Yaşlanma yalnızca bireysel bir hayat dönemi değil; kentlerin, mahallelerin, ulaşımın, sosyal hizmetlerin, konutların, kamusal alanların ve yerel dayanışma kültürünün birlikte sınandığı büyük bir toplumsal meseledir. Türkiye’de yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı artarken, yalnız yaşayan yaşlıların ve bakım ihtiyacının da daha görünür hâle geldiği bir döneme giriyoruz. Yaşlı dostu şehir; sadece bakım evi açan şehir değil, insanın yaş aldıkça da mahallesinde güvenle, onurla, bağımsız ve sosyal bağlarını koruyarak yaşayabildiği şehirdir.
Devlet ile özgürlük çoğu zaman birbirine karşıt iki alan gibi tartışılır. Oysa insan onurunu esas alan çağdaş bir kamu düzeninde devletin varlık sebebi, bireyin özgürlüğünü bastırmak değil; özgürlüğün güven içinde yaşanabileceği adil, meşru ve öngörülebilir bir hukuk zemini kurmaktır. Bu nedenle asıl mesele devletin güçlü olup olmaması değil, devlet gücünün hukukla, ölçülülükle, denetimle ve demokratik meşruiyetle sınırlandırılıp sınırlandırılmadığıdır.
Bir kentin geleceği, yalnızca yeni yatırımlarla, yüksek binalarla veya büyük projelerle kurulmaz. O geleceği asıl belirleyen; gençlerin eğitimden istihdama, kültürden teknolojiye, girişimcilikten karar süreçlerine kadar şehirde ne kadar yer bulabildiğidir. Gençler yalnızca iş arayan, destek bekleyen veya zaman zaman dinlenen bir toplumsal kesim değildir. Gençler; şehirlerin yenilik kapasitesi, üretim gücü, vicdanı, enerjisi ve ortak geleceğinin kurucu unsurudur.
İlk yazımızda kurumsal çürümenin anatomisini, ikinci yazımızda ise güven üreten devletin nasıl kurulabileceğini ele almıştık. Ancak güçlü kurumlar ve adil devlet mimarisi tek başına yeterli değildir. Çünkü güven, yalnızca devletin vatandaşa sunduğu bir güvence değil; aynı zamanda toplumun kendi içinde ürettiği ahlaki, kültürel ve kurumsal sermayedir. Özgürlük ile kamu düzenini birbirine karşıt iki alan gibi görmek yerine, insan onurunu, hukukun üstünlüğünü, toplumsal huzuru ve ortak yaşam kültürünü birlikte koruyan yeni bir dengeye ihtiyaç vardır.
Trafik, yalnızca araçların yollarda ilerleyememesi değildir. Trafik; çocuğun okul yolunda güvenle yürüyebilmesi, yaşlının karşıdan karşıya geçebilmesi, engelli bireyin kaldırıma erişebilmesi, çalışanların işe zamanında ulaşabilmesi, toplu taşımanın güvenilirliği ve kentte herkesin hareket hakkına sahip olması meselesidir. Gerçek çözüm, daha fazla yol yapmakla değil; insanı, mahalleyi, toplu taşımayı, yayayı, bisikleti, erişilebilirliği ve ortak sorumluluğu birlikte planlamakla mümkündür.
Toplumların geleceğini belirleyen en önemli unsur yalnızca ekonomik büyüklükleri veya askerî güçleri değildir. Asıl belirleyici olan, vatandaşların devletlerine ne ölçüde güven duyduğudur. Güven ise kendiliğinden oluşmaz; hukukun üstünlüğü, liyakat, hesap verebilirlik, şeffaflık ve katılımcılık üzerine inşa edilir. İlk yazımızda kurumsal çürümenin nedenlerini ele almıştık. Bu yazıda ise aynı sorunun çözüm tarafına odaklanıyoruz: Güven üreten bir devlet mimarisi nasıl kurulabilir?
Su, musluktan akarken sıradan görünen; kesildiğinde ise hayatın bütün düzenini değiştiren en temel ortak varlıktır. Kuraklık, iklim değişikliği, nüfus artışı, kayıp-kaçaklar, yanlış tüketim alışkanlıkları ve altyapı yetersizlikleri; kentlerin suyla ilişkisini yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Suyun geleceği yalnızca barajların, şebekelerin veya belediye bütçelerinin konusu değildir. Su; mahallede başlayan, evde güçlenen, okulda öğrenilen ve kent ölçeğinde ortak akılla yönetilmesi gereken bir yaşam meselesidir.
Bazen birkaç satırlık bir metin, uzun yıllar üzerinde düşünülmesi gereken büyük soruların kapısını aralar. Kırk yıllık dostum Mustafa Yavuzer'in WhatsApp üzerinden gönderdiği kısa bir alıntı da bende böyle bir düşünce yolculuğunu başlattı. İlk bakışta din, ahlak ve siyaset ekseninde kaleme alınmış gibi görünen bu değerlendirme, aslında çok daha temel bir soruyu yeniden sormaya davet ediyordu: Adalet zayıfladığında toplum, devlet ve insan ne kaybeder? Daha da önemlisi, 21. yüzyılda özgür bireyi, güçlü kurumları ve ortak geleceği hangi anlayış üzerine yeniden inşa edebiliriz? "Geleceği İnşa" başlıklı bu yazı dizisi, tam da bu soruların peşinden gitmek üzere kaleme alınmaktadır.
Kentsel dönüşüm, riskli binaları yenilemekten ibaret değildir. Dönüşüm; deprem güvenliği kadar mahalle dokusunu, kiracıların ve hak sahiplerinin geleceğini, esnafın hayatını, çocukların okul yolunu, yaşlıların erişimini, yeşil alanları, ulaşımı ve sosyal dayanışmayı da koruyabilmelidir. Sağlam bina elbette vazgeçilmezdir; ancak güçlü şehir, yalnızca betonunu değil, insanını ve ortak yaşamını da yenileyebilen şehirdir.
Depreme dayanıklı kent yalnızca sağlam binalardan oluşmaz. Güvenli yapı, doğru planlama, erişilebilir toplanma alanı, kesintisiz iletişim, mahalle dayanışması, ilk yardım bilgisi, gönüllü kapasitesi ve herkes için hazırlanmış ortak bir afet kültürü; dirençli şehirlerin temelidir. Deprem anında ilk dakikalar çoğu zaman mahallede yaşanır. Bu nedenle afetlere karşı en güçlü savunma hattı, bilinçli yurttaşların yaşadığı, riskini bildiği ve birbirini gözettiği mahallelerde kurulmalıdır.
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.