Huzuru Dakikayla Yaşarken, Hüznü Yıl Boyunca Yaşıyoruz
Ömür… İnsan bu kelimeyi yalnızca dudaklarından dökerken bile bir ağırlık hissediyor. Çünkü ömür, takvim yapraklarına sığacak kadar basit değil; saatlerle, yıllarla ölçülemeyecek kadar derin bir anlam taşıyor. Ömür, bazen farkına bile varmadan geçtiğimiz sokaklar, bazen içimizde sessizce biriken cümleler, bazen de adını koyamadığımız bir yorgunluk hâlidir. Anlamaya çalışırken bile insanın içini yoran, çözüldükçe yeni sorular doğuran gizemli bir yolculuktur.

Öyle ya da böyle bu yola çıkarız. Kimi zaman koşar adım, kimi zaman düşe kalka, kimi zaman da arkamıza bakmaya cesaret edemeden. Geleceği planlamaktan bugünü ıskaladığımız, “sonra” diyerek ertelediğimiz nice anla tamamlarız ömrü.
Modern çağ, insanın yalnızca zamanını değil, duygularını da disipline etmeye kalktı. Huzuru dakikalara böldüler; “şu kadar sürede rahatla, bu kadar sürede mutlu ol” dediler. Nefes almamızı öğütlediler ama o nefesi bile bir alarm sesine bağladılar. Hüzün ise adeta uzun vadeli bir borca dönüştü; her mevsimde biraz daha ağırlaşarak, fark ettirmeden insanın omuzlarına yüklendi. Gülmeyi öğütleyen ama ağlamaya sabrı olmayan bir çağın içindeyiz artık.
İnsana durmadan “mutlu ol” denilen bir zaman dilimindeyiz. Ne var ki mutluluğun ne olduğuna dair kimsenin net bir tarifi yok. Mutluluk, vitrinlerde sergilenen bir eşya gibi sunuluyor; satın alınabilir, paylaşılabilir, gösterilebilir sanılıyor. Oysa huzur tam tersine sessizdir. Alkış sevmez, kalabalıklardan hoşlanmaz. İnsan, kendi vicdanıyla baş başa kaldığında, kimseye bir şey ispat etme derdi kalmadığında ortaya çıkar huzur. İçten içe, usulca…
Belki de en büyük yanılgımız, hayatı hep sona bakarak anlamaya çalışmamızdır. “Sonunda ne olacak?” sorusu, çoğu zaman “şu an ne oluyor?” sorusunun önüne geçer. Oysa ömür, yalnızca başlangıç ve bitişten ibaret değildir. Asıl anlam aradaki duraklarda gizlidir. Bir çocuğun saçlarını okşarken hissettiğimiz o saf sevinçte, bir yaşlının elini tutarken içimizi saran tarifsiz hüzünde, gecenin bir vaktinde sebepsizce içimize çöken o sızıda saklıdır hayat.
Anlayamadığımız yolculuk dediğimiz şey, belki de farkına varamadığımız bu küçük ama derin anların toplamıdır.
Bugün insanın en çok ihtiyacı olan şey daha fazla zaman değil, daha derin bir fark ediştir. Koşturmacanın içinde kaybolan kalbimizi yeniden duymaktır. Dakikaya sıkıştırılmış huzuru geri alıp, onu kalbimizin genişliğine yayabilmektir. Hüznü ise yıl boyunca sırtımızda taşımak yerine, bize ne anlatmak istediğini anlamaya çalışıp dersini aldıktan sonra usulca uğurlayabilmektir.
Herkese, her daim huzur dilemek kulağa basit bir temenni gibi gelebilir. Oysa bu, insanın insana edebileceği en kıymetli dualardan biridir. Çünkü huzur emek ister, yüzleşme ister. Bazen kalabalıklardan uzaklaşmayı, bazen yalnız kalabilme cesaretini, bazen de kendimizle dürüstçe konuşmayı gerektirir.
Sonuç olarak ömür dediğimiz bu uzun ve kırılgan yol, bize neyi başardığımızdan çok neyi hissettiğimizi sorar. Ardımızda bıraktığımız izler, kazandıklarımızdan değil, kalplere dokunduğumuz anlardan oluşur. İnsan ancak durup iç sesini dinlediğinde, aceleyi bırakıp hayatla göz göze geldiğinde ömrün anlamını kavramaya başlar. Belki de gerçek zenginlik, daha fazlasına sahip olmakta değil, elimizdekilerin kıymetini fark edebilmekte saklıdır. Ömür geçer, zaman susar; geriye yalnızca içimizde biriken anlam kalır. Dilerim ki her insan bu anlamı aramakla kalmaz, onu yaşayarak çoğaltmayı da başarır.
Dilerim ki ömrümüz, bir gün bile olsa anlayamadığımız bir yolculuk olmaktan çıkar. Geç de olsa idrak ettiğimiz, anlamını kalbimizde hissettiğimiz, içi dinginlik ve şükürle dolu bir yürüyüşe dönüşür. Herkese, her daim bir avuç huzur diliyorum…
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP