Ateş Çemberinde Orta Doğu: İran-ABD-İsrail Savaşı Nereye Evrilir?
28 Şubat 2026 tarihinde başlayan ve artık fiilî bir savaş niteliği kazanan İran-ABD-İsrail çatışması, yalnızca üç aktör arasında cereyan eden bir askerî hesaplaşma değildir. Bu savaş, küresel sistemin kırılgan fay hatlarını harekete geçiren çok katmanlı bir jeopolitik sarsıntıdır. Bir yönüyle bölgesel güç mücadelesi, diğer yönüyle enerji güvenliği savaşı, daha derinde ise yeni dünya düzeninin sınandığı bir eşiktir.

Bugün karşı karşıya gelen taraflardan biri, küresel askerî kapasitesi, donanma gücü ve uydu-istihbarat ağıyla belirleyici üstünlüğe sahip olan Amerika Birleşik Devletleri; diğeri ise yüksek teknoloji savunma sistemleri, hızlı mobilizasyon kabiliyeti ve caydırıcılık doktriniyle öne çıkan İsrail’dir. Bu iki aktörün karşısında ise asimetrik savaş stratejisini ustalıkla kullanan, balistik füze envanteri ve bölgesel vekil ağlarıyla dikkat çeken İran bulunmaktadır.
Savaşın seyrini belirleyecek temel değişkenler açıktır: Çatışmanın süresi, vekil güçlerin katılım düzeyi, küresel güçlerin konumlanışı ve enerji hatlarının güvenliği.
Kısa ve sınırlı bir savaş senaryosunda, ABD ve İsrail’in hava üstünlüğü İran’ın askerî altyapısına ciddi zarar verebilir. Ancak İran’ın devlet kapasitesinin tamamen çökmesi veya rejim değişimi ihtimali zayıftır. Tarih bize göstermektedir ki dış müdahaleyle rejim dönüşümü, askerî başarıdan çok daha karmaşık bir sosyo-politik mühendislik gerektirir.
Daha muhtemel görünen tablo ise bölgesel yayılmadır. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler ve Irak-Suriye hattındaki milis unsurlar üzerinden savaşı genişletme kapasitesi bulunmaktadır. Bu durumda İsrail şehirleri yoğun füze tehdidi altında kalırken, ABD üsleri de hedef haline gelebilir. Çatışmanın Körfez’e yayılması halinde, dünyanın enerji kalbi sayılan Hürmüz Boğazı küresel ekonomi açısından bir kırılma noktası olacaktır.
Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu dar geçitten sağlanmaktadır. Hürmüz’ün kapanması ya da riskli hâle gelmesi, petrol fiyatlarında sert sıçramaya, küresel enflasyon baskısına ve büyüme oranlarında düşüşe yol açacaktır. Avrupa ve Asya ekonomileri enerji maliyetleri nedeniyle ağır darbe alabilir. Finans piyasalarında sert dalgalanmalar kaçınılmaz olur.
En kötü senaryo ise büyük güç rekabetinin görünür biçimde sertleşmesidir. Rusya ve Çin doğrudan savaşa girmese dahi diplomatik ve lojistik destekle bloklaşmayı derinleştirebilir. Bu tablo, yeni bir Soğuk Savaş atmosferini kalıcılaştırır. Ancak yine de doğrudan küresel çapta bir dünya savaşı ihtimali, mevcut güç dengeleri nedeniyle görece düşük görünmektedir.
İç siyaset boyutuna bakıldığında, İran’da dış tehdit algısı kısa vadede rejimi konsolide edebilir; fakat uzun süreli yıkım ve ekonomik çöküş toplumsal huzursuzluğu artırabilir. İsrail’de güvenlik merkezli siyaset güç kazanırken, savaşın maliyeti hükümet üzerindeki baskıyı belirleyecektir. ABD’de ise savaşın süresi ve maliyeti, seçim dengeleri üzerinde belirleyici olacaktır.
Türkiye açısından tablo son derece hassastır. Enerji ithalatçısı bir ülke olarak petrol fiyat şokundan doğrudan etkilenir. Enflasyon ve cari açık baskısı artabilir. Suriye ve Irak hattında güvenlik hareketliliği yoğunlaşabilir; yeni göç dalgaları ihtimal dahilindedir. Bununla birlikte Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesi ve jeopolitik konumu, diplomatik değerini artırabilecek bir fırsat alanı da sunmaktadır.
Bugünkü görünüm, kısa fakat yoğun hava ve füze saldırılarıyla başlayan, vekil unsurların devreye girdiği ve enerji piyasalarını sarsan bir çatışma modeline işaret etmektedir. Taraflar askerî güç gösterisinde bulunsa da nihai çözümün diplomasi masasında aranacağı açıktır.
Sonuç ve Değerlendirme
İran-ABD-İsrail savaşı, klasik bir cephe savaşı değil; çok katmanlı bir güç mücadelesidir. Kısa vadede askerî üstünlük ABD-İsrail lehine görünse de, orta ve uzun vadede İran’ın tamamen kontrol altına alınması ya da rejimin devrilmesi oldukça zordur. En olası sonuç; ağır yıkım, ekonomik sarsıntı ve uluslararası baskıyla sağlanacak bir ateşkestir.
Ancak bu ateşkes kalıcı barış anlamına gelmeyecektir. Orta Doğu’da güç dengeleri yeniden şekillenecek, enerji güvenliği kavramı küresel stratejilerin merkezine daha sert biçimde yerleşecektir. Türkiye gibi bölgesel aktörler için ise bu dönem, hem risklerin hem de diplomatik imkânların birlikte yükseldiği bir eşik olacaktır.
Tarih bize şunu öğretir: Savaşlar yalnızca cephede kazanılmaz; asıl sonuç, savaş sonrasında kurulan dengede ortaya çıkar. Bu nedenle mesele yalnızca kimin daha güçlü olduğu değil, kimin daha sürdürülebilir bir stratejiye sahip olduğudur.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP