YAZARLAR

13 Mart 2026 Cuma, 00:00

Arap Dünyası Aynı mı Düşünür? Kimlik, Çıkar ve Jeopolitik Gerçeklik

Ortadoğu söz konusu olduğunda en sık yapılan hatalardan biri, geniş toplulukları tek bir iradeye, tek bir zihne ve tek bir stratejik akla indirgemektir. “Araplar ne düşünüyor?” sorusu da bu indirgemeci yaklaşımın tipik bir örneğidir. Oysa Arap dünyası; farklı tarihsel tecrübeleri, mezhepsel dağılımları, ekonomik kapasiteleri ve güvenlik kaygıları barındıran çok katmanlı bir siyasal coğrafyadır.

Bugün Suudi Arabistan ile Katar aynı dış politika reflekslerini göstermiyorsa, bu bir çelişki değil, uluslararası siyasetin doğasıdır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile normalleşme adımı atması ile Cezayir’in daha mesafeli, hatta karşıt tutumu arasındaki fark; belirleyici olanın “Araplık” kimliği değil, devlet çıkarları olduğunu gösterir.

Bu durum, uluslararası ilişkilerde kimlikten ziyade çıkarların belirleyici olduğunu savunan klasik realist yaklaşımı yansıtır. Devletler ortak tarih, kültür ya da “Araplık” gibi üst kimliklere sahip olsalar bile, dış politikada öncelikle kendi güvenliklerini, rejim istikrarlarını ve ekonomik çıkarlarını gözetirler.

Örneğin Suudi Arabistan ile Katar, aynı coğrafi havzada ve benzer toplumsal zeminde yer almalarına rağmen son on yılda farklı dış politika çizgileri izlemiştir. Katar, özellikle Arap Baharı sürecinde daha aktif ve ideolojik bir politika benimseyerek bazı siyasal İslam hareketlerine destek vermiştir. Suudi Arabistan ise bölgesel statükoyu ve monarşik düzeni koruma yönünde daha temkinli ve güvenlik odaklı bir yaklaşım sergilemiştir. 2017-2021 Körfez krizi, bu farklılaşmanın somut bir örneğidir. Bu tablo, “Arap dayanışması”nın zayıflığını değil; iki devletin tehdit algılarının ve stratejik önceliklerinin farklılığını ortaya koyar.

Benzer biçimde Birleşik Arap Emirlikleri’nin 2020’de İsrail ile İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde normalleşmesi, bölgesel güvenlik mimarisini ve İran’a karşı denge arayışını önceleyen pragmatik bir tercihti. Buna karşılık Cezayir, Filistin meselesini tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı kimliğinin bir uzantısı olarak gördüğünden İsrail’e karşı daha mesafeli ve eleştirel bir çizgi sürdürmektedir. Bu farklılık, Arap kimliğinin etkisiz olduğunu değil; tek başına dış politikayı belirlemeye yetmediğini gösterir.

Uluslararası sistem anarşiktir; yani devletlerin üzerinde bağlayıcı ve merkezi bir otorite yoktur. Bu nedenle her devlet, kendi güvenliğini sağlamak ve gücünü maksimize etmek zorundadır. Ortak dil, din veya kültür önemli bağlar kurabilir; ancak kriz anlarında belirleyici olan unsur çoğu zaman kimlik dayanışması değil, ulusal çıkardır.

Uluslararası ilişkiler literatüründe temel ilke nettir: Devletler ideallerle değil, çıkarlarla hareket eder. Bu çerçevede Müslüman olmayan Rusya ve Çin’in İran ile stratejik iş birliği geliştirmesi şaşırtıcı değildir. Aynı şekilde bazı Müslüman ülkelerin İran’a mesafeli durması da dini kimliğin değil, güvenlik algısının öncelikli olduğunu gösterir. Nitekim birçok Sünni Arap yönetimi, İran’ın bölgesel nüfuzunu bir güç dengesi sorunu olarak değerlendirmektedir.

Bu yaklaşım özellikle realizm ve neorealizm perspektiflerinin temel varsayımına dayanır: Devletler, hayatta kalma, güvenlik ve güç maksimizasyonu amacıyla hareket eder. İdeolojik ya da dini yakınlıklar etkili olabilir; ancak belirleyici olan çoğu zaman maddi çıkarlar ve tehdit algılarıdır.

Rusya açısından İran, Orta Doğu’da ABD etkisini dengelemede ve özellikle Suriye sahasında rejimin ayakta kalmasında kritik bir ortaktır. Çin açısından ise İran; enerji arz güvenliği ve Kuşak-Yol girişimi bağlamında, Batı yaptırımlarına rağmen ekonomik nüfuz alanı oluşturma açısından önem taşır. Her iki aktör için de dinî kimlik değil, sistemdeki güç dağılımı ve çıkar maksimizasyonu belirleyicidir.

Benzer şekilde bazı Müslüman ülkelerin İran’a mesafeli durması da mezhepsel ayrımdan çok güvenlik kaygılarıyla ilgilidir. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de artan etkisi, özellikle Körfez monarşileri tarafından rejim güvenliğine yönelik potansiyel bir tehdit olarak görülmektedir. Bu durum klasik denge siyaseti mantığıyla açıklanabilir: Bir aktörün artan gücü, diğer aktörleri dengeleme arayışına iter.

Burada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus, “Arap kimliği” ile “İslam kimliği”nin örtüşmeyen alanlarıdır. Her Arap Müslüman değildir; her Müslüman da Arap değildir. Bu sosyolojik gerçeklik, siyasal tercihlerin yalnızca dini referanslarla açıklanamayacağını gösterir.

Örneğin Suudi Arabistan, Mısır ve Fas hem Arap hem Müslüman çoğunluklu ülkelerdir. Buna karşılık İran, Türkiye ve Endonezya Müslüman çoğunluklu olmalarına rağmen Arap değildir. Öte yandan Lübnan gibi bazı Arap ülkelerinde önemli Hristiyan nüfus bulunmaktadır. Bu tablo, Araplık ile Müslümanlık arasında otomatik bir siyasal birlik varsayımının sosyolojik olarak hatalı olduğunu ortaya koyar.

Eğer kimlik tek ve belirleyici unsur olsaydı, tüm Arap ya da tüm Müslüman ülkelerin dış politikada benzer pozisyonlar alması beklenirdi. Oysa pratikte farklı tehdit algıları, farklı ittifak tercihleri ve hatta birbirleriyle rekabet eden bloklar söz konusudur. Kimlik mobilize edici bir araç olabilir; ancak devlet davranışını tek başına açıklayamaz.

Devletler açısından belirleyici unsurlar çoğunlukla maddi ve stratejik faktörlerdir: Bunlar;

·         Güvenlik: Rejim güvenliği ve toprak bütünlüğü önceliklidir.

·         Enerji hatları: Petrol ve doğalgaz üretimi, transit yolları ve deniz ticaret rotaları dış politikayı şekillendirir.

·         Ekonomik bağımlılık: Ticaret ortakları, yaptırımlar ve finansal sistemle entegrasyon kararları etkiler.

·         Askeri kapasite: Savunma yetenekleri ve ittifak ağları stratejik tercihlerde belirleyicidir.

Kimlik siyaseti özellikle kamuoyu mobilizasyonunda ve meşruiyet üretiminde etkili olabilir. Ancak karar alıcılar çoğu zaman kimlik söylemini, stratejik çıkarlarla uyumlu olduğu ölçüde kullanır.

Ayrıca devlet politikası ile halkın duyarlılığı her zaman örtüşmez. Bir ülkenin hükümeti İsrail’le diplomatik ilişki kurabilir; buna karşılık aynı toplumun sokaklarında Filistin lehine güçlü bir kamuoyu oluşabilir. Bu durum bir çelişki değil; modern ulus-devlet yapısının doğasında bulunan temsil ve meşruiyet geriliminin sonucudur.

Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in 2020’de İsrail ile diplomatik ilişkileri normalleştirmesi, devlet düzeyinde güvenlik ve teknoloji iş birliği arayışının sonucuydu. Buna karşın birçok Arap toplumunda Filistin lehine güçlü hassasiyet sürmüştür. Hükümetler dış politikayı çoğunlukla güvenlik ve jeopolitik çıkarlar üzerinden şekillendirirken; toplumlar meselelere kimlik, tarihsel hafıza ve ahlaki duyarlılık perspektifinden yaklaşabilir.

Ortadoğu’daki saflaşmaları yalnızca din ekseninde okumak, jeopolitiğin karmaşık doğasını basitleştirmek olur. Asıl belirleyici olan; tehdit algısı, rejim güvenliği, ekonomik sürdürülebilirlik ve küresel güçlerle kurulan ilişkilerdir. Bu nedenle “Müslüman neden Müslümana karşı?” ya da “Arap neden Arapla aynı çizgide değil?” gibi sorular duygusal olarak anlaşılır olsa da analitik bakımdan yetersizdir.

Sonuç ve Değerlendirme

Arap dünyası homojen değildir; Müslüman dünyası da değildir. Bu iki küme hem sosyolojik hem siyasal açıdan kendi içinde son derece çeşitlidir. Körfez monarşileri ile Kuzey Afrika cumhuriyetleri, enerji zengini ülkeler ile dış yardıma bağımlı ekonomiler, nüfusu genç ve hızlı artan toplumlar ile demografik baskısı görece sınırlı olanlar aynı güvenlik önceliklerine ve dış politika reflekslerine sahip değildir. Benzer biçimde Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında da tarihsel hafıza, mezhepsel dağılım, devlet kapasitesi ve rejim tipi bakımından ciddi farklılıklar bulunmaktadır.

Bu nedenle devletler arası ilişkilerde dini aidiyet tek başına belirleyici değildir. Örneğin bazı Körfez ülkelerinin İsrail ile diplomatik normalleşmeye yönelmesi, Filistin meselesine ilişkin toplumsal duyarlılığın ortadan kalktığı anlamına gelmez; daha çok İran kaynaklı tehdit algısı, savunma iş birliği ihtiyacı ve teknoloji-ekonomi eksenli pragmatik hesapların öne çıktığını gösterir. Öte yandan İran ile Rusya ve Çin arasındaki stratejik yakınlaşma da din temelli değil; yaptırımlar, enerji ticareti, Batı karşısında denge arayışı ve çok kutuplu sistem hedefi gibi çıkar temelli dinamiklerle açıklanabilir.

Güç dengesi, ulusal çıkar ve güvenlik kaygıları çoğu zaman kimlik siyasetinin önüne geçer. Özellikle Ortadoğu gibi jeopolitik rekabetin yoğun olduğu bir bölgede rejim güvenliği, askeri kapasite, enerji arz güvenliği ve ticaret yollarının kontrolü gibi unsurlar karar alıcılar için hayati önemdedir. Devlet elitleri açısından öncelik, ideolojik tutarlılık değil; iktidarın sürekliliği ve stratejik konumun korunmasıdır. Kimlik ise çoğu zaman bu çıkarları meşrulaştıran veya iç kamuoyunu mobilize eden bir araç işlevi görür.

Bu gerçeği kabul etmek, bölgedeki gelişmeleri daha sağlıklı okumamızı sağlar. Aksi halde karmaşık jeopolitik denklemleri “Arap dayanışması”, “İslam birliği” ya da “mezhep çatışması” gibi tek boyutlu şemalara indirgeriz. Oysa bölgesel rekabet; yerel iktidar mücadeleleri, küresel güçlerin müdahalesi, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve güvenlik ikilemi gibi çok katmanlı unsurların kesişiminde şekillenir.

Sonuç olarak analitik bir yaklaşım, duygusal beklentilerden ve normatif temennilerden ayrılmayı gerektirir. “Kim kiminle aynı kimliği paylaşıyor?” sorusundan ziyade “Kim hangi tehdidi algılıyor, hangi çıkarı korumaya çalışıyor ve hangi güçle denge kuruyor?” sorularını sormak daha açıklayıcıdır. Bu perspektif, slogan üretmek yerine gerçekçi ve tutarlı bir çözümleme yapmamıza imkân tanır; bölgeyi anlamayı kolaylaştırır ve politika önerilerini daha sağlam temellere oturtur.

Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- 
www.gazeteankara.com.tr

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)