GELECEĞİN TÜRKİYE’Sİ: BÜYÜK VE GÜÇLÜ TÜRKİYE UZLAŞISI – Yazı No: II – Türkiye'nin Yeni Mutabakatı: Akıl, Bilim, Hukuk, Demokrasi ve Adalet
Bir ülkenin geleceği, herkesin aynı düşünmesiyle değil; farklı düşünen insanların hangi temel değerlerden vazgeçmeyecekleri konusunda anlaşabilmesiyle güvence altına alınır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir ideolojik üstünlük mücadelesi değil; aklı, bilimi, hukuku, demokrasiyi ve adaleti devlet hayatının ortak ve kalıcı zemini hâline getirecek yeni bir toplumsal mutabakattır.

Dünkü yazımızı bir soruyla bitirmiştik:
Türkiye’yi kimin yöneteceğinden bağımsız olarak hepimizin üzerinde uzlaşabileceği temel devlet değerleri nelerdir?
Bugün o sorunun cevabını arayacağız.
Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca seçim sonuçları belirlemez. Seçimler kimin yöneteceğini belirler; fakat bir medeniyetin, bir devletin ve bir toplumun hangi istikamette ilerleyeceğini, üzerinde uzlaşabildiği temel değerler belirler.
Türkiye’nin artık bu ayrımı konuşması gerektiğini düşünüyorum.
Biz uzun yıllardır “Kim iktidar olacak?”, “Hangi siyasi görüş kazanacak?”, “Hangi toplumsal kesim devlet yönetiminde daha etkili olacak?” sorularını tartışıyoruz. Bunlar demokrasinin doğal sorularıdır. Fakat bunların üzerinde başka bir soru vardır:
Kim iktidara gelirse gelsin hangi temel ilkeler değişmemelidir?
İşte gerçek toplumsal mutabakatın başladığı yer burasıdır.
MUTABAKAT HERKESİN AYNI DÜŞÜNMESİ DEĞİLDİR
Önce önemli bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım.
Toplumsal mutabakat, toplumun bütün kesimlerinin aynı dünya görüşünü benimsemesi değildir. Böyle bir toplum zaten mümkün değildir; demokrasi de bunu amaçlamaz.
Muhafazakâr ile sosyal demokrat aynı dünya görüşüne sahip olmak zorunda değildir. Milliyetçi ile liberalin devlet, toplum ve ekonomi anlayışları farklı olabilir. Bir yurttaş daha geleneksel bir hayat anlayışını benimserken diğeri daha seküler bir hayat tarzını tercih edebilir. Ekonomi politikalarında, eğitimde, dış politikada, kültürde ve sosyal politikalarda birbirinden çok farklı görüşler bulunabilir.
Bunlar demokratik toplumun zenginliğidir.
Asıl mesele farklılıkları ortadan kaldırmak değil, farklılıkların hangi ortak hukuk düzeni içerisinde birlikte yaşayacağını belirleyebilmektir.
Bir başka ifadeyle, mutabakat düşünceleri aynılaştırmak değil; farklı düşüncelerin birlikte yaşayabileceği zemini sağlamlaştırmaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur.
ORTAK ZEMİNİ NEREDE ARAYACAĞIZ?
Yeni bir toplumsal mutabakat ararken sıfırdan başlamak zorunda değiliz. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal birikimi bize önemli bir başlangıç zemini sunmaktadır.
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi, Cumhuriyet’i “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlamaktadır. Bu birkaç kelime aslında son derece kapsamlı bir devlet tasavvurunu ifade etmektedir. Demokrasi, hukuk, sosyal devlet, laiklik ve insan haklarına saygı; devletin yalnızca nasıl örgütleneceğini değil, insan karşısındaki konumunu da belirleyen temel ilkelerdir.
Anayasa'nın tam metnine Anayasa Mahkemesinin resmî kaynağından ulaşılabilmektedir:
https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa
Ancak anayasal hükümlerin varlığı tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, bu değerlerin siyasi kültürün, kamu yönetiminin ve gündelik hayatın yaşayan ilkelerine dönüşebilmesidir.
Bir ülkede hukuk yalnızca kanun kitaplarında, demokrasi yalnızca seçim sandığında, liyakat yalnızca kamu ilanlarında ve adalet yalnızca mahkeme binalarında kalıyorsa değerler henüz bütünüyle kurumsallaşamamış demektir.
O hâlde üzerinde uzlaşacağımız ilkeleri yalnızca yazmak değil, yaşatmak zorundayız.
BİRİNCİ İLKE: AKIL
Türkiye’nin yeni mutabakatının ilk kavramının akıl olması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü devlet yönetimi duygularla, öfkelerle, rövanşlarla veya geçici siyasi hesaplarla sürdürülebilecek bir alan değildir.
Devlet aklı dediğimiz şey de mistik veya erişilemez bir kavram olmamalıdır. Devlet aklı; uzun vadeli düşünebilmek, sebep-sonuç ilişkisi kurabilmek, riskleri öngörebilmek ve kararların gelecek kuşaklar üzerindeki sonuçlarını hesaba katabilmektir.
Bir karar bugün siyasi kazanç sağlayabilir fakat on yıl sonra ülkeye ağır maliyetler getirebilir. Bir yatırım bugün popüler olabilir fakat ekonomik, çevresel veya toplumsal açıdan sürdürülebilir olmayabilir. Bir dış politika tercihi kısa vadede güçlü görünmemizi sağlayabilir fakat uzun vadede stratejik maliyetler üretebilir.
Bu nedenle devlet yönetiminde temel soru yalnızca “Bugün ne kazanıyoruz?” olmamalıdır.
Aynı zamanda “Yarın ne kaybedebiliriz?” sorusu da sorulmalıdır.
Akıl, devlet yönetiminde ihtiyatın, öngörünün ve stratejinin temelidir.
İKİNCİ İLKE: BİLİM
Akıl bizi doğal olarak bilime götürür.
- yüzyılda bilimi devlet yönetiminin merkezine yerleştirmeyen hiçbir ülkenin uzun vadede büyük güç olma iddiasını sürdürebileceğini düşünmüyorum.
Bilim yalnızca üniversitelerde yapılan akademik çalışma değildir. Bilim aynı zamanda karar verme yöntemidir; veriye bakmak, kanıt aramak, ölçmek, karşılaştırmak, sonuçları değerlendirmek ve gerektiğinde daha önce verilen bir kararın yanlış olduğunu kabul ederek onu değiştirebilmektir.
Bilimsel düşüncenin devlet yönetimine sağlayacağı en büyük katkılardan biri de budur:
Hata yapmamayı değil, hatayı fark edip düzeltebilmeyi öğretir.
Nitekim OECD’nin kamu yönetişimi alanındaki çalışmaları, kanıta dayalı politika üretimini, kamu yönetiminin kapasitesini ve politika kalitesini geliştiren önemli unsurlardan biri olarak ele almaktadır. OECD'nin bu alandaki kurumsal çalışmalarına şu adresten ulaşılabilir:
https://www.oecd.org/gov
Türkiye’nin eğitimden sağlığa, sanayiden tarıma, enerjiden şehirleşmeye kadar temel meselelerini ideolojik kabullerden önce veri, kanıt ve bilimsel bilgi üzerinden tartışabilmesi gerekir.
Çünkü gerçekler siyasi görüşlere göre değişmez.
ÜÇÜNCÜ İLKE: HUKUK
Akıl ve bilim bize ne yapılması gerektiğini gösterebilir. Fakat devlet gücünün hangi sınırlar içerisinde kullanılacağını belirleyen şey hukuktur.
Hukukun üstünlüğü yalnızca mahkemelerin meselesi değildir. Ekonominin, yatırımın, üniversitenin, basının, kamu yönetiminin ve nihayet gündelik hayatın da meselesidir.
Bir girişimci yarın kuralların keyfî biçimde değişmeyeceğine inanıyorsa yatırım yapar. Bir bilim insanı düşüncesini ifade ettiği için cezalandırılmayacağını biliyorsa üretir. Bir kamu görevlisi siyasi baskı yerine mevzuata güvenebiliyorsa görevini daha sağlıklı yapar. Bir vatandaş hakkı ihlal edildiğinde bağımsız ve tarafsız bir yargıya ulaşabileceğini biliyorsa devlete güven duyar.
Bu nedenle hukuk devleti yalnızca bir anayasa hukuku kavramı değildir.
Hukuk devleti aynı zamanda ekonomik kalkınmanın, toplumsal güvenin ve siyasi istikrarın altyapısıdır.
Nitekim Dünya Bankası’nın Worldwide Governance Indicators – Dünya Çapında Yönetişim Göstergeleri çerçevesinde hukukun üstünlüğü; hesap verebilirlik, hükûmet etkinliği, düzenleyici kalite ve yolsuzluğun kontrolü gibi temel yönetişim boyutlarıyla birlikte değerlendirilmektedir:
https://www.worldbank.org/en/publication/worldwide-governance-indicators
Hukukun zayıfladığı yerde belirsizlik artar; belirsizliğin arttığı yerde güven azalır, güvenin azaldığı yerde ise toplumun birlikte üretme kapasitesi zayıflar.
DÖRDÜNCÜ İLKE: DEMOKRASİ
Demokrasiye de yalnızca sandık üzerinden bakmamalıyız.
Sandık demokrasinin vazgeçilmez şartıdır; ancak demokrasi sandıktan ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda çoğulculuk, katılım, muhalefetin meşruiyeti, sivil toplum, özgür tartışma, bilgi edinme hakkı, farklı düşüncenin varlığının kabulü ve iktidarın geçici olduğunun bilinmesidir.
Demokratik kültürün gerçek sınavı yalnızca seçim kazanabilmek değildir.
Seçim kaybedebilmeyi de demokratik hayatın doğal sonucu olarak kabul edebilmektir.
Çünkü demokrasinin gücü, bir siyasi hareketin sürekli iktidarda kalmasından değil; iktidar değiştiğinde devlet düzeninin sarsılmamasından gelir.
Bu nedenle demokrasi bir yönetim tekniğinden çok daha fazlasıdır.
Demokrasi, birlikte yaşama ahlakıdır.
BEŞİNCİ İLKE: ADALET
Bütün bu değerleri birbirine bağlayan kavram ise adalettir.
Çünkü hukuk adalet üretmiyorsa şekle dönüşür. Demokrasi adalet üretmiyorsa çoğunluğun gücüne indirgenebilir. Ekonomik büyüme adalet üretmiyorsa toplumsal huzursuzluk yaratabilir. Liyakat adalet olmadan yaşayamaz. Kamu yönetimi adalet duygusunu kaybettiğinde devlete duyulan güven aşınır.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir değer değildir.
Verginin nasıl toplandığında, gelirin nasıl paylaşıldığında, eğitim fırsatlarının nasıl sunulduğunda, kamu görevlerine nasıl girildiğinde, kamu ihalelerinin nasıl gerçekleştirildiğinde ve ülkenin farklı bölgelerine imkânların nasıl dağıtıldığında da bir adalet meselesi vardır.
Hatta nesiller arasında bile adalet vardır.
Bugün kullandığımız doğal kaynakların, yaptığımız borçlanmanın veya çevre üzerinde bıraktığımız yükün bedelini gelecek kuşaklara bırakıyorsak burada da bir adalet meselesi bulunmaktadır.
Bu nedenle adalet, devlet düzeninin yalnızca hukuki değil, ahlaki merkezidir.
BU BEŞ DEĞER BİRBİRİNDEN AYRILAMAZ
Burada önemli bir noktaya ulaşıyoruz.
Akıl tek başına yeterli değildir; çünkü ahlaki ve hukuki sınırları bulunmayan akıl yalnızca etkinlik arayışına dönüşebilir. Bilim tek başına yeterli değildir; çünkü bilim bize neyin mümkün olduğunu gösterebilir fakat neyin adil olduğunu tek başına belirleyemez. Hukuk tek başına yeterli değildir; çünkü hukukun demokratik meşruiyete ve adalet fikrine dayanması gerekir. Demokrasi de tek başına yeterli değildir; çünkü çoğunluk iradesinin dahi hukuk tarafından sınırlandırılması gerekir. Adalet ise güçlü kurumlara dönüşmediğinde güzel fakat kırılgan bir temenni olarak kalabilir.
Dolayısıyla geleceğin Türkiye’sinin temel formülü bunlardan herhangi birini seçmek değildir.
Asıl mesele;
AKIL + BİLİM + HUKUK + DEMOKRASİ + ADALET
bütünlüğünü kurabilmektir.
Bunlar birbirlerinin alternatifi değil, birbirlerinin güvencesidir.
PEKİ LİYAKAT, AHLAK VE HESAP VEREBİLİRLİK?
Elbette yeni mutabakatımız bu beş kavramdan ibaret değildir.
Liyakat, ahlak, şeffaflık, hesap verebilirlik, kamu yararı, üretim, fırsat eşitliği ve insan onuru da büyük Türkiye tasavvurunun vazgeçilmez parçalarıdır.
Fakat kanaatimce akıl, bilim, hukuk, demokrasi ve adalet; diğer ilkelerin üzerinde yükselebileceği ana taşıyıcı kolonları oluşturmaktadır.
Liyakat, akıl ve adaletin kamu yönetimindeki karşılığıdır. Şeffaflık, demokrasinin ve hesap verebilirliğin araçlarından biridir. Kamu yararı, devlet ahlakının hedefidir. Üretim ise bütün bu düzenin ekonomik sürdürülebilirliğini sağlar.
Bu nedenle değerleri birbirinden koparmak yerine bir yönetim ekosistemi olarak düşünmeliyiz.
DEVLETİN DEĞERLERİ PARTİLERDEN DAHA UZUN ÖMÜRLÜ OLMALIDIR
Belki de Türkiye'nin yeni mutabakatının en önemli ilkelerinden biri budur:
Devletin temel değerleri, iktidardaki partilerden daha uzun ömürlü olmalıdır.
Bir siyasi parti iktidara geldiğinde ekonomi politikasını değiştirebilir, eğitim politikalarında farklı tercihler yapabilir, vergi sistemini yeniden düzenleyebilir veya dış politikada farklı öncelikler belirleyebilir. Bunlar demokratik siyasetin meşru alanıdır.
Fakat hukuk devleti değişmemelidir. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı değişmemelidir. Liyakat değişmemelidir. Kamu kaynaklarının hesap verebilirliği değişmemelidir. Vatandaşların hukuk önündeki eşitliği değişmemelidir. Bilimsel özgürlük değişmemelidir.
Çünkü bunlar günlük iktidar politikalarının değil, devlet düzeninin temel güvencelerinin alanıdır.
TÜRKİYE’NİN ORTAK PAYDASI NEDİR?
Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın her konuda aynı düşünmesini beklemek yalnızca gerçekçi değildir; demokratik de değildir.
Bizim ihtiyacımız aynı düşünmek değildir.
Birbirimizin farklı düşünme hakkını güvence altına alacak ortak sistemi kurmaktır.
Belki de yeni toplumsal sözleşmenin özü budur.
Muhafazakârın da seküler yurttaşın da kendisini güvende hissettiği; farklı etnik kökenlerden yurttaşların hukuk önünde eşit olduğunu bildiği; inananın da inanmayanın da yaşam biçiminin hukuk tarafından güvence altında olduğunu hissettiği; kadının, erkeğin, gencin, yaşlının, işçinin, memurun, esnafın, çiftçinin, sanayicinin ve girişimcinin, ülkenin doğusunda yaşayanın da batısında yaşayanın da:
“Bu devlet benim de devletim.”
diyebildiği bir düzen...
Büyük Türkiye uzlaşısının gerçek ölçüsü budur.
BÜYÜK DEVLETİN EN BÜYÜK GÜÇLERİNDEN BİRİ: GÜVEN
Devletlerin orduları, ekonomileri, teknolojileri, enerji kaynakları ve üretim kapasiteleri vardır. Fakat bütün bunların yanında ölçülmesi daha güç olan başka bir stratejik sermaye daha bulunmaktadır:
Güven.
Vatandaşın devlete, devletin vatandaşına, yatırımcının hukuka, gencin geleceğine ve toplumun kendi içinde birbirine güvenmesi; siyasi rakiplerin aynı devlet çatısı altında birbirlerinin meşru varlığını kabul edebilmesi bir ülkenin görünmeyen fakat son derece değerli sermayesidir.
Nitekim OECD'nin kamu kurumlarına güven konusundaki çalışmaları, kurumsal güvenin demokratik yönetişimin işleyişi, kamu politikalarının uygulanabilirliği ve vatandaşların kamusal hayata katılımı bakımından taşıdığı önemi ortaya koymaktadır. OECD'nin konuya ilişkin çalışmalarına şu adresten ulaşılabilir:
https://www.oecd.org/gov/trust-in-government
Güvenin güçlü olduğu toplumlarda insanlar yalnızca devlete daha fazla güvenmez; birbirleriyle daha kolay iş birliği yapabilir, daha uzun vadeli kararlar alabilir ve ortak sorunların çözümüne daha fazla katılabilir.
Çünkü bilirler ki kurallar yalnızca başkaları için değil, kendileri için de geçerlidir.
YENİ MUTABAKATIN ÖZÜ
O hâlde Türkiye'nin yeni mutabakatını tek bir cümlede ifade etmeye çalışalım:
Kim iktidara gelirse gelsin; aklın, bilimin, hukukun, demokrasinin ve adaletin üzerinde hiçbir siyasi irade bulunmamalıdır.
Çünkü bunlar herhangi bir siyasi partinin değerleri değildir.
Sağın veya solun, muhafazakârın veya sekülerin, iktidarın veya muhalefetin mülkiyetinde de değildir.
Bunlar ortak devletimizin ve ortak geleceğimizin değerleri olmalıdır.
Böyle bir mutabakat kurabilirsek siyasi rekabet ortadan kalkmayacaktır. Tam tersine daha nitelikli hâle gelecektir. Partiler ve siyasi hareketler artık devletin temel ilkelerinin kime göre değişeceğini değil, bu ortak ilkeler içerisinde Türkiye'yi kimin daha iyi yöneteceğini tartışacaktır.
Belki gerçek demokratik olgunluk tam da burada başlayacaktır.
Çünkü büyük ve güçlü Türkiye, herkesin aynı şeyi söylediği bir Türkiye değildir.
Büyük ve güçlü Türkiye; birbirinden farklı insanların aynı hukuk altında, ortak bir adalet duygusuyla ve ortak bir geleceğe güvenerek yaşayabildiği Türkiye'dir.
Fakat şimdi önümüzde üçüncü ve çok önemli bir soru bulunmaktadır:
Bu değerleri kabul etmek yeterli midir?
Elbette hayır.
Çünkü değerleri koruyacak kurumlar yoksa en güzel ilkeler bile zaman içerisinde iyi niyet beyanlarına dönüşebilir.
O hâlde yarın şu sorunun peşine düşmeliyiz:
Devletin değerlerini kişilerden bağımsız olarak hangi kurumlar koruyacaktır?
Ve daha önemlisi:
Türkiye, güçlü liderler arayan bir siyasi kültürden, güçlü kurumlar inşa eden bir devlet kültürüne nasıl geçecektir?
YARIN: GELECEĞİN TÜRKİYE’Sİ – III
GÜÇLÜ LİDERLERDEN GÜÇLÜ KURUMLARA: DEVLET KİŞİLERDEN DAHA UZUN YAŞAMALIDIR
İyi bir devlet düzeni yalnızca iyi yöneticilerin iktidara gelmesini bekleyebilir mi? Yoksa gerçek devlet kapasitesi, yöneten kim olursa olsun hukuku, liyakati, kamu kaynaklarını ve vatandaşın hakkını koruyabilen kurumlar oluşturmakla mı mümkündür?
Yarın, “Büyük ve Güçlü Türkiye Uzlaşısı”nın kurumsal mimarisini konuşacağız.
Dr. Oğuz Poyrazoğlu
Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı Köşe Yazarı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
opoyrazoglu@gazeteankara.com.tr
YORUM YAP