Gönül Aynasındaki Sır ve İçimizdeki Molla Kasım
Gözümüzün gördüğü her şeyi "hakikatin tamamı" sanma yanılgısı, insanoğlunun çağlar boyunca düşmekten kurtulamadığı en büyük tuzaktır. Kalıplara sığınan, şekle kurban giden, dış görünüşün arkasındaki derin manayı sorgulamaktan korkan akıl; gönlün ve vecd halinin lisanını anlamakta hep zorlanmıştır. İşte Türk halk edebiyatının ve tasavvuf kültürünün en sarsıcı menkıbelerinden biri olan Yunus Emre ile Molla Kasım’ın kıssası, bize tam da bu ezeli hakikati, yani zâhir ile bâtının, kalıp ile özün mücadelesini anlatır.

Hikâye malumdur... Büyük mutasavvıf Yunus Emre, bir ömür boyu ilahi aşkın ateşiyle yandığı gönül potasında üç bin şiir söyler. Vefatından yıllar sonra, dönemin fıkıh ve şeriat kurallarına sıkı sıkıya bağlı, katı bir medrese âlimi olan Molla Kasım bu divanı ele geçirir. Dini koruma, reddedilemez doğruları savunma kaygısıyla su kenarına oturur ve şiirleri okumaya başlar. Ancak ilahi aşkın zirvesindeki coşkuyla söylenmiş o şathiyeleri, cezbe hallerini ve derin sembolleri o anki zihniyle kavrayamaz. Dışarıdan bakıldığında dine aykırı bulduğu ilk bin şiiri gözünü kırpmadan yakar; ikinci bin şiiri ise yanı başındaki nehrin sularına bırakır. Geriye kalan son bin şiiri okurken aniden şu beyitle sarsılır:
"Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme,
Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir"
O an Molla Kasım’ın bağrına kor bir ateş düşer. Kendisinden asırlar önce söylenmiş bu sözlerdeki kerameti, zamanı ve mekânı aşan o büyük hakikat erinin ferasetini görür. Pişmanlığın en derinini yaşar, nedamet getirir; ama ne yazık ki iş işten geçmiş, iki bin şiir yok olup gitmiştir.
Lakin halkın irfanı, hakikatin asla yok edilemeyeceğini şu zarif felsefeyle ölümsüzleşir: Molla Kasım’ın yaktığı ilk bin şiiri gökteki kuşlar ve melekler, suya attığı, ikinci bin şiiri denizdeki balıklar, kıyamayıp okuduğu son bin şiiri ise insanoğulları ezberler. Böyledir işte; insanoğlu anlamadığı düşünceyi yok etmek için ateşe de atsa, sulara da boğsa, hakkın kelamı kâinatın her bir zerresine siner ve varlığını sürdürür.
Molla Kasım’ın ilk başta anlayamayıp yaktığı o şiirler, tasavvufun derin remizleriyle örülüydü. Hani Yunus bir şathiyesinde şöyle der ya:
"Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü,
Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu?"
Şekilci bir akıl için erik dalında üzüm yemek zırvadan ibarettir. Oysa gönül gözüyle bakan bilir ki; erik dışı sert, içi çekirdekli yapısıyla hamlığı ve şekilci anlayışı; üzüm olgunluğu, tatlılığı ve manevi yolu; ceviz ise sert kabuğunu kırmayanın ulaşamayacağı özü ve derin hakikati temsil eder. Bostancı ise derin manayı kavramadan yargılayan, kalıplara sıkışmış âlimlerin öfkesinden başkası değildir.
Yunus’un
"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır"
derken işaret ettiği mesele tam da budur. Sadece kitap ezberlemek, kuralları katı birer yargı aracına dönüştürmek insanı olgunlaştırmaz. Asıl ilim, kendi eksikliğini görmek, "Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü" diyebilmektir.
Gerek tarihte gerekse günümüzde, her çağ kendi "Molla Kasım"larını yetiştirir. Sanatı, fikri, gönülden dökülen feryadı kendi dar kalıplarına oturtup mahkûm etmek isteyen anlayışlar her dönem var olmuştur. Ancak hikâyenin bize sunduğu en büyük ders, başkalarını yargılama kibrinden sıyrılmaktır.
Her birimizin içinde yargılayan, katı, önyargılı bir "Molla Kasım" ile gönülle bakan, sevgiyi esas alan bir "Yunus Emre" yaşar. Mesele, içimizdeki o Molla Kasım’ı vakit çok geç olmadan, hakikatin o uyarıcı sesiyle yüzleştirmek; önyargıların yakıp yıktığı gönül sayfalarını nedametle tamir etmektir. Çünkü nihayetinde bu hayat kısa, bu dünya geçicidir; geriye kalacak olan ise Yunus'un dediği gibi sadece sevgidir:
"Sevelim, sevilelim; bu dünya kimseye kalmaz."
Gözümüzün nuru, gönlümüzün suru dostlar…
Yunus ile Molla Kasım’ın o dillerden düşmeyen kıssası, bize dünde kalmış bir menkıbeyi değil; tam da bugün, şu an kendi iç dünyamızda cereyan eden amansız bir hakikat mücadelesini anlatır.
Bu kıssanın bize anlattığı en büyük, en yakıcı ders şudur: İnsanoğlunun en tehlikeli cehaleti, bilmediğinin ve anlamadığının düşmanı olmasıdır.
Aklın dar kalıplarına sığdıramadığı her şeyi reddetmeye kalkan, kalbin coşkusunu şekilciliğin soğuk duvarları arasında yargılayan Molla Kasım tavrı, maalesef sadece bir tarihsel figür değildir. Her birimizin ruhunda, elinde maşasıyla bekleyen, anlamadığı fikirleri yakmaya, sığ bulduğu hisleri boğmaya hazır katı ve kibirli bir "Molla Kasım" yaşar.
Oysa hakikat; ne bir insanın ne de bir zümrenin dar zihnine, sığ kalıplarına hapsedilebilir. Siz hakikati ateşe verseniz gökteki kuşlara feryat olur; sulara atsanız denizdeki balıklara zikir olur… Hakikatin sahibi Hak’tır ve O, kelamını kâinatın her zerresinde yaşatmasını bilir. Ziyan olan, hakikatin kendisi değil; onunla savaşırken ömrünü kibirle tüketen, gönül kıran insandır.
İşte bu makalede anlatılmak istenen ve Yunus’un bizlere verdiği nihai ders; içimizdeki Molla Kasım’ı vakit henüz varken, pişmanlığın o uyarısıyla yüzleştirmektir.
Gönül gözümüzü açmak, sadece zâhire bakıp hüküm vermekten vazgeçmektir. İlim, kütüphaneler dolusu kitabı ezberleyip insanları hesaba çekmek değil; önce kendi eksikliğini bilmek, kendi nefsini sîgaya çekmektir.
Unutmayalım ki, elbiseye bulaşan kanı yıkamadan temizleyemeyeceğimiz gibi; gönlümüzdeki önyargı, kibir ve yargılama hırsını temizlemeden vardığımız hiçbir makam, aldığımız hiçbir ilim bizi hakikate ulaştırmaz.
Gelin, içimizdeki o yargılayan Molla Kasım’ı tövbe ettirelim ve yerini Yunus’un o engin sevgisine bırakalım. Zira kâğıtlar yanar, sular akar gider; ama şu kubbede baki kalacak olan tek şey, sarsılmaz bir gönül sevgisidir.

Sonuç ve Değerlendirme
Yunus Emre ve Molla Kasım menkıbesi, Türk-İslam tasavvuf düşüncesinin ve halk irfanının en derin sembollerinden biridir. Bu anlatı, basit bir pişmanlık hikâyesi olmanın ötesinde; zâhir (şekil, kural, dış görünüş) ile bâtın (öz, ruh, derin anlam) arasındaki ezeli dengeye dikkat çeker. Molla Kasım’ın temsil ettiği katı, şekilci ve yargılayıcı akıl, kavrayamadığı ve kendi sığ kalıplarına uyduramadığı düşünceleri hemen imha etme eğilimindedir. Buna karşın Yunus Emre’nin temsil ettiği dervişane gönül dili; zamana, mekâna ve insan yargılarına sığmayan kuşatıcı bir ilahi aşkı simgeler.
Değerlendirildiğinde, şiirlerin yakılması ve suya atılmasıyla hakikatin yok edilemediği; aksine melekler, balıklar ve insanlar vasıtasıyla tüm evrene yayıldığı fikri, hakikatin evrenselliğini ve ölümsüzlüğünü vurgular. Günümüz insanı için çıkarılacak en temel ders; bilgi ve ilim sahibi olmanın insana kibir değil, aksine nefsini tanıma ve hoşgörü kazandırması gerektiğidir. Asıl ilim, başkalarını yargılamak veya kalıplara sokmak değil; Yunus’un ifadesiyle "kendini bilmek" ve gönül gözüyle bakabilmektir.
Saygılarımla.
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP