Muş: İnsanlığın Sebil Olarak Dağıtıldığı Topraklar
Bazı şehirler vardır; insan oraya görev yapmak için gider, fakat oradan aynı insan olarak dönmez. Muş, benim için böyle bir şehirdi. 1982-1985 yılları arasında geçirdiğim üç yıl, gençliğimin sıradan bir dönemi değil; insanı, merhameti, vefayı ve kardeşliği öğrendiğim bir gönül mektebiydi.

Aradan kırk bir yılı aşkın zaman geçmiş… Takvim yaprakları değişmiş, hayat başka mecralarda akıp gitmiş. Fakat bazı hatıralar vardır ki zamanın aşındıramadığı bir yer edinir insanın yüreğinde. Muş'ta geçirdiğim üç yıl da benim için işte böyle bir hatıradır.
O yıllarda Muş'a gençliğimin heyecanı, mesleğimin sorumluluğu ve bilgi birikimimle gitmiştim. Ancak oradan ayrılırken yanıma yalnızca mesleki tecrübelerimi değil, çok daha kıymetli bir zenginliği de almıştım: gönül zenginliğini.
Hürmeti, misafirperverliği, vefayı, paylaşmayı ve karşılık beklemeden iyilik yapmanın değerini o topraklarda daha yakından tanıdım. Hayatın bütün renklerini henüz keşfetmemiş genç bir insan olarak gittiğim Muş'ta, insanı insan yapan değerlerin aslında ne kadar sade, fakat ne kadar derin olduğunu öğrendim.
Sanki tuzsuz ekmek kıvamındaki hayatıma o topraklarda eksik olan bir tutam tuz eklenmişti. O tuzun adı bazen inanç, bazen merhamet, bazen vefa, bazen de insan sevgisiydi. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki insan, bazı yerlere bir şeyler öğretmeye giderken kendisi çok daha fazlasını öğrenerek dönüyor.
Doğu'yu Tanımadan Doğu Hakkında Konuşmak
Türkiye'nin doğusu hakkında zaman zaman hiç gitmediğimiz yerler, tanımadığımız insanlar ve yaşamadığımız tecrübeler üzerinden hükümler veriyoruz. Oysa bir coğrafyayı anlamak, haritadaki yerini bilmekten; bir toplumu tanımak ise onun hakkında duyduklarımızı tekrarlamaktan çok daha fazlasını gerektirir.
Televizyon görüntü sunar, sosyal medya bilgi taşır, kitaplar bize farklı dünyaların kapılarını aralar. Fakat insanı gerçekten tanımak için insanla karşılaşmak, onunla aynı sofraya oturmak, ekmeğini paylaşmak, çayını içmek ve derdini dinlemek gerekir. Çünkü bazen bir insanı tanımanın en kısa yolu, onunla aynı sofrayı paylaşmaktır.
Ben Muş'ta bunu gördüm, yaşadım ve hissettim.
Maddi imkânları sınırlı insanların gönüllerinin ne kadar geniş olabileceğine, küçücük bir ikramın nasıl büyük bir sevgiye dönüşebileceğine, bir yabancının nasıl kısa zamanda aileden biri gibi görülebileceğine şahit oldum. Böylece insanın gerçek zenginliğinin sahip olduklarıyla değil, başkalarına sunabildikleriyle ölçüldüğünü daha iyi anladım.
Çünkü bazı topraklarda petrol, bazılarında altın çıkarılır. Bazı topraklar doğal kaynaklarıyla, bazıları tarihî eserleriyle, bazıları da yetiştirdiği insanlarla anılır. Öyle topraklar vardır ki asıl zenginliği, insanın içindeki merhameti ve iyiliği ortaya çıkarır.
Benim için Muş ve o coğrafyanın nice köşesi, insanlığın sebil olarak dağıtıldığı topraklardır.
Sebil: Karşılık Beklemeden Verebilmek
Sebil denildiğinde aklımıza çoğu zaman susayanın su içebileceği bir çeşme gelir. Oysa sebil olmanın anlamı, su vermenin çok ötesine uzanır. Ekmeğini paylaşmaktır sebil olmak. Kapını yolcuya açmak, yorgunu dinlendirmek, düşenin elinden tutmak, bir çocuğun başını okşamak, bir yabancının derdini kendi derdin gibi dinlemektir.
Bazen içtenlikle verilen bir selam, bazen gönülden kopup gelen bir tebessüm, bazen de hiçbir şey söylemeden bir insanın yanında durabilmektir. Üstelik bütün bunları yaparken karşılık beklememek, iyiliği bir borçlandırma aracına dönüştürmemektir.
Muş'ta tanıdığım güzel insanların davranışlarında bu anlayışın izlerini gördüm. Onların misafirperverliğinde yalnızca geleneklerin değil, insanı gözeten bir hayat anlayışının da payı vardı. Paylaşmak, onlar için zaman zaman bir tercih olmaktan çıkıp hayatın doğal bir parçasına dönüşüyordu.
İşte bu tecrübeler bana bir gerçeği yeniden hatırlattı: Medeniyet, yalnızca binaların yüksekliği, yolların genişliği, şehirlerin büyüklüğü veya teknolojinin gelişmişliği değildir. Medeniyet, insanın insana nasıl davrandığında kendini gösterir.
Bir toplumun gerçek gelişmişliği, yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülemez. İnsanların birbirine duyduğu güven, ihtiyaç sahibine uzatılan el, büyüğe gösterilen hürmet, küçüğe duyulan şefkat ve komşunun derdi karşısında hissedilen sorumluluk da o toplumun medeniyet seviyesini ortaya koyar.
Unutmamak gerekir ki insan, sahip olduklarıyla zenginleşebilir; fakat paylaştıklarıyla güzelleşir.
Bilgi Çoğalıyor, Hikmet Azalıyor
Bugün bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay ulaşıyoruz. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucunda yaşananlardan haberdar oluyor, sayısız kaynağa erişiyor ve teknolojinin sunduğu imkânlarla hayatımızı kolaylaştırıyoruz. Ancak bütün bu gelişmelerin yanında cevaplamamız gereken önemli bir soru var: Bilgimiz arttıkça insanlığımız da aynı ölçüde gelişiyor mu?
Ne yazık ki bilgiyle hikmet her zaman birlikte ilerlemiyor. Daha çok konuşuyor, fakat bazen daha az dinliyoruz. Daha fazla görüntü görüyor, fakat gördüklerimizin ardındaki insanı fark etmekte zorlanıyoruz. Başkalarının hayatlarını yakından takip ederken kendi davranışlarımızı, değerlerimizi ve sorumluluklarımızı yeterince sorgulamıyoruz.
Oysa bilgi, insanın yalnızca zihnini değil, davranışlarını da güzelleştirdiği ölçüde anlam kazanır. Başkasının acısını anlayamayan, elindeki imkânı paylaşamayan, farklı düşünene tahammül edemeyen bir insanın bilgi birikimi, tek başına onu erdemli kılmaya yetmez.
Bu nedenle insanın zaman zaman durup kendisine bazı sorular sorması gerekir: Ben nereye gidiyorum? Sahip olduğum bilgi beni daha iyi bir insan yapıyor mu? İnandığım değerler davranışlarıma ne ölçüde yansıyor? Çocuklarıma ve benden sonra gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakacağım?
Belki de gerçek kültür, yalnızca çok şey bilmekte değil, insanın kendisini sorgulayabilmesinde ve bildiklerini hayatına taşıyabilmesindedir. Çünkü bilgi aklı aydınlatır; hikmet ise insana o aydınlığın yolunu gösterir.
Muş'ta yaşadıklarım bana, bazen en derin hayat derslerinin kitapların sayfalarında değil, insanların sade davranışlarında saklı olduğunu öğretti. Bir lokmayı bölüşmek, bir misafiri baş tacı etmek veya ihtiyaç sahibine sessizce yardım etmek, insana uzun cümlelerle anlatılamayacak hakikatleri öğretebilir.
İnsanı Önce İnsan Olduğu İçin Sevmek
Hayatın bana öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur: İnsan, önce insan olduğu için sevilmelidir.
Irkına, diline, mezhebine, kimliğine, inancına veya geldiği coğrafyaya bakmadan… Önce karşımızdakinin bir insan olduğunu görebilmeliyiz. Onun da bizim gibi sevinçleri, korkuları, umutları, hayalleri ve kırgınlıkları olduğunu unutmamalıyız.
Hepimiz aynı gökyüzünün altındayız. Aynı güneşin ışığından yararlanıyor, aynı yağmurun bereketini bekliyor, aynı toprağın üzerinde yaşıyoruz. Hayatlarımızın şartları, dillerimiz ve geleneklerimiz farklı olabilir; ancak sevinmek, üzülmek, sevilmek ve anlaşılmak gibi temel insani ihtiyaçlarımız birbirine benzer.
Ne var ki insanlar arasına zaman zaman görünmez duvarlar örülüyor. Farklılıklarımızı tanımak ve anlamak yerine onları ayrışmanın gerekçesi hâline getiriyoruz. Oysa farklılıklar, insanları birbirinden uzaklaştırmak için değil, birbirini daha yakından tanımak için bir fırsat olabilir.
Çocuklar dünyaya kin ve nefretle gelmez. Ayrımcılığı, ötekileştirmeyi ve düşmanlığı zaman içinde öğrenirler. Öyleyse daha adil, huzurlu ve kardeşçe bir gelecek istiyorsak işe çocuklarımızın kalbinden başlamalıyız. Onlara sevgiyi, merhameti, adaleti ve paylaşmayı öğretmeliyiz.
Çünkü çocuklarımızın gönlüne ne ekersek, yarının toplumunda onu biçeriz. Kalplere korku ve düşmanlık ekersek güvensizliği; sevgi ve kardeşlik ekersek umudu büyütürüz.
Muş'ta tanıdığım insanlar bana, insanları birbirine yaklaştıran asıl gücün çoğu zaman büyük sözlerden değil, küçük ama içten davranışlardan doğduğunu gösterdi. Bazen bir fincan çay, bazen içten bir misafirperverlik, bazen de hiçbir karşılık beklemeden uzatılan bir el, insanlar arasındaki mesafeleri ortadan kaldırmaya yeter.
İnsanları birbirine yaklaştırmak için önce birbirimizi anlamaya niyet etmeliyiz. Zira kardeşlik, yalnızca aynı kelimeleri söylemek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimizin insanlığını kabul edebilmektir.
Muş'tan Bugüne Kalan
Aradan kırk bir yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen Muş'ta geçirdiğim üç yıl, hafızamda ve gönlümde canlılığını koruyor. Çünkü bazı yıllar takvimde birkaç yapraktan ibarettir; bazılarıysa insanın gönül takviminde bir ömre bedeldir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Muş'ta yalnızca mesleğimi icra ettiğim bir dönem geçirmediğimi daha iyi anlıyorum. Orada aynı zamanda bir insanlık dersi almışım. Tanıdığım insanların ve öğrencilerimin davranışlarından, paylaştığımız sofralardan, kurduğumuz dostluklardan ve yaşadığımız hatıralardan kendime ömür boyu taşıyacağım dersler çıkarmışım.
1982-1985 yılları arasında öğretmen olarak görev yaptığım Muş Endüstri Meslek Lisesi Elektrik Bölümü ve orada okuyan öğrenciler de bu güzel hatıraların en özel yerlerinden birini oluşturuyor.
Öğrencilerimi yalnızca ders verdiğim gençler olarak görmedim; onları sevdim, onlarla ilgilendim ve her birinin geleceğe güvenle hazırlanmasını önemsedim. Bu sevginin karşılıklı olduğunu görmek, öğretmenlik hayatımın en güzel mutluluklarından biriydi. Öğrencilerimin bana gösterdikleri saygı, duydukları güven ve içten yaklaşımları, aramızda zamanla oluşan gönül bağının en güzel göstergesiydi. Aradan yıllar geçse de öğretmen ile öğrencisi arasında kurulan böylesine samimi bir bağın kolay kolay silinmediğine inanıyorum. Çünkü öğretmenlik, yalnızca bilgi aktarmak değil; bir gencin hayatına dokunmak, ona değer vermek ve onun gönlünde güzel bir iz bırakabilmektir. Muş'ta geçen o üç yıl, bu yönüyle benim için sadece bir görev dönemi değil, sevginin ve karşılıklı saygının anlamını derinden hissettiğim unutulmaz bir hayat tecrübesidir.
O güzel insanlardan bana kalan en büyük miras, sevginin, merhametin, vefanın ve paylaşmanın gerçek zenginlik olduğunu öğrenmekti. Bu mirasın maddi bir karşılığı yok; çünkü değeri parayla ölçülemeyecek kadar büyük. Yıllar geçse, şehirler değişse ve hayatın gündemi başkalaşsa da insanın yüreğine dokunan iyilikler unutulmuyor.
Bu yüzden Muş'a, o güzel insanlara, yıllar boyunca hayatıma dokunan öğrencilerime ve tanıdığım herkese gönülden minnet duyuyorum. Onların bana kattıklarını bir hatıra olarak saklamakla yetinmiyor, o hatıraların öğrettiği değerleri bugünün insanlarına da hatırlatmak istiyorum.
İnsanı sevin! Ayrıştırmadan, ötekileştirmeden, etiketlemeden… Önce insan olduğu için sevin. Bir insanı tanımadan hakkında hüküm vermeyin. Bir toplumu uzaktan duyduklarınızla değerlendirmeyin. Bazen bir kapıyı çalın, bir sofraya oturun, bir çay için ve dinleyin. Göreceksiniz ki insanı tanıdıkça önyargılar azalacak, anlayış ve yakınlık artacaktır.
Çünkü insanlığın kurtuluşu, farklılıklarımızı saymayı bıraktığımız gün değil; farklılıklarımızın ötesindeki ortak insanlığımızı hatırladığımız gün başlayacaktır.
İnsanın bu dünyada bırakabileceği en güzel iz, sahip olduklarının büyüklüğü değil, başkalarının hayatına kattığı iyiliğin büyüklüğüdür. Bir gönülde yer edinmek, bir insanın umudunu tazelemek, bir çocuğun yüzünü güldürmek ve zor zamanında bir başkasının yanında durmak, geride bırakılabilecek en kıymetli miraslardandır.
Muş'tan bana kalan en değerli ders de budur: İnsanlık, paylaştıkça çoğalır; sevgi, verildikçe büyür; iyilik ise bir gönülden diğerine geçtikçe anlam kazanır.
Sonuç ve Değerlendirme
Muş'ta geçirdiğim üç yıl bana yalnızca bir coğrafyayı değil, insanlığın ortak değerlerini de tanıttı. O topraklarda gördüğüm merhamet, vefa, misafirperverlik ve paylaşma kültürü, aradan geçen yıllara rağmen hafızamda yaşamaya devam ediyor. Çünkü bazı tecrübeler zamanla geçmişte kalmaz; insanın hayata bakışını şekillendirerek bugüne taşınır.
Bugün teknoloji sayesinde birbirimize hiç olmadığı kadar yakınız. Dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz. Buna karşılık gönüller arasındaki mesafenin her zaman aynı ölçüde azaldığını söylemek güç. Belki de asıl ihtiyacımız olan, yeni teknolojilerden önce eski insani değerlerimizi yeniden hatırlamaktır: Sevgi, merhamet, vefa, paylaşma ve kardeşlik…
Hayatın sonunda geriye ne kadar biriktirdiğimizden çok, kaç insanın gönlünde güzel bir iz bıraktığımız kalacaktır. Unvanlarımız, makamlarımız ve maddi imkânlarımız zamanla geride kalabilir; fakat bir insana gösterdiğimiz iyilik, paylaştığımız bir lokma ve zor zamanında uzattığımız bir el, başkalarının hafızasında yaşamayı sürdürebilir.
Muş benim için yalnızca gençliğimin geçtiği bir şehir değil, insanlığın en sade ve en güzel hâllerini tanıdığım bir gönül mektebidir. Orada öğrendiğim değerleri bugün de aynı içtenlikle hatırlıyor; o güzel insanlara, dostluklara ve hatıralara sevgiyle, vefayla ve minnetle teşekkür ediyorum.
İnsanı sevelim, iyiliği paylaşalım ve gönüller arasında köprüler kuralım. Çünkü dünyayı güzelleştirecek olan, sahip olduklarımızın çokluğu değil, birbirimize verebildiğimiz sevginin derinliğidir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP