YAZARLAR

20 Ocak 2026 Salı, 00:00

Trump Dünyasında Türkiye: Kuralsızlığın Açık İlanı ve Jeopolitik Akıl

Dünya siyaseti uzun süredir normların değil güç ilişkilerinin yön verdiği bir zemin üzerinde ilerlemektedir. Ancak bu gerçek, çoğu zaman diplomatik söylemlerle örtülmekteydi. *Donald John Trump'ın (D. 14 Haziran 1946) yeniden Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte bu örtü kalkmış, küresel sistemin çıplak yüzü açıkça görünür hâle gelmiştir. Trump bir dünya düzeni inşa etmiyor; var olan düzenin ideolojik makyajını silerek, onun gerçek yüzünü olduğu gibi ortaya koyuyor. Bu nedenle Trump dönemi, ahlaki tartışmalardan çok stratejik gerçekçilikle okunmalıdır.

Trump’ın siyasal zihniyetinde demokrasi ihracı, insan hakları savunusu ya da küresel etik normlar merkezde değildir. Onun dünyasında esas olan, maliyet hesabı, güç dengesi ve pazarlık kabiliyetidir. Devletlerarası ilişkiler, ortak değerler üzerinden değil; kim ne kadar işe yarıyor, kim ne kadar yük oluşturuyor soruları üzerinden şekillenmektedir. Bu yaklaşım, küresel siyaseti daha istikrarlı kılmaz; ancak daha açık, daha sert ve daha öngörülemez hâle getirir.

Trump’ın en belirgin farkı, kurumsal diplomasiye duyduğu mesafedir. Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği gibi yapılar onun gözünde hantaldır, yavaştır ve çoğu zaman gereksizdir. Bunun yerine liderler arası doğrudan temasları, kişisel ilişkileri ve anlık pazarlıkları tercih eder. Bu durum, uluslararası sistemi kurallardan ziyade liderlerin psikolojisine ve güç algısına bağımlı hâle getirmektedir.

Türkiye tam da bu noktada alışılmış müttefik tanımlarının ötesinde bir konumda durmaktadır. Türkiye, Trump dünyasında sadece bir NATO ülkesi değildir; aynı zamanda sahada varlık gösterebilen, bölgesel güç boşluklarını doldurabilen ve kriz üretebildiği kadar kriz yönetebilen bir aktördür. Trump açısından Türkiye, değerler ortaklığından ziyade stratejik işlevselliğiyle anlam kazanmaktadır. Bu durum, klasik diplomasinin zayıfladığı bir dönemde Türkiye’ye özgün bir manevra alanı açmaktadır.

Suriye sahasında yaşananlar bu gerçeğin somut örneğidir. Trump’ın temel askeri refleksi, Amerikan askerinin sahada ölmemesidir. Bu yaklaşım, ABD’nin doğrudan askeri varlığını azaltırken, bölgesel güçlerin etkisini artırmaktadır. Güç boşluğu ise tarih boyunca olduğu gibi kendiliğinden dolmaktadır. Türkiye, askeri kapasitesi, coğrafi yakınlığı ve operasyonel tecrübesiyle bu boşlukları doldurabilecek nadir ülkelerden biridir. Bu durum, Türkiye’yi masada değil sahada belirleyici aktör hâline getirmektedir.

İran’a yönelik sert baskı politikası da benzer bir tabloyu beraberinde getirmektedir. Yaptırımlar, bölgesel gerilimler ve enerji denklemleri Türkiye açısından riskler barındırmakla birlikte, aynı zamanda dengeleyici bir rol üstlenme imkânı da sunmaktadır. Türkiye, İran-ABD geriliminde taraf olmaktan ziyade, denge kurabilen ve krizi yönetebilen aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu da Türkiye’nin diplomatik değerini ve ağırlığını artırmaktadır.

Avrupa cephesinde ise Trump’ın politikaları, kıtanın stratejik kırılganlığını daha görünür kılmaktadır. Savunmada ABD’ye bağımlı, enerjide dış kaynaklara muhtaç bir Avrupa, küresel güç mücadelesinde kendi ağırlığını kaybetmektedir. Bu zayıflama, Türkiye’nin jeopolitik önemini daha da artırmaktadır. Türkiye artık Avrupa için sadece bir komşu değil, güvenlikten enerjiye, göçten savunmaya kadar birçok alanda vazgeçilmez bir aktör konumundadır.

Trump dönemi, ideolojik ezberlerin geçerliliğini yitirdiği bir dönemdir. Ne mutlak Batıcılık ne de tek eksenli Avrasyacılık bu yeni dünyayı açıklamaya yetmektedir. Yeni dönemin anahtarı, çok yönlü dış politika, savunma ve teknoloji alanında bağımsızlık, bölgesel güç projeksiyonu ve stratejik sabırdır. Devletler artık niyetleriyle değil, kapasiteleriyle değerlendirilmekte; söylemleriyle değil, sahadaki varlıklarıyla ciddiye alınmaktadır.

Sonuç ve Değerlendirme

Donald Trump’ın yeniden şekillendirdiği küresel siyasal atmosfer, devletlerarası ilişkilerde uzun süredir aşınmakta olan normların artık belirleyici olmaktan çıktığını açık biçimde göstermektedir. Uluslararası hukuk, kurumsal diplomasi ve çok taraflılık söylemi yerini; güç, maliyet ve fayda hesaplarının öne çıktığı daha çıplak bir gerçekliğe bırakmıştır. Bu tablo, dünya siyasetini daha istikrarsız kılmakla birlikte, aynı zamanda aktörlerin gerçek kapasitelerini de görünür hâle getirmektedir.

Türkiye bu yeni düzende, klasik müttefiklik şablonlarıyla tanımlanamayacak bir konumdadır. Coğrafi derinliği, askerî kapasitesi, kriz bölgelerine doğrudan temas edebilme yeteneği ve çok yönlü dış politika tecrübesi, Türkiye’yi edilgen bir izleyici olmaktan çıkarıp sahada ve masada etkili bir aktör hâline getirmektedir. Trump döneminin pazarlık merkezli siyaseti, Türkiye için riskler kadar fırsatlar da üretmektedir. Ancak bu fırsatların değerlendirilebilmesi, duygusal tepkilerden ziyade rasyonel stratejik akla dayalı bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Bu süreçte ne mutlak Batı yanlılığı ne de tek eksenli jeopolitik yönelimler yeterlidir. Türkiye’nin ihtiyacı olan, değişken güç dengelerini doğru okuyabilen, sahadaki gelişmeleri diplomatik kazanıma dönüştürebilen ve uzun vadeli devlet aklını günlük politik dalgalanmaların üzerinde tutabilen bir stratejik tutarlılıktır. Trump dönemi, bu anlamda Türkiye için bir tehditten ziyade, stratejik olgunluk sınavı niteliği taşımaktadır.

Şu bir gerçektir ki; Trump dünyayı daha adil hâle getirmez; fakat dünyayı daha gerçek kılar. Bu gerçeklik, yalnızca güçlü olanı değil, gücünü akılla tahkim edebilen aktörleri ayakta tutar. Türkiye açısından mesele, Trump’ın ne istediği değildir. Asıl mesele, kuralların aşındığı, ittifakların geçici hâle geldiği bu yenidünyada kendi stratejik aklını ne ölçüde tutarlı, kararlı ve sürdürülebilir biçimde ortaya koyabildiğidir. Tarih defalarca göstermiştir ki bu coğrafyada var olmanın yolu, başkalarının yazdığı senaryolara uyum sağlamak değil, kendi oyununu kurabilmekten geçer. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu sınav da tam olarak budur.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

*Donald J. Trump, Ailesi ve kökeni 

Donald J. Trump, Ailesi ve kökeni 
Donald J. Trump, baba tarafından Alman, anne tarafından İskoç kökenli bir aileden gelmektedir. Berber olan büyükbabası Frederick Trump, 1869'da Almanya'da o dönem Bavyera Krallığı'na bağlı Kallstadt beldesinde doğdu. 1885 yılında henüz on altı yaşındayken Amerika'ya göç etti. İlk önce ablası ve eniştesinin yanında Manhattan'da kaldı ve berber olarak çalıştı. 1891'de Seattle'a gidip lokanta işletti, sonra Kanada Klondike bölgesinde altın arayanlar arasına katıldı. Sadece altın çıkarmakla kalmayıp kendisi gibi altınla zengin olmak isteyenlere yer belirleyip, yiyecek-içecek sattı, genelev işletti. 1892 yılında ABD vatandaşı oldu. Zengin olduktan sonra Almanya'ya gidip memleketlisi olan Elizabeth Christ ile 1902 yılında evlendi. 2 yıl New York'ta oturduktan sonra karısının çektiği sıla hasreti nedeniyle memleketlerine döndüler. Tekrar Alman (Bavyera) vatandaşı olmak için başvurdu fakat asker kaçağı sayıldığı için kabul edilmedi. İstenmeyen yabancı muamelesi görerek 1905 yılında sınır dışı edildi ve ailesiyle Amerika'ya geri döndü. 11 Ekim 1905 tarihinde Fred Trump adında bir oğlu oldu. Baba Frederick Trump 1918 yılında İspanyol gribi pandemisinde ölünce oğlu Fred Trump genç yaşına rağmen ticarete atılmak zorunda kaldı. 22 yaşına gelince Elizabeth Trump & Son adlı şirketi kurdu. Bu yıllarında siyahi karşıtı Ku Klux Klan adlı örgüte üye olduğu için kısa bir süre tutuklu kaldı. II. Dünya Savaşı sonrasında işlerini büyüterek servet sahibi oldu. Amerika Birleşik Devletleri Donanması ve askerleri için kışla tarzında evler yaptı. Yine bu dönemlerde New York Queens'te arsa alım satımına başladı. Irkçı bir tavırla siyahilere daire satmadı. 1935 yılında İskoç göçmeni olan Mary Mecleod'la evlenerek Maryanne, Frederick Jr, Elizabeth, Donald ve Robert adlarında beş çocuk sahibi oldu.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Donald_Trump

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)