Tabelalarda Yabancı İsimler, Toplumda Kimlik Tartışması: Türkçenin Geleceği Mercek Altında
Gazete Ankara yazarı Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu'nun ticaret unvanları ve marka tescillerinde Türkçenin korunmasına yönelik çağrısı, dilin kamusal alandaki geleceğini yeniden gündeme taşıdı. Yabancı isimlerin yaygınlaşması yalnızca ticari bir tercih mi, yoksa kültürel aidiyet, toplumsal hafıza ve genç kuşakların kimlik algısını etkileyen daha geniş bir dönüşümün göstergesi mi? Tartışma, psikososyal ve sosyokültürel boyutlarıyla yeni bir değerlendirmeyi gerekli kılıyor.
Ankara – GA Dijital Haber Portalı / Gündem ve Eğitim Haberleri- Türkiye'de iş yerlerinden alışveriş merkezlerine, konut projelerinden özel öğretim kurumlarına kadar pek çok alanda yabancı kelimelerle oluşturulan isimlerin kullanılması, dil ve kültürel kimlik ekseninde yeniden tartışmaya açıldı.
Gazi Üniversitesi emekli öğretim üyesi ve Gazete Ankara Dijital Haber Portalı köşe yazarı Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu, 12 Ekim 2026 tarihinde yayımlanan “Ticaret Ünvanı ve Marka Tescilinde Kültürel Yozlaşmanın Önlenmesi ve Türkçenin Korunması” başlıklı yazısında, Türkçenin ticari hayattaki görünürlüğünün güçlendirilmesi için kapsamlı bir düzenleme yapılması çağrısında bulundu.
Mahiroğlu'nun değerlendirmeleri, yalnızca işletmelere verilen isimleri değil; dilin toplumsal itibarı, kültürel süreklilik, tüketici davranışları, sosyal statü algısı ve yeni kuşakların aidiyet duygusu gibi farklı başlıkları da gündeme getiriyor.
Prof. Dr. Mahiroğlu: Türkçenin korunması için ortak politika geliştirilmeli
Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu, yazısında yabancı adlandırma eğiliminin küreselleşme, modern görünme isteği ve ticari tercihlerle ilişkili olduğunu belirterek bu durumun kültürel sonuçlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini savundu.
Mahiroğlu'na göre sorun yalnızca özel okullarla sınırlı değil. Oteller, lokantalar, kafeler, düğün salonları, giyim mağazaları, konut projeleri ve çeşitli ticari kuruluşlarda kullanılan yabancı isimler de aynı çerçevede değerlendirilmeli.
Bu kapsamda Ticaret Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Dil Kurumu ve Türk Patent ve Marka Kurumunun eş güdüm içinde çalışması gerektiğini belirten Mahiroğlu, ticaret unvanları ve marka tescilinde Türkçeyi önceleyen ortak ilkeler geliştirilmesini önerdi.
Yazarın yaklaşımında, Türkçenin korunması bir yasaklama tartışmasının ötesinde, millî kültürün devamlılığına yönelik bir kamu politikası meselesi olarak ele alınıyor.
Mesele yalnızca tabela değil: Dil, kimlik ve toplumsal hafıza
Dil bilim ve toplum bilim açısından bakıldığında, bir toplumun gündelik hayatta kullandığı kelimeler yalnızca iletişim aracı değildir. Bu kelimeler aynı zamanda tarihsel birikimin, ortak deneyimlerin ve kültürel değerlerin aktarılmasına aracılık eder.
İşletme adları ise dilin en görünür kullanıldığı alanlardan biridir. İnsanlar alışveriş yaparken, şehirde dolaşırken veya dijital ortamda hizmet ararken yüzlerce ticari isimle karşılaşır.
Bu isimler zaman içerisinde kentsel hafızanın ve gündelik iletişimin bir parçası hâline gelebilir.
Dolayısıyla yabancı kelimelerin ticari isimlendirmede tercih edilmesi yalnızca işletme sahiplerinin pazarlama stratejileri bakımından değil, şehirlerin dilsel görünümü ve kültürel temsili bakımından da incelenmeye değer bir olgudur.
Ancak burada önemli bir ayrım bulunuyor: Yabancı bir kelimenin kullanılması tek başına kültürel yozlaşmanın kanıtı değildir. Böyle bir sonuca ulaşmak için kullanılan isimlerin yaygınlığı, tercih edilme nedenleri ve toplum üzerindeki somut etkileri bilimsel araştırmalarla değerlendirilmelidir.
Psikososyal boyut: Yabancı isimler neden daha prestijli algılanabiliyor?
Tartışmanın dikkat çekici yönlerinden biri, tüketicilerin ve işletme sahiplerinin yabancı kelimelere yüklediği sembolik anlamlar.
Pazarlama ve sosyal psikoloji açısından marka isimleri; kalite, güven, yenilikçilik, seçkinlik veya uluslararası görünürlük gibi çağrışımlar oluşturabilir.
Bir ürünün ya da hizmetin yabancı isim taşıması bazı tüketici gruplarında modernlik veya prestij algısını güçlendirebilir. Bununla birlikte bu algının her tüketici, ürün veya sektör için aynı şekilde ortaya çıktığı söylenemez.
Türkiye'de iş yeri adlandırmalarını inceleyen akademik araştırmalar da yabancı dil kullanımının sosyokültürel ve sektörel etkenlerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.
Ankara'da Sincan ve Çankaya'daki toplam 204 iş yeri sahibiyle gerçekleştirilen bir araştırmada, işletme adı tercihlerinin sosyoekonomik ve sosyokültürel özelliklere göre farklılık gösterdiği belirlenmişti.
Bu bulgular, tartışmanın önemli bir sorusuna işaret ediyor:
Bir işletmenin yabancı isim taşıması tüketicide neden kimi zaman daha yüksek kalite veya sosyal statü beklentisi oluşturabiliyor?
Bu sorunun yanıtı yalnızca dil politikalarında değil; reklamcılık, tüketim kültürü, toplumsal beğeni kalıpları ve küresel markaların etkisinde de aranmalı.
Sosyokültürel boyut: Şehirlerin dili değişirken kültürel aidiyet nasıl etkileniyor?
Kentlerin ticari alanlarında kullanılan isimler, toplumsal yaşamın görsel ve dilsel kimliğini şekillendiren unsurlar arasında yer alıyor.
Bir cadde üzerindeki tabelalarda hangi dilin ne ölçüde yer aldığı; yerel kültür, turizm, ticaret, göç ve küreselleşme gibi süreçlerin izlerini taşıyabiliyor.
İstanbul Üniversitesi bünyesinde yayımlanan, Emrah Görgülü imzalı 2017 tarihli akademik çalışma, Türkiye'deki iş yeri isimlendirmelerinde yabancı sözcüklerin, Türkçe-yabancı dil karışımlarının ve yabancı yazım biçimleriyle oluşturulan isimlerin kullanıldığını inceliyor.
Araştırma, ticari isimlendirmede İngilizcenin etkisini ortaya koyarken bunun dilbilimsel sonuçlarının daha kapsamlı araştırılmasına ihtiyaç bulunduğunu da gösteriyor.
Bu çerçevede tartışılması gereken temel nokta, yabancı dillerle etkileşimin tamamen ortadan kaldırılması değil; Türkçenin ticari, bilimsel, teknolojik ve kültürel alanlarda güçlü ve üretken bir dil olarak kullanımının nasıl destekleneceği.
Genç kuşaklar ve eğitim: Dilin itibarı nasıl oluşuyor?
Konunun bir diğer boyutu çocukların ve gençlerin dilsel kimlik gelişimi.
Çocuklar, yaşadıkları çevrede hangi kelimelerin tercih edildiğini ve hangi isimlerin daha fazla görünürlük kazandığını gözlemleyerek dile ilişkin sosyal değerlendirmeler geliştirebilir.
Özellikle eğitim kurumlarının isimleri, reklamları ve kamuya dönük iletişimleri, dilin toplumsal konumuna ilişkin sembolik mesajlar taşıyabilir.
Bu nedenle eğitimde Türkçenin korunması, yalnızca kurum adlarının değiştirilmesiyle sınırlı tutulmamalı; Türkçe okuryazarlığının, kavram üretiminin, bilimsel terminolojinin ve etkili iletişim becerilerinin güçlendirilmesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte yabancı dil öğrenimi ile ana dilin korunması birbirine karşıt hedefler değildir. Çok dilli bireyler yetiştirilmesi, Türkçenin eğitim ve kamusal yaşamda güçlü biçimde kullanılmasına engel olmak zorunda değildir.
Esas mesele, gençlerin yabancı dil yeterliliğini artırırken Türkçenin bilim, teknoloji, sanat, ekonomi ve günlük yaşamda nitelikli kullanımını da geliştirebilmektir.
MEB'in özel okul isimlerine ilişkin düzenlemesi tartışmanın merkezinde
Prof. Dr. Mahiroğlu'nun yazısında dikkat çektiği gelişmelerden biri, Millî Eğitim Bakanlığının özel öğretim kurumlarının isimlerine ilişkin uygulaması oldu.
Bakanlığın 26 Ağustos 2026'da duyurduğu uygulamaya göre, daha önce yabancı isimle ruhsatlandırılmış Türk özel öğretim kurumlarının da adlarını mevzuata uygun hâle getirmek üzere en geç 1 Ekim 2026 tarihine kadar başvuru yapmaları öngörüldü.
Millî Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği'nin 7'nci maddesi, kurumlara amaçlarına ve eğitim düzeylerine uygun, anlam taşıyan Türkçe ad verilmesini düzenliyor. Azınlık okulları, yabancı ve milletlerarası özel öğretim kurumları ile yalnızca yabancı dil eğitimi veren kurslar ise istisnalar arasında bulunuyor.
Söz konusu düzenleme, ticaret hayatının bütün alanlarına doğrudan uygulanmıyor. Ancak Mahiroğlu, bu yaklaşımın diğer sektörler açısından da değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
Ticaret unvanı ile marka tescili aynı hukuki düzenlemeye tabi değil
Tartışmanın hukuki boyutunda önemli bir ayrım bulunuyor.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, ticaret unvanlarının oluşturulması ve korunmasına ilişkin esasları belirliyor. Kanunun 46'ncı maddesi, ticaret unvanlarına belirli koşullar altında çeşitli ekler yapılabilmesine imkân tanıyor.
Kanunun gerekçesinde, bu eklerde yabancı kelimelerin kullanılmasını genel olarak engelleyen bir hüküm bulunmadığı da açıklanıyor.
Marka tescili ise 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu kapsamında değerlendiriliyor. Burada ayırt edicilik ve tescile uygunluk gibi ölçütler esas alınıyor. Mevcut düzenlemeler bütün yabancı sözcükleri kendiliğinden yasaklamıyor.
Bu nedenle Türkçenin kullanımını güçlendirmeye yönelik olası düzenlemelerde ticaret unvanı, marka, işletme adı ve tabela kavramlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekiyor.
Ayrıca mevcut marka hakları, ticari kazanımlar, uluslararası anlaşmalar, hukuki belirlilik ve girişim özgürlüğü gibi unsurların da dikkate alınması önem taşıyor.
Türk Dil Kurumunun rolü: Yaptırım değil, dil bilincini geliştirme
Türk Dil Kurumu da iş yeri adlarında yabancılaşmayı Türkçenin karşı karşıya bulunduğu sorunlardan biri olarak değerlendiriyor.
Bununla birlikte kurum, yayımladığı bilgilendirmelerde yabancı iş yeri isimlerini doğrudan yasaklama veya bu konuda yaptırım uygulama yetkisinin bulunmadığını belirtiyor.
TDK'nin yaklaşımında Türkçe isim kullanan işletmeleri teşvik etme, örnek gösterme ve dil bilincini geliştirme çalışmaları öne çıkıyor.
Bu çerçevede Türkçe isimlendirmeyi yaygınlaştırmaya yönelik politikaların yalnızca hukuki zorunluluklarla değil, ekonomik ve kültürel teşviklerle de desteklenmesi tartışılabilir.
Türkçeyi korumak mı, girişim özgürlüğünü sınırlamak mı?
Konunun toplumsal tartışmaya açık yönlerinden biri de kültürel koruma politikaları ile ekonomik özgürlükler arasındaki denge.
Türkçenin ticari hayatta daha güçlü kullanılmasını savunan yaklaşım, dilin kamusal görünürlüğünün azalmasının uzun vadede kültürel kimliği zayıflatabileceği endişesini taşıyor.
Buna karşılık ticari isim seçiminin işletmeler açısından ekonomik bir hak olduğunu savunan yaklaşım ise marka özgürlüğü, uluslararası rekabet ve mevcut yatırımların korunmasına dikkat çekiyor.
Bu iki yaklaşımın uzlaştırılması, Türkçenin korunması ile küresel ticarete katılımın birbirini dışlamayan hedefler olarak değerlendirilmesine bağlı.
Türkiye'de geliştirilen markaların uluslararası pazarlarda güçlü bir konuma ulaşması için mutlaka yabancı isim taşıması gerektiği söylenemeyeceği gibi, her yabancı kelimenin kültürel kimliğe zarar verdiği de ileri sürülemez.
Dolayısıyla bilimsel verilerle desteklenen, ölçülü ve uygulanabilir bir dil politikasına ihtiyaç bulunuyor.
Toplumsal etki açısından hangi adımlar atılabilir?
Konuyla ilgili geliştirilebilecek kamu politikalarında beş alan öne çıkıyor:
-
Bilimsel araştırma: Yabancı ve Türkçe işletme adlarının tüketici algısına, marka tercihine ve kültürel aidiyete etkilerinin ölçülmesi.
-
Dil ve eğitim politikaları: Türkçenin bilimsel, teknolojik ve ticari alanlarda nitelikli kullanımını destekleyen programların yaygınlaştırılması.
-
Gönüllü teşvikler: Türkçe adlandırma tercih eden işletmelere yönelik tanıtım, rehberlik ve ödüllendirme uygulamalarının değerlendirilmesi.
-
Hukuki etki analizi: Olası düzenlemelerin mevcut marka hakları, ticaret özgürlüğü ve uluslararası yükümlülüklerle birlikte ele alınması.
-
Kurumsal iş birliği: Bakanlıklar, TDK, Türk Patent ve Marka Kurumu, üniversiteler, ticaret ve sanayi odaları ile sektör temsilcilerinin ortak çalışma yürütmesi.
Bu başlıklar, konunun yalnızca ad değiştirmeye indirgenmeden daha geniş bir toplumsal ve ekonomik çerçevede ele alınmasını sağlayabilir.
Gazete Ankara tartışmaya açıyor: Türkçenin geleceğinde nasıl bir yol izlenmeli?
Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu'nun yazısıyla yeniden gündeme gelen mesele, kamu kurumlarının ve akademik çevrelerin yanında iş dünyasını, eğitimcileri, aileleri ve tüketicileri de ilgilendiriyor.
Tartışmanın merkezinde şu sorular bulunuyor:
Yabancı isim tercihleri Türkçenin toplumsal itibarını etkiliyor mu?
Gençlerin yabancı kelimeleri modernlik ve prestijle ilişkilendirmesinde eğitim, reklam ve tüketim kültürünün rolü nedir?
Türkçenin korunması için hukuki düzenlemeler mi, gönüllü teşvikler mi daha etkili olur?
Türkiye, küresel pazarlarda rekabet edebilen markalar geliştirirken kendi dilinin ticari ve kültürel gücünü nasıl artırabilir?
Bu soruların bilim insanları, kamu yöneticileri ve sektör temsilcileri tarafından araştırma bulguları ışığında tartışılması, uygulanabilir çözümlerin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
Gazete Ankara Editöryal Değerlendirme
Türkçenin korunması, kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılması açısından önemli bir toplumsal sorumluluktur. Ancak bu sorumluluk yalnızca tabelaların, işletme adlarının veya markaların değiştirilmesiyle yerine getirilemez.
Dilin asıl gücü; eğitimde, bilimde, üretimde, sanatta ve günlük yaşamda ne ölçüde nitelikli kullanıldığıyla da ilişkilidir.
Yabancı isimlerin yaygınlaşmasının psikososyal ve sosyokültürel sonuçları araştırılırken farklı tercihlerin ayrımcılığa veya dışlayıcı yaklaşımlara gerekçe oluşturmasına da izin verilmemelidir.
Türkçenin korunması ile dünyaya açılmak arasında zorunlu bir karşıtlık bulunmuyor. Asıl hedef, Türkçeyi korurken geliştirmek, bilim ve teknoloji üretiminde güçlendirmek ve uluslararası ölçekte saygınlığını artırmak olmalıdır.
Prof. Dr. Mahiroğlu'nun gündeme taşıdığı konu, bu yönüyle yalnızca ticari isimlendirmelerin değil, Türkiye'nin dil, eğitim, kültür ve marka politikalarının birlikte değerlendirilmesi için önemli bir tartışma zemini sunuyor.
Haberin temel kaynağı: Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu, Ticaret Ünvanı ve Marka Tescilinde Kültürel Yozlaşmanın Önlenmesi ve Türkçenin Korunması, Gazete Ankara Dijital Haber Portalı, 12 Ekim 2026.
Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu'nun kaynak yazısı
Diğer başvuru kaynakları: Türk Dil Kurumu; Türk Patent ve Marka Kurumu; Türkiye'de İş Yeri Adlandırma Uygulamaları: Yabancı Etkisi; Türk özel okullarında adlandırma düzenlemesi.
YORUM YAP