YAZARLAR

13 Haziran 2026 Cumartesi, 00:00

Müslümanların Çilesi: Tarihi Hakikatler, Güncel Gerçekler

Değerli okuyucularımız; bugünkü yazımızda Müslümanların tarih boyunca ve günümüzde maruz kaldığı çetin imtihanları, kendi iç zaaflarımızı, dış müdahaleleri ve tüm bu denklemin tam merkezinde yer alan Türkiye’nin İslam coğrafyasındaki stratejik ve çözüm odaklı rolünü ele alacağız. Konunun hayati önemine binaen, bu haftaki hasbihalimiz diğer yazılarımıza kıyasla biraz daha uzun ve detaylı olacak. Sıkılmadan, tefekkür ederek okumanız dileğiyle…

İslam dini kusursuzdur; Cenab-ı Hak tarafından korunmuş, zaman ve mekândan münezzeh, asla değişmeyecek bir hakikat olarak insanlığa lütfedilmiştir. Hal böyleyken; tarih sahnesinde en çok sıkıntıya, savaşa, işgale ve parçalanmaya uğrayan toplulukların Müslümanlar olması, zihinlerde derin ve sancılı sorular doğuruyor. Bu paradoksu doğru tahlil edebilmek için hem dinin temel referanslarını hem de günümüzün küresel, siyasal ve sosyolojik şartlarını birlikte değerlendirmek gerekir.

İmtihanın Tabiatı ve Sorumluluğun Ağırlığı: Sıkıntı ve meşakkat, sadece Müslümanlara özgü bir durum değildir; aksine dünya hayatı bütün insanlık için bir imtihan alanıdır. Kur'an-ı Kerim bu hakikati net bir şekilde ilan eder: "Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." (Bakara, 155)

Ancak Müslümanların bu dünya arenasındaki iddiası ve yükümlülüğü diğer topluluklardan çok daha büyüktür. Müslümanlar, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, yeryüzünde adaleti ikame etmekle görevlendirilmiş bir ümmet olduklarını beyan ederler. Büyük iddialar, büyük sorumlulukları; büyük sorumluluklar ise daha çetin imtihanları beraberinde getirir. Dolayısıyla İslam coğrafyasının omuzlarındaki yük de sınav da daha ağırdır.

İç Zaafiyetlerin Bedeli, "Vehnet" Hastalığı:  Bugün İslam coğrafyasını kana bulayan, coğrafyamızı gözyaşı ülkesine çeviren felaketleri yalnızca dış güçlerin hain planlarına bağlamak, kolaycılığa kaçmak ve sorumluluktan kaçmaktır. Emperyalist güçler kendi çıkarlarının gereğini yapmaktadır; asıl üzerinde durmamız gereken, bizim içeride neyi eksik bıraktığımızdır.

Meseleyi kökünden kavrayabilmek için Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) asırlar öncesinden yaptığı o sarsıcı uyarıya kulak kesilmemiz gerekir. Allah Resulü, ümmetin sayıca çok olsa da düşman karşısında bir su seli üzerindeki çer çöp gibi kalacağı dönemi tarif ederken "vehnet" hastalığına dikkat çekmiştir. Sahabenin "Vehnet nedir ey Allah'ın Resulü?" sorusuna ise şu cevabı vermiştir: "Dünyayı (aşırı) sevmek ve ölümü kötü görmek (ondan hoşlanmamak)." (Ebû Dâvûd)

Bugün Müslümanların kendi içindeki parçalanmışlığı, bitmek bilmeyen iktidar hırsları, mezhepçilik fitnesi ve etnik çatışmalar, bu hastalığın somut tezahürleridir. Bu iç çekişmeler ümmetin enerjisini tüketmekte ve bizi küresel aktörlerin karşısında zayıf, korumasız bırakmaktadır. Unutulmamalıdır ki din kusursuzdur ama o dinin yeryüzündeki uygulayıcıları olan bizler kusurlarla malulüz.

Küresel Enerji Savaşları ve Coğrafi Gerçekler : Müslümanların yaşadığı coğrafyanın fiziki ve jeopolitik haritasına baktığımızda, adeta dünyanın kalbini gördüğümüzü fark ederiz. Devasa enerji kaynakları (petrol ve doğal gaz), stratejik deniz boğazları, küresel ticaret yolları ve bereketli araziler bu topraklar üzerinde kümelenmiştir. Bu muazzam zenginlik, maalesef sömürgeci odakların iştahını kabartmakta ve coğrafyamızı sürekli dış müdahalelere açık hale getirmektedir. Bugün Ortadoğu ve çevresinde yaşananlar, sadece teolojik ya da inançsal çatışmalardan ibaret değildir; buradaki kavga, petrol vanalarını ve enerji koridorlarını kontrol etme hırsının kanlı bir neticesidir.

  • Filistin: Yaklaşık bir asırdır devam eden işgal, tehcir ve soykırım; hem Batı’nın iki yüzlü çıkar politikasının hem de İslam dünyasının acziyet ve dağınıklığının en acı, en kanlı vesikasıdır.
  • Suriye: Yapay sınırlar ve mezhepsel hassasiyetler üzerinden kışkırtılan iç savaş, koca bir ülkeyi harabeye çevirmiş, milyonlarca insanı yurdundan ederek küresel bir insani krize yol açmıştır.
  • Irak ve Libya: Demokrasi ve özgürlük vaatleriyle girilen, ancak zengin petrol yatakları uğruna devlet otoritesi yok edilerek paramparça bırakılan iki enkaz halini almıştır.
  • Afganistan: Yarım yüzyıldır süren işgaller, darbeler ve iç çatışmalarla istikrarsızlaştırılan bu ülke, küresel güçlerin "Büyük Oyun" adını verdiği satranç tahtasının değişmeyen kanlı sahnesidir.

Bu trajik örneklerin her biri, İslam dünyasının bir taraftan dışarıdan gelen sömürgeci iştahların, diğer taraftan ise içerideki basiretsiz ve vizyonsuz yönetimlerin kurbanı olduğunu gözler önüne sermektedir.

Gayrimüslimlerin Görünmeyen İmtihanı : Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, Batı toplumlarının dışarıdan bakıldığında daha müreffeh, düzenli ve huzurlu bir yaşam sürdüğü algısı oluşabilir. Ancak bu yanıltıcı bir tablodur. Müslümanlar darlık ve zulümle imtihan edilirken, gayrimüslim dünyası bolluk, aşırı refah, sekülerleşme (dünyevileşme) ve korkunç bir manevi boşlukla imtihan edilmektedir.

Modern Batı medeniyeti; aile bağlarının tamamen çözülmesi, genç nesiller arasındaki nihilizm ve inançsızlık girdabı, uyuşturucu bağımlılığı ve tırmanan intihar oranları gibi içten içe kendisini tüketen manevi musibetlerle boğuşmaktadır. Kur'an-ı Kerim, bu görünmeyen çöküşün perdesini şu ayetle aralar: "Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırsınlar diye mühlet veriyoruz..." (Âl-i İmrân, 178)

Türkiye’nin Jeopolitik ve Tarihi Sorumluluğu :  Türkiye, sahip olduğu eşsiz coğrafi konum itibarıyla İslam dünyasının tam kalbinde, Asya ile Avrupa’nın kesişim noktasında bir kilit taşıdır. Bu merkezi konum, ülkemizi tarih boyunca hem doğudan hem batıdan gelebilecek tehditlere karşı bir kalkan pozisyonuna getirmiş, aynı zamanda küresel siyasetin ana üssü yapmıştır. Osmanlı’dan devraldığımız jeopolitik miras nedeniyle ülkemiz hiçbir zaman kendi kabuğuna çekilme lüksüne sahip olmamış, daima dış baskıların ve diplomatik hamlelerin odağında yer almıştır.

  • Osmanlı Mirası ve Oluşan Boşluk : Osmanlı Cihan Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, İslam coğrafyasında hamisiz kalan muazzam bir güç ve otorite boşluğu doğmuştur. Bu boşluk, geçen bir asırlık süreçte emperyalistlerin cetvellerle çizdiği yapay sınırlarla, kukla rejimlerle ve bitmek bilmeyen iç karışıklıklarla doldurulmaya çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, hem bu büyük tarihi mirası omuzlarında taşımakta hem de adalet arayan mazlum milletler için hala bir referans noktası ve umut ışığı olmaya devam etmektedir.
  • Soğuk Savaş’tan Günümüze Siyasi Rolümüz : 20. yüzyılın iki kutuplu dünyasında ve modern jeopolitik arenada Türkiye, Doğu ile Batı arasında sadece askeri bir karakol değil, küresel dengeleri belirleyen stratejik bir aktör olmuştur. Bugün Suriye, Irak, Filistin, Kafkaslar ve Balkanlar gibi kriz bölgelerine olan coğrafi yakınlığımız, bizi sadece bir seyirci olmaktan çıkarmakta; hem sahada insani yardım ulaştıran merhamet eli hem de masada diplomatik çözümler üreten oyun kurucu bir devlet haline getirmektedir.
  • Türkiye’nin Örnek Rolü ve Çözüm Arayışı : Ülkemizin bu jeopolitik konumu şüphesiz büyük bir avantajdır. Ancak Türkiye’nin ve çevre coğrafyanın yaşadığı sancılar yalnızca dış etkenlerden ibaret değildir. Toplumumuzun adalet, liyakat, birlik duygusu ve ahlaki standartlardan uzaklaşması; dışarıdan gelen makro baskılarla birleştiğinde toplumsal yaraları daha da derinleştirmektedir. Kendimizi bu genel ümmet krizinden tamamen soyutlamamız imkansızdır.

Buna rağmen Türkiye, medeniyet genlerindeki adalet ve hakkaniyet duygusuyla her daim İslam coğrafyasının güvencesi ve sığınağı olmuştur. Tarihten aldığı ilhamla, İslam’ın birlik, dayanışma ve adalet ilkelerini uluslararası kürsülerde en gür sesle savunan; dünyanın neresinde bir mazlum varsa rengine ve inancına bakmaksızın yardım elini uzatan yine bu aziz millettir. Bu bağlamda Türkiye, yaşanan küresel imtihanın acılarını bizzat hisseden bir parça olmakla beraber, bu düğümü çözecek en aktif irade olarak da öne çıkmaktadır.

Sonuç ve Değerlendirme

Müslüman toplulukların bugün maruz kaldığı ağır imtihanlar, acılar ve gözyaşları asla İslam’ın kusursuz hakikatiyle çelişmez. Aksine yaşananlar; ilahi imtihan yasalarının ve ümmet olarak düştüğümüz kendi iç zaaflarımızın, basiretsizliklerimizin kaçınılmaz birer sosyolojik sonucudur. Türkiye ise bu karanlık tablo içerisinde hem tarihi derinliği hem stratejik aklı hem de vicdani diplomasisiyle, Müslüman coğrafyasının hem dert ortağı hem de reçete sunan lider merkezidir.

Açıkça ifade etmek gerekir ki modern dünyada Müslüman toplumların izzet ile zelillik arasındaki o ince çizgide nerede duracağı, Türkiye’nin üstleneceği rol ve duruşla doğrudan ilintilidir. Eğer bizler kendi içimizde adalet, liyakat, kardeşlik ve birlik ruhunu yeniden ihya edebilirsek, önümüzdeki tüm engelleri ve küresel tezgahları aşmamız işten bile değildir. Aksi takdirde, tarihin ve imtihanın yükü omuzlarımızda çok daha ağır bir vebale dönüşecektir.

Bugün her birimizin, tüm Müslümanların başını iki elinin arasına alarak şu sarsıcı soruyla samimiyetle yüzleşmesi gerekir: "Bizler gerçekten Kur'an’ın ve Hz. Peygamber’in tarif ettiği o izzetli müminler gibi mi yaşıyoruz, yoksa sadece kimlik kartlarımızda yazan isimlerimizle mi Müslümanız?"

Tarih bize değişmez bir kaideyi öğretmiştir: Müslümanlar inandıkları değerlere sadakatle sarıldıklarında yeryüzünün en izzetli medeniyetlerini kurmuşlar; o değerlerden uzaklaşıp dünyevileştiklerinde ise ne yazık ki zillete düçar olmuşlardır. Savaşların, işgallerin ve başımıza gelen musibetlerin arkasında sadece düşmanın gücü değil, bizim kendi iç zaaflarımız ve dağınıklığımız yatmaktadır.

Dolayısıyla kurtuluş, ne Batı’nın iki yüzlü kurumlarından medet ummakta ne de kendi kusurlarımızı görmezden gelip suçu hep başkalarına atmaktadır. Çözüm; İslam’ın özünde var olan adalet, liyakat, akıl, bilim, birlik ve kardeşlik ruhunu yeniden ve derhal hayata geçirmektir. Ancak o zaman İslam coğrafyasındaki kan ve gözyaşı dinecek, ümmet yeniden hak ettiği onura ve huzura kavuşacaktır.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM- Köşe Yazarı                                                         
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr 
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)