El Âlem Ne Derse Desin! Kafama Takacak Olsaydım, Onlar El Olmazlardı
Değerli okuyucular,
İnsan, başkalarının ne diyeceğinden korkarak kendi hayatını yaşamaktan vazgeçer mi? Ne yazık ki vazgeçiyor! Hayallerini erteliyor, mutluluğunu gizliyor, düşüncelerini içine atıyor. Bazen bir adım atmaktan, bazen doğru bildiğini söylemekten, bazen de yeniden başlamaktan çekiniyor. Üstelik bütün bunları, kendi hayatının sorumluluğunu taşımayan insanların kendisi hakkında ne düşüneceğinden korkarak yapıyor.
Bir düşünün…Gerçekleştiremediğiniz hayallerinizin pişmanlığını kim taşıyacak? Atamadığınız adımların hesabını kim verecek? Siz korkup geri çekildiğinizde, sizi eleştirenler mi kaybedecek, yoksa siz mi?
İşte insanın kendisine sorması gereken soru budur: Başkalarının gönlünü hoş tutmak uğruna kendi hayatımızdan vazgeçmeye değer mi?
Halkın irfanından süzülen şu söz, yılların tecrübesini birkaç kelimeye sığdırıyor: “El âlem ne derse desin! Kafama takacak olsaydım, onlar el olmazlardı.”
Bu söz, yalnızca bir meydan okuma değil; insanın kendi hayatına sahip çıkmasının, başkalarının yargılarından özgürleşmesinin ve ömrünü başkalarının beklentilerine kurban etmemesinin ifadesidir.
El Âlem Konuşur, Bedelini Sen Ödersin!
Bir genç düşünün… Yıllardır hayalini kurduğu işi yapmak, kendi girişimini kurmak istiyor. Çevresinden biri, “Başaramazsın.” diyor. Bir başkası, “Garanti bir işin varken neden risk alıyorsun?” diye soruyor. Genç, bu sözleri kendi geleceğinin hükmü kabul ederse belki de hayatının en büyük fırsatını hiç denemeden kaybedecek.
Peki, yıllar sonra gerçekleşmeyen hayalinin pişmanlığını kim yaşayacak? Ona “Yapamazsın.” diyenler mi, yoksa kendi cesaretinden vazgeçen genç mi?
İşte meselenin özü burada: İnsanlar tavsiye verir, yorum yapar, hüküm verir; fakat kararların sonuçlarını çoğu zaman o kararı veren insan yaşar.
Elbette her hayalin peşinden düşünmeden koşmak doğru değildir. Riskleri hesaplamak, bilgi edinmek ve tecrübeli insanları dinlemek gerekir. Ancak başkalarının korkularını kendi hayatımızın sınırlarına dönüştürmek de doğru değildir.
Bir başkasının başaramamış olması, senin başaramayacağının kanıtı değildir. Başkalarının cesaret edemediği bir şeyi denemek, elbette başarı garantisi taşımaz; fakat hiç denememek, başarı ihtimalini daha başlamadan ortadan kaldırır.
Başarsan Kıskanan, Başaramazsan Yargılayan Çıkar!
Hayatın acı gerçeklerinden biri de budur: Bazıları başarınızı küçümser, bazıları başarısızlığınızı büyütür.
Yıllarca emek vererek bir yerlere gelen insan için “Şansı yaver gitti.” diyenler çıkar. Bir akademisyen bilimsel başarı elde ettiğinde emeğini görmezden gelenler, bir girişimci iş kurduğunda risklerini küçümseyenler, bir insan hayatını değiştirdiğinde onu eski hâliyle görmek isteyenler olabilir.
Böyle bir ortamda insan, bütün enerjisini kendisini açıklamaya ve başkalarını ikna etmeye harcarsa üretmeye ne zaman fırsat bulacaktır?
Her eleştiriye cevap vermek, her dedikoduyu düzeltmek, herkesin gözünde haklı çıkmak zorunda değiliz. Çünkü bazen insan, kendisini anlatmaya çalışırken asıl yapması gerekenleri ihmal eder.
Elbette haklı eleştirilerden ders çıkarmalı, hatalarımızı kabul etmeli ve gerektiğinde özür dilemeliyiz. Ancak emeğimizi küçümseyen, niyetimizi sürekli sorgulayan her sözü de iç dünyamızda büyütmemeliyiz.
Bizi geliştiren eleştiriden yararlanmalı, bizi tüketen yargılara hayatımızı teslim etmemeliyiz.
Bir İnsanın Mutluluğu Neden Başkasını Rahatsız Etsin?
Kimi kırk yaşında yeni bir meslek öğrenmek ister, “Bu yaştan sonra mı?” derler. Kimi emekliliğinde yeni bir eğitim almak ister, “Artık dinlen.” diye öğüt verirler. Kimi sade bir hayatı tercih eder, “El âlem ne düşünür?” diye önüne engel koyarlar.
Oysa insanın öğrenmek, değişmek ve yeniden başlamak için belirli bir yaşı yoktur.
Kimi kalabalıklar içinde mutlu olur, kimi birkaç dostuyla kurduğu sade hayatta huzur bulur. Kimi büyük hedeflerin peşinden koşar, kimi ailesiyle geçirdiği sakin bir günü hayatının en büyük zenginliği sayar.
Mutluluğun tek bir kalıbı yoktur. Başkasının hayatını kendi hayatımızın ölçüsü hâline getirdiğimizde, sahip olduklarımızın kıymetini de unutabiliriz.
İnsan, başkalarına güzel görünmek için değil, kendisine ve değerlerine yakışan bir hayat kurmak için yaşamalıdır.
“Onlar el olmazlardı…” sözünün ardındaki ironi
Bu sözün en çarpıcı tarafı, son cümlesinde saklıdır.
“Kafama takacak olsaydım, onlar el olmazlardı.”
Ne kadar ince, ne kadar düşündürücü!
Seni tanımayan, yaşadığın zorlukları bilmeyen, sorumluluklarını paylaşmayan bir insanın düşüncesi neden senin huzurunun ölçüsü olsun? Birinin senin hakkında söylediği birkaç söz, yılların emeğini, karakterini ve hayatını nasıl açıklayabilir?
İnsan, kendisini tanımayanların hükümlerini kendi gerçeği kabul etmemelidir.
Ancak bu söz, herkesi küçümsemek veya kimseyi dinlememek anlamına gelmez. Bizi sevenlerin uyarılarını dinlemeli, haklı eleştiriler karşısında kendimizi sorgulamalıyız. Çünkü bazen en yakınlarımızın söylediği acı bir söz, görmediğimiz bir gerçeği fark etmemizi sağlar.
Önemli olan, insanları bütünüyle önemsememek değil; kimin sözüne değer vereceğimizi, hangi eleştiriden öğreneceğimizi ve hangi yargıyı geride bırakacağımızı bilmektir.
Herkese Kendimizi Anlatmak Zorunda Değiliz!
Bazen insan, yanlış anlaşılmamak için kendisini tekrar tekrar açıklamaya çalışır. Neden böyle düşündüğünü, neden o kararı verdiğini, neden farklı davrandığını anlatır durur.
Oysa herkesin bizi anlamasını sağlamak mümkün değildir. Bazıları anlamak için dinler, bazıları yargılamak için. Bazıları gerçeği öğrenmek ister, bazıları ise kendi kanaatinden vazgeçmemek için konuşur.
Böyle durumlarda daha fazla konuşmak her zaman daha iyi anlaşılmamızı sağlamaz.
Bazen susmak, tartışmayı büyütmemek ve yolumuza devam etmek en doğru tercihtir. Çünkü her söze cevap vermek zorunda değiliz. Her iddiayı çürütmek, her dedikoduyu düzeltmek ve herkese kendimizi kanıtlamak gibi bir yükümlülüğümüz yoktur.
Bazen en güçlü cevap, kendimizi tüketerek açıklama yapmak değil, doğru bildiğimiz yolda onurumuzla yürümeye devam etmektir.
Sonuç ve Değerlendirme
Değerli okuyucular,
Hayat bizim, karar bizim! Bir gün geriye dönüp hayatımıza baktığımızda, belki de en çok yaptığımız hatalara değil, korkularımız yüzünden hiç yapamadıklarımıza üzüleceğiz.
Söyleyemediğimiz sözler, ertelediğimiz hayaller, atamadığımız adımlar ve sırf başkaları onaylamıyor diye vazgeçtiğimiz tercihler…
Elbette toplum içinde yaşadığımızı unutmamalı, başkalarının haklarına ve duygularına saygı göstermeliyiz. Ancak saygı göstermekle başkalarının yargılarına teslim olmak aynı şey değildir.
Herkesi memnun edemeyiz. Herkesin bizi anlamasını sağlayamayız. Fakat kendi davranışlarımızdan sorumlu olabilir, vicdanımızı koruyabilir ve hayatımızı bilinçli tercihlerimizle şekillendirebiliriz.
Unutmayalım! El âlem konuşur, zaman geçer, insanlar unutur. Ama başkalarının ne diyeceğinden korkarak vazgeçtiğimiz hayaller ve yaşayamadığımız güzellikler bir daha geri gelmeyebilir.
Öyleyse insanları dinleyelim ama kendi vicdanımızın sesini bastırmayalım. Eleştirilerden öğrenelim ama haksız yargılar altında ezilmeyelim. Başkalarına değer verelim ama kendi değerimizi onların kanaatlerine bağlamayalım.
Çünkü hayat, başkalarının beklentilerini karşılamak için değil; doğrularımızla, sorumluluklarımızla ve vicdanımızla anlam kazanır.
El âlem ne derse desin! Kafama takacak olsaydım, onlar el olmazlardı…
İnsan, başkalarının ne düşüneceğinin korkusuyla değil, kendi vicdanının rehberliğinde yaşadığında gerçekten özgürdür.
Saygılarımla.
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP