bir Gazi Üniversitesi öğretim üyesinin, ülkemizin bilim, eğitim ve doğa tarihine önemli katkılar sunmuş değerli bir şahsiyetin hatırasına duyduğu saygı, vefa ve minnet duygularıyla kaleme alınmıştır.

Çünkü geçmişte iz bırakan insanları hatırlamak, yalnızca bir vefa borcu değil, geleceğe karşı da bir sorumluluktur.

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)