YAZARLAR

08 Mart 2026 Pazar, 00:00

Kutsal Metinlerden Jeopolitik Retoriğe: Ortadoğu Siyasetinde Dini Sembollerin Gölgesi

Değerli Gazete Ankara Okurları,

Ortadoğu’daki çatışmaları yalnızca askeri hamleler, enerji politikaları ya da diplomatik gerilimlerle açıklamak çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Günümüz siyasetini doğru anlayabilmek için, bu çatışmaların arka planında yer alan tarihsel hafızayı, dini sembolleri ve ideolojik anlatıları da dikkate almak gerekir. ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilimler ve zaman zaman savaşa dönüşen krizler, görünürdeki stratejik çıkarların ötesinde, bu derin tarihsel ve inanç temelli unsurların etkisiyle şekillenmektedir.

Bu makale, bölgedeki çatışmaların ardındaki karmaşık ilişkileri daha iyi anlamak isteyen okurlar için hazırlanmıştır. Okuyucular, kutsal metinlerden beslenen siyasi retoriğin nasıl ortaya çıktığını, farklı inanç ve düşünce gruplarının jeopolitik hesaplarının bölgesel politikalara nasıl yansıdığını adım adım takip edebileceklerdir. Böylece savaşların ve krizlerin nedenleri, daha kapsamlı ve anlaşılır bir perspektifle değerlendirilebilecektir.Çalışma boyunca Amalek ve Purim gibi dini sembollerin siyasi söylemlerle nasıl iç içe geçtiği; Evangelikal hareketin İsrail politikası üzerindeki etkileri ve İran’daki eskatolojik Mehdi inancının bölgesel stratejilerle nasıl kesiştiği ele alınmaktadır. Bu çerçevede Gazete Ankara okurları, ABD-İsrail-İran üçgenindeki gerilimleri yalnızca gündelik haber akışıyla değil, aynı zamanda bu gelişmelerin arka planındaki tarihsel ve ideolojik dinamiklerle birlikte değerlendirme imkânı bulacaktır.

Bu makale, modern jeopolitiğin çok katmanlı yapısını anlamak isteyen okuyucular için Ortadoğu’nun karmaşık siyaset sahnesine dair açıklayıcı bir rehber sunmayı amaçlamaktadır.

Modern dünya siyasetinde din ile jeopolitiğin kesişim noktaları giderek daha görünür hâle gelmektedir. Özellikle Ortadoğu gibi tarihsel, kültürel ve dini katmanların iç içe geçtiği bir bölgede, siyasi söylemler çoğu zaman teolojik (tanrıbilim, Yunanca theos (Tanrı) ve logos (bilim/söz) kelimelerinden türetilmiş olup, Tanrı'yı, kutsal metinleri, dini inançları, doğmaları ve bunların insan/evrenle ilişkisini sistematik ve akli metotlarla inceleyen bilim dalıdır) sembollerle örülmektedir. Bu durum yalnızca bölgesel aktörleri değil, aynı zamanda küresel güçleri de kapsayan çok boyutlu bir siyasi dil üretmektedir. Son yıllarda İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilimler incelendiğinde, yalnızca askeri veya stratejik çıkarların değil; tarihsel hafızanın, dini sembollerin ve eskatolojik (Yunanca eschatos (“son, nihai”) ve -logy (“bilim, öğreti”) kelimelerinden gelir.  Dinî bağlamda: Eskatoloji, kutsal metinlerde veya dini öğretide dünyanın sonu, kıyamet günü, son yargı, kurtuluş veya nihai kader ile ilgili fikirleri kapsar) anlatıların da siyasi retoriğin bir parçası hâline geldiği görülmektedir.

Amalek, Yahudi kutsal metinlerinde geçen ve başlangıçta İsrailoğullarına düşman olan bir topluluğu ifade eden bir kavramdır. Tevrat’ta özellikle Exodus ve Deuteronomy bölümlerinde Amaleklerin, Mısır’dan çıkan İsrailoğullarına çölde saldırdığı anlatılır. Bu nedenle Yahudi geleneğinde Amalek, tarihsel bir düşman olmanın ötesinde, zamanla kötülüğün, zulmün ve Tanrı’ya karşı çıkan güçlerin sembolü olarak yorumlanmıştır.

Yahudi düşüncesinde bu kavram günümüzde çoğu zaman gerçek bir halkı değil, ahlaki bir metaforu temsil eder. Amaç, belirli bir topluluğu hedef göstermekten ziyade tarihsel travmayı hatırlamak ve kötülüğe karşı uyanık olma fikrini canlı tutmaktır. Bu nedenle her yıl Şabat Zahor adı verilen özel günde Amalek anlatısı okunarak “hatırla ve unutma” düşüncesi vurgulanır.

Amalek kavramı ayrıca Purim bayramının anlatıldığı Book of Esther metniyle de ilişkilendirilir. Bu hikâyede Yahudileri yok etmeye çalışan Haman karakteri, bazı yorumlara göre Amalek soyundan kabul edilir ve Purim bayramı Yahudilerin bir yok edilme tehlikesinden kurtuluşunun sembolü olarak kutlanır.

Modern dönemde Amalek kavramı bazen siyasi söylemlerde de sembolik biçimde kullanılabilmektedir. Örneğin İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bazı konuşmalarında Amalek anlatısına atıf yapmıştır. Akademik çevrelerde, bu tür dini sembollerin siyasi retorikte kullanılmasının dikkatle değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Günümüzde Amalek kavramı çoğunlukla belirli bir etnik topluluğu değil, insanlık tarihindeki kötülüğün ve zulmün sembolik bir ifadesini temsil eden bir anlatı olarak ele alınmaktadır.

Yahudi kutsal metinlerinde yer alan bazı kavramların modern politik söylemlerde yeniden yorumlanması dikkat çekicidir. Bu kavramların başında “Amalek” anlatısı gelir. Tevrat’ın özellikle Exodus ve Deuteronomy bölümlerinde Amalek halkı, İsrailoğullarına saldıran düşman bir güç olarak tasvir edilir. Bu anlatı, tarihsel bir çatışmanın ötesinde sembolik bir anlam kazanmıştır. Geleneksel teolojik yorumlarda Amalek çoğu zaman kötülüğün, Tanrı’ya karşı çıkan güçlerin ve ahlaki düşmanlığın sembolü olarak değerlendirilir.

Modern Yahudi düşüncesinde Amalek kavramı genellikle literal bir halkı temsil etmekten ziyade etik bir metafor olarak ele alınmaktadır. Başka bir ifadeyle Amalek, belirli bir etnik topluluğu değil; insanlık tarihindeki kötülük ve zulüm olgusunu sembolize eden bir anlatı olarak yorumlanır. Bununla birlikte siyasi söylemde bu tür semboller zaman zaman farklı amaçlarla kullanılabilmektedir. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun 2023 yılında yaptığı bazı konuşmalarda Amalek anlatısına atıfta bulunması, bu tür dini sembollerin siyasi mobilizasyon bağlamında nasıl kullanılabileceğine dair dikkat çekici bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Bu tür retoriklerin çoğu zaman toplumsal dayanışmayı güçlendirme, tarihsel travmayı hatırlatma ve savaşın moral çerçevesini oluşturma gibi işlevler gördüğü ileri sürülmektedir. Tarih boyunca birçok toplum, varoluşsal tehdit algısı karşısında kolektif hafızaya başvurarak kimlik duygusunu pekiştirmiştir. Yahudi tarihindeki Purim anlatısı da bu kolektif hafızanın önemli unsurlarından biridir.

Purim bayramının kökeni, Tevrat’ın Esther kitabında anlatılan dramatik bir hikâyeye dayanır. Bu hikâyede, Pers İmparatorluğu döneminde yaşayan Yahudilerin yok edilmesini planlayan Haman adlı bir saray görevlisi ve buna karşı gelişen kurtuluş hikâyesi anlatılır. Hikâyenin merkezinde Kraliçe Esther ile Mordecai bulunur. Bu anlatı yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, Yahudi toplumunun varoluşsal tehditlere karşı hayatta kalma iradesinin sembolü olarak yorumlanmıştır. Bu nedenle Purim bayramı Yahudi geleneğinde yalnızca dini bir kutlama değil, tarihsel hafızanın canlı tutulduğu bir ritüel olarak görülmektedir.

Bu hafıza kültürünün önemli unsurlarından biri de “Zahor” kavramıdır. İbranice’de “hatırla” anlamına gelen bu kelime, Yahudi dini geleneğinde kolektif hafızanın korunmasını ifade eder. Şabat Zahor adı verilen özel Şabat gününde Amalek anlatısının okunması, tarihsel travmanın unutulmaması ve kötülüğe karşı ahlaki bir uyanıklık geliştirilmesi amacı taşır. Bu tür ritüeller yalnızca dini bir ibadet değil, toplumların kimlik inşasında önemli rol oynayan hafıza mekanizmalarıdır.

Ancak din ile siyasetin kesiştiği noktada bu sembollerin farklı anlam katmanları kazanması mümkündür. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasındaki stratejik ittifakın arka planında yer alan bazı ideolojik ve teolojik akımlar dikkat çekmektedir. ABD’de güçlü bir siyasi ve toplumsal etkiye sahip olan Evangelikal hareket, İsrail politikasında önemli bir faktör olarak görülmektedir.

Evangelikal teolojinin önemli akımlarından biri olan dispensationalism öğretisine göre, İsrail’in yeniden kurulması kutsal metinlerde yer alan kehanetlerin gerçekleşmesinin bir parçasıdır. Bu anlayışa göre Yahudilerin İsrail topraklarında toplanması, kıyamet sürecinin başlangıcını temsil eden bir gelişme olarak yorumlanmaktadır. Bu eskatolojik perspektif, özellikle İncil’in Revelation kitabında anlatılan Armageddon savaşına dayandırılmaktadır.

Bu bağlamda ABD’de faaliyet gösteren bazı Evangelikal organizasyonlar İsrail’e güçlü bir siyasi destek sağlamaktadır. Bu örgütlerin başında gelen Christians United for Israel, Washington’daki en etkili lobi gruplarından biri olarak kabul edilmektedir. Bu tür organizasyonlar özellikle İran’a karşı sert politikaların desteklenmesi, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması ve İsrail’e askeri yardım sağlanması gibi konularda aktif rol oynamaktadır.

ABD-İsrail ilişkilerinin bu ideolojik boyutu, Ortadoğu’daki jeopolitik dengelerin anlaşılmasında önemli bir faktördür. Karşı tarafta yer alan İran ise kendisini bölgesel bir direnç merkezi olarak konumlandırmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti’nin öldürülen dini lideri Ali Khamenei (Ayetullah Ali Hamaney) liderliğindeki yönetim, İsrail’i sıklıkla meşruiyetsiz bir devlet olarak tanımlamış ve Filistin meselesini bölgesel politikanın merkezine koymuştur.

İsrail açısından İran, nükleer programı ve bölgedeki vekil milis ağları nedeniyle en büyük stratejik tehditlerden biri olarak görülmektedir. Bu nedenle Ortadoğu’daki jeopolitik denklem çoğu zaman üçlü bir güç dengesi üzerinden şekillenmektedir: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran.

Bu gerilim yalnızca askeri stratejiler veya enerji politikaları üzerinden değil; aynı zamanda ideolojik ve dini söylemler üzerinden de şekillenmektedir. Siyasi liderlerin zaman zaman kutsal metinlere atıf yapması, savaş söyleminin psikolojik boyutunu güçlendirebilir. Ancak bu tür retoriklerin tehlikeli sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Çünkü dini semboller askeri söylemin parçası hâline geldiğinde çatışmalar kolaylıkla “kutsal savaş” çerçevesinde algılanabilir.

Tarihsel tecrübe göstermektedir ki, düşmanı mutlak kötülük olarak tanımlayan söylemler diplomatik çözüm alanını daraltmaktadır. Bu nedenle modern uluslararası ilişkiler literatüründe, dinin siyasi söylemde kullanımı dikkat edilmesi gereken önemli bir araştırma konusu hâline gelmiştir.

İran perspektifinden bakıldığında ise Ortadoğu siyasetinde etkili olan bir başka eskatolojik anlatı dikkat çekmektedir. Şii teolojisinde merkezi bir yere sahip olan Mehdi inancı, kıyamet öncesinde ortaya çıkacak kurtarıcı figürün dünyaya adalet getireceğini öngörür. On ikinci imam olarak kabul edilen Mehdi’nin dönüşü fikri, İran’daki bazı ideolojik çevrelerde siyasi yorumlara da konu olabilmektedir. Bu durum, Ortadoğu’daki bazı çatışmaların zaman zaman eskatolojik bir perspektifle yorumlanmasına yol açabilmektedir.

Bu bağlamda Ortadoğu siyaseti incelendiğinde yalnızca askeri dengelerin veya ekonomik çıkarların değil; tarihsel hafızanın, dini sembollerin ve ideolojik anlatıların da önemli rol oynadığı görülmektedir. Modern devletler çoğu zaman rasyonel çıkar hesaplarıyla hareket etse de, toplumların kolektif bilinçaltında yer alan semboller siyasi mobilizasyon süreçlerinde etkili olabilmektedir.

Dolayısıyla kutsal metinlerden gelen kavramların modern jeopolitik söylemlerde yeniden yorumlanması, çağımızın dikkatle incelenmesi gereken fenomenlerinden biridir. Bu durum, dinin doğrudan savaş nedeni olduğu anlamına gelmez; ancak dini sembollerin siyasi retorik ve psikolojik mobilizasyon aracı olarak kullanılabileceğini göstermektedir. ABD-İsrail-İran üçlü ilişkisi ve aralarındaki savaş bu duruma örnek teşkil etmektedir.

Sonuç ve Değerlendirme

Günümüz Ortadoğu siyasetini anlamak için yalnızca askeri güç dengelerine veya ekonomik çıkar hesaplarına bakmak yeterli değildir. Bölgedeki politik söylemlerin arka planında tarihsel hafıza, dini semboller ve ideolojik anlatılar önemli bir rol oynamaktadır. Amalek, Purim ve Zahor gibi Yahudi geleneğine ait kavramların modern retorikte zaman zaman yeniden yorumlanması; Evangelikal hareketin İsrail politikasına verdiği destek ve İran’daki eskatolojik Mehdi inancı bu çok katmanlı yapının parçalarıdır.

Bu tablo, modern jeopolitiğin üç temel katman üzerinde yükseldiğini göstermektedir: güç politikası, kolektif hafıza ve ideolojik söylem. Ortadoğu’daki çatışmalar çoğu zaman bu üç alanın kesiştiği noktada şekillenmektedir.

Bölgedeki gelişmeleri analiz ederken dini sembollerin siyasi söylemde nasıl kullanıldığını anlamak büyük önem taşımaktadır. Tarih göstermiştir ki kutsal anlatılar, doğru yönetilmediğinde barışı güçlendiren etik öğretiler olmaktan çıkıp çatışmaları derinleştiren retorik araçlara dönüşebilir. Modern diplomasinin en önemli görevi, bu sembollerin çatışma dili yerine barış ve diyalog kültürünü besleyecek şekilde yorumlanmasını sağlamaktır. Savaşların en kısa sürede sona ermesi dileğiyle…

Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- 
www.gazeteankara.com.tr

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)